İçeriğe geç

PATHEMA

Bölüm 1 · 7 dk okuma

PATHEMA

Bölüm 1

1.Beklenmedik karar

Gözlerimi açtığımda bir an nerede olduğumu anlayamadım. Tavanın boş beyazlığı gözlerime vuruyor, zihnim sisli bir uykudan çıkmaya direniyordu. Sonra hatırladım… yine salonda, kanepede sızmışım. Gece telefondan dizi izliyordum, kulaklıklarım kulağımda uyuyakalmışım. Sabah ağrısıyla uyandım, kulaklarım zonkluyordu. Yerimden doğrulurken bir yandan da o saçma kulaklıkları çıkarıp kenara fırlattım. Üzerimdeki koyu yeşil tişört terden yapış yapış olmuştu. Dün sabahtan beri bozuk olan klima hâlâ çalışmıyordu ve ev sıcaktan kavruluyordu. İçimden lanet ederek telefonuma uzandım ama ekran karanlıktı. Tabii ki şarj bitmiş. Bu aralar her şey üst üste geliyor sanki. Salondaki saate göz attım: Sabah altı. Yazın en sıcak zamanları… O boğucu Haziran sabahları var ya, insanı yatağından bile soğutan. Sessizce kalkıp merdivenlere yöneldim. Babama yakalanmamak için neredeyse nefes bile almadım. Merdivenleri dikkatlice çıktım, odamın kapısını kapattığımda içimde tuhaf bir rahatlama oldu. Babamı görmeden odaya varmak, bu sabah için küçük bir zaferdi. Duş aldım. Su bile sıcaktı ama en azından arındırıcı bir tarafı vardı. Üzerime beyaz bir tişört, siyah deri bir şort geçirdim. Aynaya bile bakmadım. Zaten yüzümde ne gördüğüm umurumda değildi. Odanın içine döndüm ve kendimi yatağın kenarına bıraktım. Bugün ne kadar kaçarsam kaçayım, o konuşmadan kurtulamayacağımı biliyordum. Üçüncü kez üniversite sınavında başarısız olmuştum. Bu sefer, babamın bana gerçekten büyük bir ceza vereceğini hissediyordum. Sanki bir şey kopacakmış gibi... İnce bir ip, gergin ve sabırsız. Her an patlayabilir. Ve ben, ne kadar sessiz kalırsam kalayım... o anın gelmesini engelleyemem. Gözümü tam kapatmıştım ki kapı hafifçe tıklatıldı. Annemin sesi, uykunun içinde bir tül gibi dolandı odama. “Alaz, kahvaltıya gel oğlum.” Bir gözüm kapalı halde başımı kaldırdım. “Babam… sinirli mi?” Sesindeki sakinliği duyunca daha çok şaşırdım. “Hayır. Aksine çok sessiz.” Sessizlik, babam için kötü işaretti. Çok konuşuyorsa bağırır, çok sessizse tehlike yaklaşır. Ama yine de annemin sözlerine tutundum ve üstümü düzelterek aşağı indim. Masada herkes yerini almıştı. Babam gazetesini okuyor gibi yaptı, ama ben onun sayfaları çevirmediğini gördüm. Annem, her zamanki gibi önüne çayını koymuştu. Masada çıt çıkmıyordu, sadece bıçak-kaşık sesleri. Ben çatalla zeytini dürterken, babam başını kaldırmadan konuştu: “Hazırlan. Sabah İstanbul’a gidiyorsun. Yaz sonuna kadar orada kalacaksın.” Elimdeki çatalla zeytinin arasındaki bağ koptu. “Ne? Nereye gidiyorum ben?” “Sorularını orada anlarsın,” dedi, hâlâ bana bakmadan. Annem yerinden hafifçe doğruldu. “Nereden çıktı bu şimdi?” Babam başını kaldırdı, gözleri ikimizi de delip geçti. “Oğlun bu cezayı çoktan hak etti. Onu evlatlıktan silmediyime dua edin.” Bunu deyip kalktı ve hiçbir şey demeden çıktı evden. Arkamdan bir rüzgar esti sanki. Kalan çayımın buharı hâlâ yükseliyordu ama benim içim buz kesmişti. Evlatlıktan silmek mi? Bu kadar mı yani? Üç sınavdan düşük almışım diye soy kütüğünden sileceğiz yani? Az daha gülecektim. Ama yüzümdeki donuk ifade yerinden bile oynamadı. Babam hep böyleydi. Hayatında her şey ya siyah ya beyazdı. Ortası yoktu. Ya başarılıydın, ya başarısız. Başarısızsan, yoktun. Ama bu sefer beni öyle bir yere gönderiyordu ki... içimde tarifini bilmediğim bir şey kıpırdamaya başladı. Yarım saat kadar evde boş-boş oyalandım .Klimanın bugün de tamir edilmeyeceğini anlayınca, evde daha fazla kalamayacağıma karar verdim. Bu sıcak havada, babamın gölgesi üstümdeyken oturup buharlaşmak yerine dışarı çıkmak en mantıklısıydı. Zaten aklımda deli gibi dönen "İstanbul" sorusuna evin içinde cevap bulmam mümkün değildi. O yüzden telefonumu şarjdan çıkardım, üstümü değiştirdim ve arabamın anahtarlarını aldım. Kısa süre sonra arkadaşlarımla birlikte her zamanki kafede, masamızın başındaydık. Kaç kez burada oturup saatlerce boş boş konuştuğumuzu, gereksizce güldüğümüzü hatırlamıyorum bile. Ama bu kez içimde bir ağırlık vardı. Siparişler gelmeden önce lafı dolandırmadan söyledim: “Babam bu sabah hiçbir açıklama yapmadan, İstanbul’a gideceğimi söyledi. Yaz sonuna kadar da orada kalacakmışım.” Berk ilk tepkiyi veren oldu. “Boşver be, ne olacaksa olsun. En azından babandan uzak, kafa dinlersin,” dedi rahatça. Kenan ise alaycı bir sırıtışla lafa girdi: “Belki de seni görücü usulüyle evlendiriyordur, ha? Gelin gidiyorsundur belki.” Gözlerimi devirdim. “Çok komiksin gerçekten,” dedim ama bir yandan içimden geçen ihtimalleri yok sayamıyordum. Babamın bu kadar gizemli davranması sıradan bir seyahatten çok daha fazlası gibiydi. Masadaki kahkahalara rağmen ben hâlâ neyle karşılaşacağımı bilmemenin huzursuzluğuyla oturuyordum. İstanbul... Acaba neyin başlangıcıydı? Berk’le Kenan hâlâ babamın kararına kendi kafalarına göre yorumlar yaparken, masanın üzerinde titreşen telefonumun ekranına baktım. Arayan Gamze'ydi. İçim burkuldu. Bu hengâmede onu tamamen unutmuştum. Cevapladım. “Gamze?” “Alaz, neredesin sen? Mesaj attım, dönmedin.” “Sana anlatmam gereken çok şey var,” dedim biraz duraksayarak. “Neredesin, buluşalım mı?” Kısa bir sessizlikten sonra, “Tamam, on beş dakikaya oradayım,” dedi. Kapatırken sesinde alışık olmadığım bir mesafe vardı. Berk ve Kenan’a bir şey demeden kalktım. Birkaç adım ötedeki boş bankta beklemeye başladım. Biraz sonra Gamze göründü. Üzerinde sade ama şık bir elbise, çantası omzunda, kaşları hafif çatık. Oturdu, ama bana değil, önündeki boşluğa bakıyordu. Derin bir nefes alarak başladım anlatmaya: “Babam bu sabah hiçbir şey sormadan, söylemeden İstanbul’a gönderileceğimi söyledi. Yaz sonuna kadar orada kalacakmışım. Görünüşe göre üniversite meselesi yüzünden... Yani hâlâ kazanamamam onu çileden çıkarmış olmalı. Böyle bir ‘çözüm’ buldu kendince. Belki de kendimle yüzleşeyim diye... bilmiyorum.” Gamze başını bana çevirdi, gözlerinde alışılmadık bir kararlılık vardı. “Bence de iyi olur böyle. Belki de akıllanırsın.” Bir an algılayamadım. “Nasıl yani?” Gamze gözlerini kaçırmadan devam etti: “Sen bizi düşünmüyorsun Alaz. Ben üçüncü sınıfa geçiyorum. Her gün proje, stüdyo, teslimler... Ama sen hâlâ bir sınavdan bile geçemedin. Ben ne kadar bekleyeceğim seni? Bizimkileri biliyorsun, asla cahil birine kız vermezler.” Sözleri taş gibi oturdu içime. Konuşacak gibi oldum ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sonra yavaşça ayağa kalktım. “Bence biz bu işi burada bitirelim. Hem üniversite diplomasıyla cahillikten kurtulunuyorsa, ben almayayım.” Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Her adımda içimde bir parça daha kırılıyordu. O an tek düşündüğüm şey, babamın söylediklerinin artık sadece sinir bozucu değil, anlamlı gelmeye başlamasıydı. Arabaya atladım, kontağı çevirdim ama motorun sesi bile içimdeki karmaşayı bastıramadı. Nereye gideceğimi bilmeden direksiyonu sahile kırdım. Kalabalıktan, laf kalabalığından, gözlerden, beklentilerden uzaklaşmam gerekiyordu. En azından yalnız kalabileceğim bir yer… Denizin tuzlu kokusu açık camdan içeri dolduğunda, biraz olsun nefes alabildim. Arabayı kıyıya paralel çektim, motoru durdurdum. Direksiyona yaslandım ve dışarı baktım. Gün batımının turuncu kızıllığı suya yansımıştı, ama içimdeki bulanıklığı dağıtacak kadar güçlü değildi. “Acaba babam haklı mıydı? Ya Gamze?” Sesli söylemedim ama düşünceler beynimi kemiriyordu. Babam... Hayatım boyunca benden hep güçlü olmamı, başarılı olmamı istedi. Ama bir kez olsun "Aferin" dedi mi? Hiç gözlerime bakıp gururla gülümsedi mi? Sadece başını sallar, sonra yeni bir hedef koyardı önüme. Yoruldum... Annem… O başka. Onun sevgisi koşulsuzdu. Başarılı olsam da olmasam da, hep aynı şefkatle bakardı yüzüme. Varlığım yeterdi. Sadece var olmam. Ama... Yetmiyor işte. İnsanlara yetemiyorum. Kendime bile. "Ben hep yarım mı kaldım?" Gözüm denize takıldı. Dalgalar kıyıya vuruyor, sonra geri çekiliyordu. Belki de ben de böyleydim… Hep gelip gidiyor, ama bir türlü bir yere ait olamıyordum. Zaman su gibi akıp geçmiş. Eve döndüğümde hava kararmıştı. Sessizlik... Sanki ev bile konuşmak istemiyordu benimle. Odama çıktım, uzandım, tavanı seyrettim. Düşünmemeye çalıştım ama olmuyor. Kafamın içi susmuyor. Akşam yemeğinde masaya indiğimde üç tabak vardı. Ama üç kişi yok gibiydik. Yemek vardı, ama iştah yoktu. Biraz tedirgin olarak lafa girdim: “Baba... Nereye gideceğimi söylesen iyi olurdu. Ona göre bir şeyler alırdım yanıma.” Birkaç saniye sessizlik... Sonra babam çatalını bıraktı ve gözlerini tabağından ayırmadan söyledi: “.. Hayvan barınağına gönüllü olarak gidiyorsun. Ona uygun bir şeyler hazırla.” Hayvan barınağı mı? Şaşırdım. Anneme baktım, o da şaşkındı. Bu hiç beklemediğim bir şeydi. Aklımdan bin tane şey geçti ama söyleyemedim. Babam kalktı, öylece. Hiçbir açıklama yapmadan. “Afiyet olsun,” dedi yalnızca. Sonra odasına çıktı. Benimse içimde kalan sorular... Onlar gitmedi. Gitmeyi hiç düşünmüyorlardı belli ki. Yemekten sonra odama geçtim. Kapıyı kapattım, üstümü bile çıkarmadan yatağa uzandım. Tavana bakarken bir ağırlık çöktü üzerime. Gün boyu olup biten her şey, sanki zihnimde bir kasırgaya dönüştü. Durduramıyorum. Ne Gamze’nin söyledikleri çıkıyor aklımdan, ne de babamın o sert sesi. "Sonra, hayvan barınağına gönüllü olarak gidiyorsun." Cümleyi tekrar tekrar kafamda çevirip duruyorum. Hayvan barınağı mı? Ne alaka? Gerçekten ciddi miydi? Şaka gibi ama babamın yüzü hiç gülmüyordu. Gamze’nin sesi kulaklarımda yankılanıyor: "Ben seni ne kadar bekleyeceğim Alaz?" "Bizimkiler asla cahil birine kız vermez." Boğazıma bir şey düğümlendi. Ne hissettiğimi bilmiyorum. Kırıldım mı? Öfkelendim mi? Üzüldüm mü? Hepsi birden olabilir mi? O an sadece yalnız hissettim. Çok yalnız. Babamın beklentileri hep yüksekti. Sorumluluk, disiplin, başarı... Ama hiç bana "İyi misin?" diye sormadı. Bir tek annem, beni olduğum gibi sevdi. Hiçbir şey istemeden, beklemeden... Sadece sevdi. Sağa döndüm, sola döndüm. Uyuyamıyorum. İçim kıpır kıpır. Sanki bir yere kaçmak istiyorum ama nereye bilmiyorum. Yataktan kalktım. Çantamı yatağın altından çekip yere koydum. İçine rastgele birkaç kıyafet attım. Tişört, pantolon, bir kitap... Belki işe yarar. Belki hiçbir işe yaramaz. Sonra yeniden yatağa uzandım. Gözlerimi tavana diktim. Sessizlik… Her şeyden daha ağır bu gece. Sabah olacak. Gidiyorum. Nereye gittiğimi bilmeden… Ama içimde bir his var. Bir şey ya bitecek… Ya da başlayacak. *** Ee, şimdi sıra sende okur. Sence Alaz’ın babası gerçekten doğru olanı mı yapıyor, yoksa sadece kendi bildiğini mi okuyor?❓ Ve İstanbul… Koca şehir Alaz’ı içine çekerken onu neler bekliyor olabilir? Yeni bir başlangıç mı, yoksa hiç tahmin etmediği bir yolculuk mu? Yorumlarda buluşalım, fikrini merak ediyorum. Belki senin düşündüğün şey, bir sonraki bölümde Alaz’ın adımlarına yön verir.

******

Bölüm sonu

2 yorum