Herkese Merhaba! Nasılsınız, iyi misiniz, afiyette misiniz? Gizem- Gerilim hikayemin ilk bölümü sizlerle! Daha önce kurgusuna en az beş günümü verdiğim bir hikayem olmamıştı. Pegre, oldukça farklı bir hikaye olacak. Bol bol yorum yapmayı unutmayın!
Şimdi sizi Pegre ile baş başa bırakıyorum! Yorumlarınızı ve oylarınızı esirgemeyiniz lütfen. Sizi çok seviyorum!
-Özlöm
SONG: RAIGN - WHEN IT'S ALL OVER - Lütfen hikayeyi başından sonuna kadar bu müzikle okuyunuz-
"Bana ne hissettiğini söyle."
"Hissettiğim bir hiçlik."
"Devam et."
"Koca bir hiçlik burası. Kazanmak yok, kaybetmek yok, hissetmek yok, özgürlük yok. Sadece hiçlik var.."
-
Geçmiş geleceği, gelecek ise şimdiki zamanı kovaladı. Oldukça zorlu bu yarışta ne gelecek, ne geçmiş ne de şimdi ki zaman kazananın hangi zaman olduğunu bilmiyorlardı. Geçmiş geleceği kandırıyordu, gelecek ise şimdi ki zamanın hedeflerini şaşırtıp önüne geçiyordu. Oynadıkları oyun adil bir oyun değildi, tehlikeliydi, zarar veriyordu, yok ediyordu.
Bu oyunu oynamaya başladığınız da kaçmak isteyeceksiniz. Bir çıkış yolu bulmak sizin son umudunuz olacak.
Tıpkı gelecek gibi.
Bu oyunu oynadığınız da bir süre sonra çıkışınızın aslında hiç var olmadığını anlayacak, karanlıkla savaşmak isteyeceksiniz. Savaşı kazanmak için nedenleriniz olacak ve o nedenlere asılı kalacaksınız.
Tıpkı geçmiş gibi.
Ve bu oyunu oynadığınız da kaybettiğiniz savaşın aslında sizi içine çeken bir hiçlik olduğunu göreceksiniz. İsyan edeceksiniz ilk baş, bağırıp çağıracaksınız. Ama sonra yaptıklarınızın bir işe yaramadığını görünce gözünüze korkutucu gelen o hiçlik bir cennet gibi gözükmeye başlayacak. Ve siz o cennete gözü kapalı bir şekilde atlayacaksınız.
Tıpkı şimdiki zaman gibi.
Gelecek direndi, geçmiş gördüğü gerçeği yalanlandı ve inatla devam etmek istedi. Ancak şimdiki zaman, bulunduğu hiçliği fark ettiğinde, her şeyden umudunu kesip gözü kapalı bir şekilde kendini karanlığa bıraktı.
Gelecek, geçmiş ve şimdiki zaman birer birer hayatlarına son verdiler. Ve yine oyun galip gelmeyi başaran tek taraf oldu.
O oyun cehennemdi.
O oyun bir hiçlikti.
O oyun, Pegreydi.
Bir hiçliğe aitti oyun. Bize öyle öğretmişlerdi en azından. Dışarıdan çok dikkat çekici bir oyun gibi gelebilirdi. Ancak biliyordum. Oyun zehirdi. Gerçekler ne kadar saklı kalırsa kalsın, ben hissediyordum.
"Demek buradasın.." Arkamı döndüğüm de iki çift göz radarıma takıldı. Kızgındı ama bunu umursamadı, bir iki adım atıp yanımdaki banka oturdu. "Her yerde seni aradım. Amcan ona bir yığın işi bırakıp gittiğin için oldukça kızgındı.." Bakışlarımı ona çevirdim.
"Ancak ben hallettim."
"Teşekkürler.." Sonunda doğru kelimeleri seçip konuşabilmiştim. "Sanırım sen olmazsan ne yapacağımı bilmiyorum."
"Sanırım bende sensiz ne yapacağımı bilmiyorum.."
Bakışlarım anlık olarak onu bulsa da tekrar önümdeki göleti bulmuştu. "Biliyorsun.." diye mırıldandım. "Günlerdir duyurusunu yapıyorlar.."
"Evet, Pegre başlıyor.." dedi sert bir sesle. "Bunu sevmiyorum. Her yıl bizim gibi insanları denek olarak alıp bilinmeyene sürüklüyorlar.."
"Bunun bazen şaka olmasını istiyorum. Bu yarışmanın aslında olmadığını, ablamın yanımda olduğunu hayal ediyorum. ." Yanağımdan bir damla düştüğünde istemsizce güldüm.
"Pegre onu benden aldığında, ablamı benden aldığında bana gerçek bir düşman olmuştu."
Elimden tuttuğunda bakışlarımı ona çevirdim. "Yalnız değilsin."
"O çok güçlü ama ben.." Gözlerim dolarken aldığım derin nefesi yavaşça dudaklarımdan bıraktım.
"Ben değilim.."
"Bana bak.." dediğinde kolları sımsıkı sarmalamıştı beni. "Sen tanıdığım en güçlü insansın. Bir daha sakın böyle söyleme. İçindeki savaşçıya yakışmıyor."
"İçimdeki savaşçı mı?"
"Tabi. Benden kaçan ve savaşmayı seven tarafın.." Parmağı ile çeneme dokundu yavaşça. "Zor bir durumda kalırsan onu dinle tamam mı? Çünkü o asi kız her şeyin üstesinden gelir."
"İçimdeki savaşçı, hani şu savaşmayı seven gerçekten her şeyin üstesinden gelir mi?"
"Sanırım onu senden daha iyi tanıyorum." Andrew'in yüzünde minik bir gülümseme oluştu. "Ne kadar sakar olursa olsun, eğer bir şeyi inat ederse yapacağını biliyorum.."
Andrew devam etti. "Sanırım onu seviyorum.."
Andrew söylediği şeyden sonra bakışlarını gölete çevirdi. Aklıma onu gördüğüm ilk an geldi. Sanırım ben sekiz, o da on yaşında olmalıydı. O zaman tanışmıştık. Ben elimdeki taşları bulunduğum gölete atarken gelmişti yanıma. Elimdeki taşlara baktığında beğenmemiş bir hali vardı. Benden uzaklaşarak bir yere doğru koştu, ben gittiğini sanmıştım ama kısa süre sonra elinde, benim elimdeki taşlardan daha büyük taşlar vardı ve onları bana uzatıyordu. Elindeki taşlardan sadece bir tane aldım ve gölete atmaya devam ettim. O an yeni bir oyun arkadaşım vardı. Benimle birlikte saçma taş atma oyunumu oynamıştı. Neden oynadığıma dair bir soru sormamıştı. Sanırım bu onu benim gözümde farklı kılmıştı. Bütün oğlanlar benimle dalga geçip, oyunuma saçma demişlerdi. Ama Andrew tek kelime etmemiş oyunuma dahil olmuştu.
"Bekle hemen geliyorum." Banktan atlayıp göletin yakınlarında büyük taşlar aramaya başladım. Bir iki tane hızlı hızlı topladığım da Andrew'in yanına fırladım.
"Sanırım bu sefer şans benden yana." Avucum da biriktirdiğim taşları ona gösterdiğim de yüzünde demin oluşan gülümsemenin aksine daha büyük bir gülümseme hakim olmuştu.
Taşları banka bırakıp parmağımı gözünün altındaki benine dokundurdum. "Ben de bana böyle gülümseyen bu oğlanı seviyorum."
"Çok şanslı bir herifmiş." Gülümsemesi yüzünde giderek büyürken "Sanırım onu kıskandım." diye devam etti.
"Bende sanırım o inatçı kızı.." Bakışlarım onu bulduğunda devam ettim. "Kıskanmış olabilirim."
Gülümsemem bir kahkahaya dönüştüğünde Andrew'de dudaklarında tuttuğu gülüşü serbest bıraktı.
"O zaman o inatçı kızla o herifi bir araya getirelim." Andrew, beni belimden tutup kendine çektiğinde oldukça karmaşık hissediyordum. Midemde oluşan düğüm, kalbimin giderek hızlı atmasını sağlıyordu.
Bir kelebek olup uçabilir miydim şu an? Bir istasyona kaçabilir miydim?
Kaçabilirdim. Ancak yine varacağım istasyon onun gülüşü olurdu. Onun kalbindeki dört odacıktan biri..
"Andrew! Tanrı aşkına yine nerelerdesin?" O an bulunduğumuz durum ile oldukça büyük bir telaşla onu kendimden uzaklaştırdım.
"Gitmelisin."
"Peki, yeniden görüşeceğiz."
"Görüşmeliyiz aptal herif." Andrew hayali öpücüğünü bana yolladığında arkasını dönerek hızla gözden kayboldu. Yüzümdeki gülümseme eşliğinde oturduğum banktan yavaşça ayağa kalktım. Koşarak çalıştığım pasta haneye arka kapıdan giriş yaptığım da oldukça kalabalık olması beni şaşırttı. Yine menüye yeni bir tatlı mı gelmişti?
"Nerelerdeydin Tanrı Aşkına?! Bütün gün seni aradım."
"Özür dilerim efendim."
"Sorun değil. Ancak bir daha tekrar etme. Bu sefer Andrew 'in yardımıyla kurtuldum. Ama bir daha olursa ben müşterimden sen de işinden olursun." Eliyle sırtımı sıvazladığında gülümsedi.
"Haydi işe!"
"Peki efendim." Koşarak mutfağa geçtiğim de elime eldivenleri takıp önüme gelen siparişi hazırlamaya başladım. Ancak önümdeki siparişten çok gözümün önüne gelen tek şey geçen sene gerçekleşen Pegre seçimleriydi. Bir küreye atılan üç yüz isim ve o isimlerden seçilen on kişinin ailelerine veda etme imkanı bile tanınmadan Pegre'ye alınmaları.
"Duydun mu?" dedi Leo. Parmağı ile televizyonu işaret ediyordu.
"Ha, seni dinlemedim. Neyi?"
"Ülke de kötü şeyler oluyor. Sence bu neye işaret?"
Gözlerimi devirdiğim de "Hiçbir fikrim yok." diyerek omuz silktim. "Masa üç sipariş istiyor."
"Hayır, istemiyor sayın yalancı."
"Yalancı mı? Ciddiyim. Masa üç sipariş istiyor." dediğimde bakışlarımı ona çevirdim. "Yoksa kovulmak mı istiyorsun?"
"Tehdit mi ediliyorum?" diye sorduğunda yüzüme 'sanırım konuşmanın sonuna geldik!' ifadesini sergileyen, yapmacık gülüşümü sergiledim.
"Küçük bir uyarıydı Leo."
"Bu uyarının sözde kalmasını tercih ederim. Masa üçün siparişi ile ilgilenmem lazım. Sana kolay gelsin."
Leo, masa üçün siparişini almaya giderken elimdeki son siparişi teslim etmiştim. Ancak bir gariplik vardı. Kafedeki insanların neredeyse hepsi gözlerini pencereye dikmiş, bir yere bakıyorlardı.
Mutfaktan ayrıldığım da bir iki adım atıp dışarıyı izlemeye başladım. Askerler, sokaklar da tur atıyorlardı ve insanların tahminime göre şehrin merkezine gittiklerinden olmak için başlarında duruyorlardı.
Leo, elini omzuma yerleştirdiğinde "Sana kötü şeyler oluyor demiştim." dediğinde parmağı ile şehir merkezine inen kalabalığı işaret etti. "Sence neden merkeze iniyorlar? Bunun tek cevabı olabilir."
"Pegre.." dedim anında. "Pegre için iniyorlar merkeze."
"Akıllı kızım benim!"
"Tanrım, kardeşlerim.. Gitmem gerek." Bir iki adım atıp pastaneden ayrılmak istedim. Ancak önündeki asker izin vermiyordu. Niçin beklediğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Lanet olsun, onları göremiyordum!
Belki de onları yalnız başlarına bırakmamalıydım.
"Seni bilmem ama ne olduğunu öğrenmek istiyorum."
Leo'yu arkamda bırakıp pastanede bizi tutan asker görevlisi ile konuşmaya çalışan müdürümüze doğru yöneldim. Onlara doğru attığım her adım, zihnimdeki hiçliğe bir adım atmamı sağlıyordu. Hiçlik, karanlıktı. Hiçlik hissedilmezdi. Hiçlik koskoca bir karanlıktı.
Pişmanlıklarım ve yalanlarım sonucu oluşan derin bir kuyuydu hiçlik. Ve şimdi, sahibini istiyordu. Aç, susuz bir canavar gibi tek düşündüğü sahibiydi. Onu kendisi ile birlikte yok etmek istiyordu. Hiçlik sahibini tüketmek istiyordu.
Öldürmek ve ondan kurtulmak istiyordu.
"Bakın efendim, müşterilerinizin bekliyor olması inanın umurumda değil. Lütfen dükkânınızı kapatın ve şehir merkezine doğru gitmeye başlayın."
"Tanrım, onca müşterim siparişlerini bekliyorlar. Bunu nasıl telafi ederim bir fikriniz var mı?"
"Bakın, sizi son kez uyarıyorum. Eğer şu andan itibaren dükkânınızı kapatmazsanız hakkınızda yasal işlem başlatacağız. Ve inanın bunu hiç istemezsiniz."
"Siz beni tehdit mi ediyorsunuz?"
"Tehdit olarak algılamanız ne kadar üzücü. Bu bir gerçek. Lütfen şimdi dükkânınızı kapayın. Ondan sonra merkeze gidin."
Müdürüm kendini sakin tutmaya özen göstererek konuşacağı sıra da tek yaptığı başını onaylarcasına sallamak oldu. Korkudan ellerimin içi terliyordu ama sanırım yapacak bir şey yoktu.
Arkasını döndüğünde beni beklemiyordu. Oldukça şaşkın ve morali bozulmuş bir halde duruyordu karşımda.
"Üzülmeyin. En iyisi buydu sanırım."
Başını salladı hayır anlamında. "Sanırım en kötüsü buydu. Şehir merkezine zorla inen insanların neden orada olduklarını sen de benim gibi çok iyi biliyorsun. "
Diyecek bir şey bulamadığım da devam etti usulca müdürüm. "Yine binlerce insanın canını yakacaklar ve üstüne üstlük bunu iyi bir şeymiş gibi gösterecekler. En iyisi bu değildi ve hiçbir zaman bu olmayacak." Müdürümün bakışları anlık olarak kapıda bizi bekleyen askerlere kaydı.
"Bir an önce dükkanı kapatsak iyi olacak."
Müdürüm dükkanı kapatmak için anahtarları aramaya koyulurken Leo bir iki adım atıp yanımda durdu.
"Demin o aptal herifin söylediklerinde yanılmasını istedim. Ancak hepsinde haklı." Kısa süre durduğunda hemen devam etti Leo. "Sanırım bugün herkes için kötü bir gün olacak. Özellikle seçilen kişiler için."
"Seçilen denekler demek istedin sanırım."
"Bu kadar zeki olman beni şaşırtıyor!"
"Sen bugün fazla ukala olmaya başladın.." dediğimde Leo, gülümsemesini benden saklayamamıştı. "Sanırım gitmemiz gerek."
"Gidelim.."
-
Merkeze yaklaştığımız da kalabalığın giderek artıyor olması gözümü korkutuyordu. Kardeşlerim ve Andrew neredeydi bilmiyordum. Onları bu kalabalığın arasında görmek oldukça zordu. Kalabalığı yara yara onları bulmaya çalışıyordum.
"Onları görüyor musun?"
"Hayır, sen görüyor musun?"
"Hayır.." dedim, hala bakışlarım kalabalığın arasında dolanıyordu. Onları konuşma başlayınca kadar bulamazsam bir daha bulamazdım. Acele etmem gerekiyordu.
"Leo, onları bulmamız lazım. Lütfen bulalım!"
"Tamam, sakin ol bulacağız."
"Tanrım, yoklar! Onları hiçbir yerde göremiyorum!"
"Sanırım onları gördüm!"
"Ne?"
Leo, bana onları işaret ettiğinde konuşma beni olduğum yere kilitlemişti. Gözlerim dolduğunda yapabildiğim tek şey konuşmayı dinlemek oldu. Kürsüdeki kadın, her zaman ki gibi oldukça asil giyinmişti ve yüzündeki gülümsemeye bakılırsa oldukça mutlu görünüyordu. Tabi ki mutlu görünecekti, buraya normal bir konuşma için gelmediğini herkes biliyordu. Buraya deneklerini almaya gelmişti.
Üzerinde ne tür şeyler yapıldığını, uygulandığını bilmediğimiz deneklerini alacaktı. Hiçlik yok etmesi gereken deneklerini mi bekliyordu?
"Öncelikle her zamanki gibi hoş geldiniz. Çekiliş için sabırsızlandığınızı biliyorum. Ancak kısa bir konuya değinmem gerek. Biliyorsunuz her yıl, her sene Pegre cennetimiz için çekiliş yolu ile on kişiyi aramıza alıyoruz.."
"Cennet mi? Cennet ne zaman karanlığa büründü?"
Leo, dediğime gülümsedi. "Sanırım cehennem demek istedi."
"Deneklerini cehennemine almak için sanırım yeni yöntemi cehennemini cennet gibi göstermek." Leo'ya baktım.
"Bu hiçbir şey bilmeyen insanlar için fazla haksızlık değil mi? Yani demek istediğim cennete gitmek istiyorsun, cennetin kusursuz havuzunda yüzmek istiyorsun. Ama aslında cehennemin hiçliğine dalıyorsun bir daha kurtulmamak üzere üstelik."
"Bir daha kurtulmamak üzere.." diye tekrarladı Leo. "Bir daha kurtulmamak ve defalarca ölmek üzere."
Kadın konuşmasına devam etti. "Bu yıl cennetimiz de büyük değişiklikler planladık. Seçilecek olan kişilerin sayısında ufak bir oynama yaptık. On kişi yerine altı kişiye cennetimizin kapıları açık olacak. Ah, peki. Çok konuştum. Çekiliş kutusunu getir misin Dany?"
Çekiliş kutusu görevli kadına yaklaştıkça kalbim daha hızlı atıyordu. Gözlerim dolu dolu kardeşlerim ve sevdiğim adama bakıyordum. Andrew, ifadesizce görevli kadına bakıyordu, kardeşlerim ise cennet sandıkları Pegre çekilişinin bir an önce yapılmasını heyecanla bekliyorlardı. Tek gerçeği bilenlerin acısıydı bu. Cehenneme giden çekiliş birazdan yapılacaktı.
Andrew, bakışlarını insanlar arasında gezindirmeye başladı. Ancak dikkati üzerime çekmemek adına konuşmuyor, tek yaptığım bana bakması için dua etmek oluyordu.
"Daha önce hiç böyle hissetmemiştim."
"Nasıl?" diye sordum.
"Sanki yavaş yavaş öldürüyorlar gibi. O kutu beni öldürüyor. Sence sonuçlar açıklandığında ne hissedeceğim?"
Boğazıma bir yumru oturdu. "Öleceksin.."
Kutu, görevli kadına ulaştığında kıyasıya bir yarış başladı içimde. Karanlık, aydınlığa açtı. Onu yakalamak için var gücüyle koşuyordu. Ancak aydınlığın pes eder gibi bir hali yoktu. Aralarında çok fark vardı. Hiçlik, aydınlığı ele geçirebilir miydi?
İlk üç kişi belirlenmişti bile. Seçilen ilk iki kişi kız, diğer kişi ise erkekti. Yüzlerinde sevinç ifadesi vardı. Hiçbir şey bilmiyorlardı. Cennete gitmek kulağa hoş geliyordu, hatta mükemmel. Dertlerini bir kenara bırakıp rahatlamak istiyorsun. Mutlu olmak istiyorsun. Ancak Pegre, cennete çok uzak bir yerdi.
Andrew'in bakışları beni bulduğunda yüzünde minik bir gülümseme belirdi ancak daha sonra o da silindi. Bulunduğumuz an ikimizi de fazla endişelendiriyordu. Onun gitme ihtimali, benim gitme ihtimalimin yanında sıfır kalıyordu. O, cehennemi hak etmiyordu.
Çekilişten bir kişi daha belirlendiğin de son iki kişinin kalmış olması beni boğmaya başlamıştı. O iki kişi içinde bizimkilerin olma olasılığı canımı yakıyordu. Burada bir şey yapamamak canımı acıtıyordu.
"Pegre diyarına katılacak olan son iki kişi.. Sanırım fazla heyecanlısınız." Heyecan? Korku? Hepsi birbirine girmişti. Korku, içimdeki heyecanı ve endişeyi körüklüyordu. Çekilen kart, görevlinin elinde duruyordu.
"Ve beşinci isim, Leo Hunt! Leo, neredesin?" Bakışlarım anlık olarak Leo'ya kaydı. Ona uzanıp bir şey söylemesin diye ağzını kapatmaya çalıştım ancak Leo benden önce davranarak sesini duyurmayı başardı.
"Leo, hayır! Leo gitmene izin veremem!"
"Geleceğim." Dediğinde sesindeki yalan apaçık ortadaydı.
"Gelmeyeceksin. Leo, seni yok olmaya mahkum edecekler. Sen.." Anında sustum. Cümlenin devamını ikimiz de iyi biliyorduk. Onu öldüreceklerdi. İlk önce zihninde Leo'ya zarar vereceklerdi, daha sonra kalbine. Savunması zarar görmüş birini öldürmek oldukça kolay değil miydi?
Askerler Leo'yu götürmek için yanımıza gelirken, Leo'nun kolundan sıkıca tuttum.
"Hayır, bunu yapmana izin veremem. Gitmene izin veremem. Andrew kadar, kardeşlerim kadar sen de benim için değerlisin. Leo, gitmene izin veremem!"
"Gitmek istiyorum tamam mı?" diye bağırdı Leo . "Senden izin alacak değilim!"
"Sana zarar gelsin istemiyorum!" diye tısladım. "Oraya gidince ne olacağını ikimiz de biliyoruz. Buna izin veremem. Senin de onları yaşamana, yaşayacak olmana izin veremem!"
"Anlamıyorsun!" diye bağırdı. "Hiçbir şey değişmeyecek. Burada da yaşayan bir ölüydüm, oraya da alışırım ben."
"Yaşayan bir ölü olmanı istemiyorum."
"Keşke.." dediğinde bana bakıyordu. "Keşke yaşayan bir ölü olmadan önce şimdi olduğu gibi yanımda olsaydın."
Askerler onu alana götürmek için geldiklerinde hiçbir şey diyemedim. Arkasından bakakaldım. Söyledikleri fazlasıyla yaralamıştı beni. Onu hep görmemiş gibi davranmıştım, hangi hakla ona değer verdiğimi söylerdim?
Onun yanında olmadığım zaman, o acı çekerken neredeydim ben?
O beş kişi arasında Leo'nu görmek canımı fazlasıyla yakarken bakışlarım Andrew'i buldu. O da olayın etkisindeydi sanırım. Sadece Leo'na bakıyor ve hiçbir şey diyemiyordu. Andrew ve ben son ismi artık umursamıyorduk. Leo cehenneme gidecek yolcular arasındaydı. Onu orada görmek ikimizi fazlasıyla sarsmıştı.
"Ve son isim.." Görevli kadın bakışlarını insanların üzerinde gezindirirken son ismi de ilan etti. "Aria Gray."
İsmim kulaklarımda yankılanırken tek hissettiğim şey korkuydu. Kardeşlerim Pegre diyarına seçildiğim için mutlulukla havalara uçuyorlardı ama Andrew, kalabalığı yararak yanıma ulaşmaya çalışıyordu.
"Hayır!"
Askerler beni o beş kişinin olduğu yere götürürken Andrew'in sesini yine duymuştum. Boğazına aldırmadan son ses ismimi bağırmıştı. "Aria!"
Platforma getirildiğim de Leo'nun yanında durmuştum. Oldukça şaşkındı. Bana döndüğünde sahte bir şekilde gülümsedi.
"Bensiz olamıyor musun? Andrew'e git. Cehennem sana yakışmaz Aria. Onunla olmalısın."
Andrew'e baktığımda askerler yanında duruyordu. Bana ulaşmakla başına büyük bir bela almıştı bile. "Kaçamam, kaçarsam.."
"Ölürsün." dedi düz bir sesle. "Ama kaçmazsan tamamen öleceksin. Yaşam diye bir seçeneğin elinden alınmış olacak bunu biliyorsun değil mi?"
Bakışlarım Andrew'i ve ardından arkasında duran kardeşlerime kaydı. Bensiz yapabilirlerdi. Cennete gideceğimi sanıyorlardı ve bu yüzden mutluydular. İçleri rahattı, güvendeydim. Gidersem Andrew onlara göz kulak olurdu.
Cehenneme doğru ilk adımımı atıp kalmayı seçtim. Andrew kardeşlerime bakardı, bu yüzden içim rahattı. Ondan ayrılmak zor olacaktı, ama gitmek zorundaydım.
Aydınlık sarsılmıştı. Büyük bir darbe yoluna indirildiğinde Karanlık bir adım arkasındaydı. Onu ele geçirmişti.
Hiçlik, aydınlığı tek sefer de yenmişti.
"Biliyorum ve bunu göze alıyorum Leo." Diye mırıldandım. "Her ne kadar onları bırakmak istemesem de Andrew onlara göz kulak olacak biliyorum."
Kürsüdeki kadın konuşmasını vedası ile tamamlarken Leo devam etti. "Orada ne yaşayacağız bilmiyorum. "
"Bununla yüzleşebiliriz."
Vedalaşmamız için vakit tanınmıştı. Hızla kardeşlerime sarıldım. "Sakın Andrew'i üzmeyin tamam mı? Ben yakın zamanda döneceğim zaten."
Diana gülümsedi. "Orada sana iyi bakacaklar, buna inanıyoruz. Ama yine de kendine dikkat et olur mu?"
"Ben siz iyi olduğunuz sürece iyi olacağım. Unutmayın.." Kalbimi işaret ettim. "Hisseder." Gözlerim dolduğunda "Andrew'in sözünden çıkmak yok. Onu üzmek yok tamam mı? Ah Tanrım, sizi deli gibi özleyeceğim." diye fısıldadım.
"Tamam abla."
"Birbirinize iyi bakın tamam mı, sizi seviyorum."
Kardeşlerimden ayrıldığım da Andrew'in karşısında durdum. "Bana sarılmayacak mısın?"
"Bunu nasıl yapabilirsin hala aklım almıyor."
"Asıl sen nasıl yapabilirsin, hala aklım almıyor. Başını derde soktun."
"Ben başımın çaresine bakabilirim ama sen?!" diye bağırdı Andrew. Aklına kardeşlerimin burada olduğu gelince sesini alçaltmak zorunda kalmıştı. "Sen nasıl halledebilirsin? Her gün acaba yaşıyor mu diye düşünerek yaşayabilir miyim?"
"Siz iyi oldukça ben iyi olacağım Andrew, bunu biliyorsun."
"Bilmiyorum anladın mı? O kadın senin adını söylediğinden beri ne iyi ne kötü hiçbir şey bilmiyorum ve bu acıtıyor."
"Andrew lütfen böyle söyleme."
"Benden ne dememi bekliyordun ki? Seni o cehenneme bırakacağımı mı bekliyordun? Öylece tepkisiz durup gitmeni izlememi mi? Benden bunu bekleme."
Bir adım atarak bana yaklaştı. "Seni seviyorum Aira ve gitmeni istemiyorum. Bunu kabullenmek istemiyorum."
"Kabullenmek zorundasın Andrew. Gitmek zorundayım. Bunu sadece kendim için mi yapıyorum sanıyorsun? Kardeşlerim için, senin için yapıyorum bunu. Gitmem sizin güvenliğiniz için daha emniyetli olur."
"O inatçı kız.." dedi Andrew. Zor konuşuyordu. "Gidiyor mu? Nerede benim aşık olduğum savaşçı kız?"
"Andrew.."
"Nerede o?! Ona ne yaptın Aria?"
"Andrew ben-"
"Ona ne yaptın?!" diye bağırdı yüksek bir sesle. Gözyaşlarımı yerine tutamamıştım. O bana bağırdığında içimden bir şeylerin kopup gittiğini hissediyordum ve bu canımı fazlasıyla yakıyordu. Andrew karşısında tek kelime etmediğim için daha da sinirleniyordu. Onu anlıyordum. Daha yeni kavuşmuştu bana ve şimdi elleri arasından göz göre göre kayıp gidiyordum. Beni bırakmak istemiyordu ve kendimi bırakmış olmama fazlasıyla kızıyordu. Haklıydı.
Kollarımı ona doğru açtım ancak o benden bir adım uzaklaştı. "Andrew lütfen.. Uzaklaşma benden. Lütfen sana ihtiyacım var. Son kez sarılmak istiyorum sana."
Tek kelime etmeden yüzüme bakıyordu. Canım yanıyordu, ona sarılmaya ihtiyacım vardı. Son kez kokusunu içime çekmek istiyordum. Ama bana yaklaşmıyordu bile.
"Andrew.."
Birkaç adım attığında beni sıkıca tuttu. Elim ensesine kayarken yüzünü boynuma gömmüştü. Hıçkırıklarımı tutamadığım da ona sıkıca tutundum. Ağlamaktan nefret ediyordum. Ama Andrew'in kolları arasında ağlamak, çok başkaydı. Onu kaybediyormuşum gibi hissediyordum ve bu canımı fazlasıyla yakıyordu.
"Gitme, yalvarırım Aria." diye fısıldadı Andrew boğuk bir sesle.
"Gitmek zorunda olduğum için nefret ediyorum. Güzel gülen herifi terk edeceğim için kendimden nefret ediyorum.."
"Sakın kendinden nefret etme Aira. Sakın bir daha bunu yapma."
"Gitme vakti Aria."
"Biraz daha lütfen.." diye mırıldandım Leo'na. Andrew'in kolları arasında durmak, beni gerçekten cennette hissettiriyordu. Ondan ayrılmak istemiyordum.
Andrew zamanın hızlı aktığını anladığında benden ayrıldı ama beni bırakmadı. Bir eliyle beni çenemden kavrayıp kendisine yaklaştırırken dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı. İlk defa birini öpüyordum. İlk defa karnımdaki kelebeklerin kanat çırpışını hissediyordum. Öyle hızlı kanat çırpıyorlardı ki öleceğimi sanmıştım. Sanırım bu cennetti.
Andrew'in dudakları bana armağan edilmiş bir cennetti. O cennetten ayrılmak istemiyordum. O cennette yok olmak istiyordum.
Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında, üşümüştü dudaklarım. Sanki yeniden cenneti istiyorlardı. Ondan birkaç adım geriye atıp, uzaklaştığım da ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
"Gitmem lazım Andrew."
"Bunu kabullenmek istemiyorum."
"Biliyorum, bende senden ayrılmak istemiyorum."
"Öyleyse ayrılma. Gitme."
"Gitmek zorundayım, Andrew. Onlara iyi bak tamam mı?"
"Sende.." dediğinde kalbini işaret etmişti. "Buna iyi bak. Sonuna kadar dönmeni bekleyeceğim."
"O zamana kadar görüşürüz Andrew.." Ben arkama bakmadan Leo'nun peşinden gittiğim de kendimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Buna mecburdum. Onların iyiliği için her şeyi yapmaya hazırdım.
Gelecek, geçmiş ve şimdi ki zaman kayıplara karıştılar. Ne kadar bağırsalar nafile, sesleri duyulmuyordu. Direndiler ancak sonunda pes ettiler. Hiçlik hepsini karanlığında boğarak öldürdü. Ve oyunun galibi cehennem oldu.
Oyunun kazananı Pegre oldu.