İçeriğe geç

PATHEMA

Bölüm 2 · 12 dk okuma

PATHEMA

Bölüm 2

2.Pathema’ya Hoş Geldin

Başımı arabanın camına yasladım, göz kapaklarım ağır. Yolun kenarındaki ağaçlar silik silik geçip gidiyor önümden. Uykusuzluk kafamın içinde çınlıyor gibi… Gözlerimi ovuşturuyorum. Saat daha beş. Beş! Sabahın körü… Ne acelesi vardı sanki?Babam bir an önce yola çıkmam gerektiğini söyledi. “Geç kalma,” dedi. “Oraya zamanında varmalısın.”Kendi arabamla gitmediğim için de ayrıca sinirliyim. Şoför, beni bırakıp geri dönecekmiş. Şaka gibi… Babam, “Zaten orada o kadar işin olacak ki arabaya bakacak vaktin bile olmayacak,” dedi. O cümle aklımda dönüp duruyor. Öylesine mi söyledi yoksa gerçekten öyle mi olacak?Biraz tedirginim. “O kadar işin olacak ki…” Ne demek bu? Ben oraya ceza mı çekmeye gidiyorum, yoksa gönüllü olmaya mı?Camdan dışarı bakarken içimde hem öfke hem de belirsizlik var. Bu, benim kararım değildi. Ama artık dönmek de yok.Bazen kendi kendime düşünüyorum... Acaba o kadar inat etmeyip de oturup sınava çalışsaydım mı? Belki şimdi yumuşacık yatağımda deliksiz bir uyku çekiyordum. Belki de bütün bu saçmalıklara katlanmak zorunda kalmazdım. Ama işte... Kendime engel olamıyorum. Birisi bana baskı yaparak bir şey yaptırmaya kalktığında, içimden hemen tam tersini yapmak geliyor. Hele o kişi babamsa.Babamla inatlaşmak sanki bir refleksim olmuş. Hayattaki başarının sadece üniversite diplomasından ibaret olmadığını ona göstermek istedim hep. Anlatmak, bir şekilde içini anlamasını sağlamak… Ama nafile. Onun için bu konu tartışmaya bile açık değil.Telefon ekranıma baktığımda saat sekiz olmuştu. Şoför hızlı sürüyordu, ya da zaman benimle dalga geçer gibi akıp gidiyordu. Bilmiyorum. Ama bir şey kesindi; birkaç saat içinde varmış olacaktık. Ve beni orada neyin beklediği konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Bu da huzursuzluğumu artırıyordu.Bir de annem… Sabah sabah sanki beni dünyanın öteki ucuna, yıllarca dönmeyeceğim bir yere gönderiyormuş gibi sarıldı, ağladı, burnunu çekti. Tamam, annemi seviyorum. Hem de çok. Ama böyle yapınca aklım onda kalıyor işte. İner inmez hemen onu aramalı, sesini duymalıyım. Yoksa bu iç sıkıntısı peşimi bırakmayacak.Kafamı dağıtmak için çantamdan kulaklıklarımı çıkardım. Telefonumdan en çok dinlemeyi sevdiğim şarkılardan birini açtım, gözlerimi yolun dışına çevirdim. Arabanın camından dışarı süzülen manzara, aynalardan akıp giden ağaçlar, tarlalar, kıvrılan yollar… Hepsi bir film karesi gibi önümden geçiyordu.Müzik biraz olsun içimi rahatlattı. Düşüncelerim hâlâ peşimdeydi ama artık bağırmıyorlardı. Sanki şarkının ritmine ayak uydurmuşlardı. Biraz daha böyle gitse… Belki yeni bir sayfanın eşiğinde olduğum gerçeğini unuturum.Müzik kulaklarımda akarken gözlerim dışarıya kaydı. Yol boyunca uzayıp giden tarlalar, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla altın sarısına boyanmış gibiydi. Arada bir başını rüzgâra bırakmış ayçiçekleri, içimden geçenleri biliyormuş gibi bana bakıyordu sanki. Uzakta dağlar vardı; puslu, sessiz ve güçlü. Onlara bakınca zaman yavaşlıyordu. Belki de ben yavaşlıyordum.Gözüm bir çoban köpeğine takıldı—bir yokuşta, sürüsünün başında durmuş, tam anlamıyla o manzaraya ait gibiydi. Gözümdeki yorgunluk biraz olsun azaldı. Göz kapaklarım ağır değildi artık. İçimde tarif edemediğim bir hafiflik dolaşmaya başlamıştı. Oysa biraz önce ne kadar doluydum…Bir sebebi yoktu belki, ama doğaya bakmak iyi geliyordu. Hiç konuşmadan, hiç açıklama yapmadan sadece var olmak… Ağaçlar, tepeler, kuşlar, yolun kıyısında rüzgârla dans eden otlar… Hepsi bana şunu söylüyordu: “Acele etme. Her şey zamanla olacak.”Derin bir nefes aldım. İlk defa, bu yolculuğun sadece bir ‘gidiş’ değil, belki de kendime yaklaşmak için bir fırsat olduğunu düşündüm.İstanbul’a girdiğimizde içimde tuhaf bir rahatlama hissettim. Sanki tanıdık bir yüzü görmüş gibi… Ama o his uzun sürmedi. Çünkü araba hâlâ durmuyordu."Şoför Bey," dedim başımı öne uzatarak, "Vardık mı? Daha ne kadar yolumuz var?"Adam dikiz aynasından kısa bir bakış attı. "Biraz daha var. Barınak şehir dışında. Sessiz bir yere kurmuşlar, hayvanlar rahatsız olmasın diye."Başımı arkama yasladım. Sessizce iç geçirdim. Hâlâ gidiyorduk.Bir süre sonra şehir manzarası geride kalmaya başladı. Binalar seyrekleşti, yerlerini müstakil evlere, sonra da ağaçlara bıraktı. Yol daraldı. Asfaltın yerini zaman zaman toprak yol aldı. Camdan dışarı baktım; bir anda çevremdeki dünya değişmişti.İki yanımızda ağaçlar sıralanıyordu. Sanki bir tünelin içinden geçiyormuşuz gibi… Dallar yukarıda birbirine kavuşuyor, arabanın üstüne loş gölgeler düşüyordu. Kuş sesleri, rüzgârın yapraklarla fısıldaşması... Uzun zamandır bu kadar doğal bir sessizlik duymamıştım. Şehrin gürültüsünden uzaklaştıkça içimdeki karmaşa da usulca geri çekiliyordu.Yolun kenarında kırık dökük bir tabela gördüm: “Pathema Gönüllü Hayvan Barınağı - 2 km”İçimden bir şey kıpırdadı o an. Belki merak, belki endişe… Ama en çok da bilinmezlik.“Galiba vardık,” dedim kendi kendime, derin bir nefes alarak. Araba nihayet yavaşladı. Önümüzde, demirden yapılmış sade ama sağlam bir kapı belirdi. Üstünde yine aynı ismi gördüm: Pathema Gönüllü Hayvan Barınağı. Tabelanın boyası biraz solmuştu, ama hâlâ okunuyordu. Ne tam eskiydi, ne de yeni... Zamana direnirken yıpranmış, ama ayakta kalmayı başarmış gibiydi.Kapı açıldığında önce hafif bir köpek havlaması duyuldu, sonra kuş sesleri karıştı ortama. Ayak bastığım zemin düzensiz taşlarla döşenmişti. Bazıları çatlamış, bazıları yosun tutmuştu. Yürürken dikkat etmek gerekiyordu ama bu bile barınağın havasına bir sıcaklık katıyordu.Etrafı çevreleyen çitler metaldi, yer yer pas tutmuşlardı. Ama düzenliydi her şey. Ne dağınık ne de yapmacık bir temizlik vardı. Hayvanlar için yapılmış bölmeler uzaktan seçiliyordu. Ahşap kulübeler, küçük çitli alanlar, gölgelikler… Her şey işlevseldi, süslü değildi ama samimiydi.Ortada bir idari bina vardı; iki katlı, krem rengi boyalı. Kapısına kadar taş bir patika uzanıyordu. Önünde bir bank ve saksılarda çiçekler vardı—belli ki birileri uğraşmıştı. Küçük detaylar barınağın yaşadığını gösteriyordu.Havada hafif bir toprak kokusu vardı, rüzgârla karışan saman ve mama kokusu... Normalde rahatsız olacağım türden ama burada bir şekilde doğal geliyordu. Alışılmadık bir yerdi burası. Kalbimde garip bir his vardı—biraz tedirginlik, biraz merak ama en çok da... huzur gibi bir şey."Hoş geldin Alaz," dedim içimden. "Galiba artık gerçekten başladık."Kapıyı itip içeri girdiğimde garip bir sessizlik karşıladı beni. İdari bina dedikleri yer tahmin ettiğimden daha sadeydi. Ne loş, ne de fazlasıyla aydınlıktı. Duvarlar açık bej tonlarında boyanmış, köşelere birkaç çiçek konmuştu ama odanın genelinde işlevsellik estetiğin önüne geçmişti.Ayak seslerim yerde yankılanırken içimde bir huzursuzluk yayıldı. Burası sessizliğin içindeki bir düzenin hüküm sürdüğü yer gibiydi.Tam merdiven başına yönelmiştim ki, hafif bir tıklama duydum. Bir kapı aralandı.Ardından…Beyaz doktor önlüğüyle biri çıktı karşıma.Kadın mı…? Kız mı…? İlk bakışta ayırt edemedim. Ama gözüm o an sadece bir şeye takıldı: Gözlerindeki o kararlı ve sakin bakışa.Boyu benden azıcık kısaydı. Duru, neredeyse porselen gibi bir cildi vardı. Düzgün toplanmış koyu kestane saçları ensesinde at kuyruğu yapmıştı. Üzerindeki beyaz önlük, onu daha da ciddi ve disiplinli gösteriyordu. Elinde bir tablet vardı; başını kaldırdığında yüzünde ne bir tebessüm ne de bir şaşkınlık vardı. Sanki gelişimi saatler öncesinden programına eklemiş gibiydi.“Sen Alaz olmalısın,” dedi. Sesi ne yumuşaktı ne sert. Tam kıvamında… Tonu insanı hem uyarıyor hem de dinlemeye zorluyordu.“Evet…” dedim, istemsizce toparlandım. Omuzlarımı dikleştirdim, saçımı düzeltir gibi yaptım.Bir anda kendimi... evimde hissettim. Garipti. Hiç tanımadığım biriyle ilk kez karşılaşıyordum ama aynı zamanda yıllardır bildiğim bir düzene giriyor gibiydim. Belki de bu kadın—ya da kız—bir şekilde o düzenden parçalar taşıyordu. Ama garip olan şu ki… Ondan hafiften çekiniyordum.Beni baştan aşağı süzdü. Ne kılık kıyafetime laf etti, ne de valizime baktı. Ama gözleri her detayı kaydetmiş gibiydi.“Hoş geldin,” dedi sonra, kısaca başını eğerek. “Bundan sonra burada zamanında olmak, verilen işleri eksiksiz yapmak ve sorumluluk almak zorundasın. Barınakta şımarıklığa yer yok. Anlaştık mı?”Gözlerimi kaçırdım. İçimden “Haydaa…” demek geldi. Ama dilimi tuttum.“Anlaştık,” dedim sadece.Ve o an… Barınağın beni yalnızca fiziksel değil, duygusal olarak da zorlayacağını anladım. Çünkü karşımdaki kişi sıradan bir görevli değil, bu yerin kalbi gibiydi.“İçeri gel, Alaz,” dedi kapının önünde duraksadığımı fark edince. Sesi yine o aynı tonda, net ve kendinden emin.Ayaklarım istemsizce onu dinledi. Odaya girdim. Geniş sayılmazdı ama derli toplu ve işlevsel bir yerdi. Masanın arkasında bir sandalye, hemen yanında küçük bir kitaplık, köşede bir askılık ve camın önünde iki saksı bitkisi vardı. Duvara asılmış basit ama hoş bir tablo... Renkleri yumuşak, huzur vericiydi. Belli ki bu oda onun düzeniydi; net, sade, dağılmamış.Lara masanın arkasına geçti, elindeki tableti kenara koydu. Ardından dosyasına göz atıp kafasını kaldırdı.“Ben Lara,” dedi. “21 yaşındayım. Veterinerlik öğrencisiyim. Bu barınakta hem staj yapıyor hem de gönüllü koordinasyonu yürütüyorum. Gelen gönüllülere ilk oryantasyonu ben veririm. Senin de sorumlu olduğun kişi benim.”Bir an duraksadım. 21 mi? Yani benimle yaşıt?Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Bu kadar otoriter, ciddi, her şeyi kontrol altında tutan birini karşımda görmek zaten başlı başına garipti, ama yaşıtım olduğunu öğrenmek… bu, hem şaşırtıcı hem de... bir şekilde sevindiriciydi.Bana hitap etme biçimi, kendinden emin duruşu ve o yüz ifadesi… Yaşıyla örtüşmeyen bir olgunluk vardı üzerinde. Üstelik tüm bu ciddiyetine rağmen… etkileyiciydi. Çok net.Kendimi istemsizce ona biraz uzun baktığımı fark ettim. Gözlerim ondan ayrılmıyordu. Hafifçe kaşını kaldırdı, fark etti mi bilmiyorum ama ben utandım. Gözlerimi hemen odada gezdirmeye başladım.Köşedeki kitaplıkta veterinerlikle ilgili birkaç kitap, dergiler vardı. Masanın üstü tertemizdi, sadece bir kalemlik, tablet ve küçük bir not defteri. Camdan içeri süzülen ışık odaya yumuşak bir sıcaklık katıyordu.“Sana birazdan etrafı gezdireceğim,” dedi Lara. “Ama önce bazı kurallar var. Gönüllü olman burada rahat takılabileceğin anlamına gelmiyor. Hayvanlarla temas kurmadan önce belirli hijyen kurallarına uymak zorundasın. Ve tabii ki zamanında olmak şart.”Başımı salladım. “Anladım,” dedim. Sesimin tonunu dengede tutmaya çalıştım ama içimden geçenleri bastırmak kolay değildi.Kendime kızıyordum aslında. Yeni tanıdığım birine böyle çabuk etkilenmek, hele ki bu kişi bu kadar resmi ve mesafeli biriyken... Ama bazen bazı insanlar vardır, duruşları bile sizi etkiler. Lara öyle biriydi.Ve bu, barınaktaki ilk günümde başlı başına bir sorun gibiydi.Yine Lara'nın gözleri bir an için benimkilerle buluştu. Sert bakmıyordu ama bakışları ciddiydi, kararlıydı. İçimden "Bu kız kesinlikle boşlukta biri değil," diye geçirdim. Her kelimesi yerli yerindeydi.İtiraf edeyim, hafifçe hayranlıkla baktığımı fark ettiğimde gözlerimi hemen başka yöne kaydırdım. O an sanki yakalanmışım gibi hissettim. Ne bileyim… böyle biriyle tanışmak bana garip bir güven duygusu verdi. Daha barınağın kapısından yeni girmiştim ama ilk defa, “Belki de burada düşündüğümden daha fazla kalabilirim,” diye geçirdim içimden.Lara beni odadan çıkarıp koridordan dışarı yönlendirdi. “Şimdi seni biraz barınağın etrafında gezdireceğim,” dedi. Ses tonu hâlâ aynı ölçülü ciddiyetteydi ama yürürken fark ettim, omuzlarındaki gerginlik hafiflemişti. Belki de ilk tanışma resmiyetini geride bırakmıştık.Yanından geçip gittiğimiz odaların kapılarında “Karantina Alanı”, “Mama Stoku”, “Veteriner Müdahale”, “Yeni Gelenler” gibi yazılar vardı. Lara kısa kısa açıklamalar yapıyor, ben de kafamda yer etmeye çalışıyordum. Kafeslerin olduğu arka bölüme yaklaşırken dışarıdan gelen boğuk bir havlama yankılandı.Lara duraksadı. “Korkma, alışıyorsun zamanla,” dedi sadece. Hafifçe gülümsediğini gördüm. Ama o sırada karşıdan biri yürüyerek bize doğru yaklaşıyordu.Adamın varlığı uzaktan bile hissediliyordu. Adımlarındaki kararlılık, duruşundaki ciddiyet insanın irkilmesine neden oluyordu. Yaşı 35 ten fazla olmazdı. Koyu siyah saçları alnına hafifçe düşmüştü, siyah gözleri ise dikkatli ve sorgulayıcıydı. Sportif ve kaslı yapısıyla iri yarı sayılırdı; sanki doğayla iç içe geçirdiği yıllar vücuduna işlemişti.Üzerinde sade bir tişört ve cebine sokuşturulmuş bir bez eldiven vardı, paçaları çamurlanmış keten pantolonu ve kalın tabanlı botlarıyla sanki barınaktaki her taşla, her hayvanla bir geçmişi paylaşmış gibiydi.Sesi tok ve netti:“Yeni gönüllü mü bu?”Lara başını ona çevirdi, sonra tekrar bana döndü:“Evet Argun, bu Alaz. Bugün başladı.”Adamın adı bile ürkütücü bir ağırlık taşıyordu. Argun. Sanki dağ gibi bir şeydi bu isim.Kendimi onun yanında tuhaf hissettim. Beden dili bile doğal bir otoriteydi. İçten içe onunla kendimi kıyasladım. Benim ellerimde kalem izleri vardı, onunkilerde nasır. Benim tenime güneş belki yalnızca tatillerde değmişti; onunkiyse toprakla, emekle, dış dünya ile yoğrulmuştu. Ben şehirdendim. O ise başka bir dünyadan gibi.Birden, buranın havası biraz daha ciddileşti sanki.Argun kısa bir selamdan sonra ağır adımlarla uzaklaştı. Ardından sessizlik birkaç saniyeliğine çöktü. Lara yoluna devam etti, ben de arkasından yürüdüm.Bir süre sonra hafif alaycı bir gülümsemeyle bana döndü:“Ee… Argun’dan korktun mu az önce?”Omuzlarımı silktim, sesimi mümkün olduğunca rahat çıkarmaya çalıştım:“Yok canım, neden korkayım… Sadece... etkileyici bir adam.”Ama bu cümleyi tam kurarken ses tonumda istemsiz bir titrek dalgalanma oldu. Lara bunu fark etti mi emin değildim ama gözlerindeki belli belirsiz tebessüm bana çok şey anlatıyordu.Binanın arkasındaki uzun yolu geçtikten sonra geniş bir alana vardık. Tel çitlerle çevrili, çeşitli bölmelere ayrılmış açık alanlar… Köpeklerin olduğu taraf burasıydı.Kafeslerin içinden gelen havlamalar, patilerin toprağa çarpma sesi, kuyrukların tel çitlere vuruşu... Ortalık epey hareketliydi.Lara kafeslerin birinden gelen yumuşak havlamaya yönelip kapıyı açtı. “Burası bizim en sosyal grubumuz,” dedi. “Burada genelde daha uyumlu olanlar var.”İçeri adımımı atar atmaz olan oldu.Büyükçe bir köpek –karamel renkli, kısa tüylü, güçlü yapılı bir şey– beni görünce hızla üzerime atıldı. Refleksle geriye çekildim ama dengenin pek umurunda değildim o an. Sendeledim ve arkamdaki çime sırt üstü düştüm. Tam bağıracakken köpeğin dili suratımı buldu. Bir değil iki, üç kere…“Oof… dur… tamam!”Güldüm mü, bağırdım mı, bir karışımdı. Köpek üzerimde zıplamadan beni yalayıp duruyordu.Lara’nın sesi biraz uzaktan geldi, şaşkın ve etkilenmişti:“İnanamıyorum… Bu Pati. Yeni gelenlerden hiç hoşlanmaz. İlk defa biriyle böyle bir bağ kuruyor.”Ben hâlâ yerde, üzerimde bu heyecanlı dostla birlikte nefes nefeseydim. Gözlerim köpeğin sevimli ama güçlü suratına takıldı.“Sanırım... sevdik birbirimizi.”Köpeği zar zor kendimden uzaklaştırabildim. İki patisini omuzlarımdan ittim, ama hayvancağız hâlâ gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Ayağa kalkarken bir an durdum. Onun gözlerine yeniden baktım.Garipti.Bakışı... sanki içimi görüyordu. Gözlerinde belli belirsiz bir hüzün vardı. Tam ağlayacakmış gibi... ama ağlamıyordu. Sanki o da benim gibi bir şeyleri bastırıyordu içinde."Senin de söyleyemediklerin mi var, dostum?" dedim usulca, kendim bile şaşırarak.Lara kolumdan tutup beni o tatlı anın içinden çekip çıkardı.“Gel, seni gönüllüler için ayrılmış odaya götüreyim. Biraz toparlanırsın.”Arkasından yürüdüm. Sessiz, basık koridorlardan geçip küçük bir odaya girdik. İçeride iki yatak, bir dolap, küçük bir masa ve köşede boydan boya bir ayna vardı.İçeri girer girmez ilk işim aynaya bakmak oldu… ve az kalsın geri sıçrayacaktım.Üzerim başım toz içindeydi. Tişörtüm neredeyse rengi değişmişti. Sarı saçlarım darmadağınıktı; alnıma, enseme yapışmışlardı. Zaten pek kaslı biri sayılmam ama formda denebilecek bir vücudum vardı. O hâlimle bile yorgun görünüyordum. Göz altlarımda sabahın izleri, nefesimde kopeğin heyecanı kalmıştı.“Şu hâlime bak...” dedim aynaya, biraz utançla biraz da gülerek.Lara kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu.“Günün kahramanı sensin. Pati’nin gönlünü ilk görüşte kazanan kişi… Bu bile başlı başına başarı,” dedi.Gülümsedim. Belki de burası, düşündüğüm kadar kötü bir yer olmayacaktı.Alaz üstünü silkeleyip aynadan gözlerini ayırdı. Tam dolabın kapağını açmıştı ki dışarıdan boğuk bir ses duyuldu. Hayvanlardan biri miyavladı ya da uludu sandı önce ama sonra bir daha geldi aynı ses. Bu kez daha netti.İnce, tiz bir çığlık gibi…Lara da durmuş, başını sesin geldiği yöne çevirmişti. İkisi de bir an sessizce dinlediler. Sonra Lara yüzünü buruşturdu.“Yine mi o ses?” diye mırıldandı. Kendi kendine konuşur gibiydi.“Ne sesi?” diye sordum hemen.“Boşver. Rüzgâr bazı eski baraka kapılarını çarptığında böyle sesler çıkar. Bu mevsimde hep olur.”Ama sesi rüzgâra benzetmek zordu.Lara çabucak konuyu kapattı.“Yarın sabah yedi buçukta yemleme başlıyor. Saatini kurmayı unutma,” dedi ve odadan çıktı.Ben yatağın kenarına oturdum. Dışarıda bir sessizlik çökmüştü. Sadece uzaklardan bir baykuşun sesi geliyordu. Gözüm hâlâ biraz önce geldiğimiz yoldaki ormanlık alana ilişti…Ve o an... barınağın dışında, karanlıkta bir gölge kıpırdadı sanki.Ayağa kalktım. Camdan dikkatlice dışarı baktım ama artık hiçbir şey görünmüyordu.

Bölüm sonu

1 yorum