İçeriğe geç

Pardon Kaderim Misiniz?

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Pardon Kaderim Misiniz?

Bölüm 2

Bölüm 2

Güneş, bir önceki günün o ağır ve turuncu ışıklarını dün akşamki mahcubiyetin üzerine örtmek ister gibi daha silik, daha serin bir tonla doğmuştu. Üniversite kampüsü, dünün aynısı olan o tanıdık ritmine çoktan girmişti: Derse yetişme telaşıyla çimleri ezerek koşturanlar, amfi kapılarında son bir sigara yakanlar, kantin önlerinde yükselen kahkahalar ve fonda hiç kesilmeyen o uğultu...

Ancak Yeşim için hiçbir şey dünle aynı değildi.

Günün son dersi olan amfiden çıktığında, adımları otomatik olarak ağırlaşmıştı. Kalabalık insan selinin arasına karıştığı an, zihni ona tam tersini emretse de, gözleri kontrolü tamamen ele geçirmişti.

Önce sağa baktı; kantinin önünde oturan grupları süzdü. Sonra hızla sola döndü; kafeteryanın dışarıya taşan masalarında oturan simalara göz gezdirdi. Göğsünün ortasında tanımsız, sıkıntılı ama bir o kadar da meraklı bir çarpıntı büyüyordu.

Sonra aniden adımları kilitlendi. Kendi duruşuna, bu istemsiz arayışına öfkeyle doldu. Yanaklarının içini ısırarak kendi kendine kızdı:

"Ne yapıyorsun sen Allah aşkına? Ne arıyorsun? Çocuğu aramıyorsun herhalde... Saçmalama Yeşim. Tam tersine, karşılaşmamak için, yolunu değiştirmek için bakıyorsun etrafa."

Kendi mantığına sığınmaya, dün akşam eve gidene kadar kendi kendine kurduğu o "Bir daha karşılaşmamız imkansız" senaryosuna tutunmaya çalıştı. Ancak insan zihni, en çok kaçmak istediği şeyi aramakta uzmandı. Ne kadar aksine inanmaya çalışırsa çalışsın, gözleri o kalabalık, anonim kütlenin içinde belirsiz bir silueti seçebilmek için ısrarla turluyordu. Derslikten çıktığı anda etrafına baktı tekrar.

Ve sonra... Onu gördü.

Kampüsün merkez kütüphanesinin devasa cam kapılarından çıkmış, elinde kalın ders kitapları ve not klasörleriyle merdivenleri iniyordu. Dün alnına düşen koyu sarı saçları yine aynı dağınıklıktaydı. Üzerinde açık yeşil bir hırka vardı ve adımlarını son derece rahat, telaşsız bir özgüvenle atıyordu.

Yeşim’in kalbi bir anda göğüs kafesini delmek istercesine hızlandı. Boğazına bir düğüm oturdu.

"Hayır," diye fısıldadı kendi kendine. "Yok artık. Gerçekten yok..."

Hemen arkasını döndü. Omuzundaki bez çantayı panikle yukarı çekti, askısını sıkıca kavradı.

"Ben gidiyorum. Yokum ben burada."

Geldiği yönün tam tersine, fakülte binalarının arkasındaki sessiz yürüyüş yoluna doğru hızla yürümeye başladı. Adımlarını atarken içinden dualar ediyordu: "Beni görmedi, imkanı yok görmedi, binlerce insan var, kütüphaneden yeni çıktı, bakmıyordur bile..."

Tam o sırada, arkasından yükselen ve o dün akşamdan beri zihninde dönüp duran tok ses tonu havayı yardı:

"Hey!"

Yeşim’in adımları bir saniyeliğine tamamen durdu. Gözlerini sıkıca kapattı.

"Hayır. Olamaz. Beni görmüş olamaz. Kesin başkasına sesleniyordur."

Aynı ses bu kez biraz daha yakın, biraz daha yüksek bir vurguyla tekrarlandı:

"Hey, bakar mısın?!"

Yeşim içindeki panik dalgasına teslim olmamaya çalışarak dudaklarını kıpırdattı: "Duymazdan gel Yeşim. Yürümeye devam et. Arkana bile bakma."

Adımlarını sıklaştırdı. Yürüyüş yolu kenarındaki çalıların yanından hızla geçiyordu.

"Hey sen, bir dakika!"

Bu kez arkasındaki ayak sesleri de hızlanmıştı. Yeşim iyice panikleyerek adımlarını neredeyse tempolu bir koşuya dönüştürdü. Kaçıyordu, evet, apaçık bir şekilde kaçıyordu ve bu durum kaçtıkça daha da rezil bir hal alıyordu.

Fatih ise arkasından uzun adımlarla geliyordu. Sesindeki alaycı ve rahat ton hiç bozulmamıştı:

"Bir dakika durur musun lütfen? Yürüyüş yarışında değiliz!"

Yeşim sonunda daha fazla dayanamadı. Bu kovalamacanın kampüsün ortasında daha da dikkat çekeceğini anlayarak aniden olduğu yerde durdu ve hışımla arkasını döndü. Yüzünde, paniğini örtmek için takındığı sert, öfkeli bir ifade vardı.

"Ne?!" diye çıkıştı, sesi düşündüğünden daha yüksek çıkmıştı.

Fatih, Yeşim’in birkaç adım gerisinde durdu. Elindeki ağır kütüphane kitaplarını tek kolunun altına sıkıştırmıştı. Mavi gözlerinde dün akşamki o tanıdık, muzip parıltı vardı. Yeşim’in bu aşırı tepkisine karşı hiç istifini bozmadan sordu:

"Neden benden kaçıyorsun?"

"Kaçmıyorum," dedi Yeşim hızla, omuzlarını dikleştirerek.

"Bayağı koşar gibi gidiyordun ama. Bir ara depar atacaksın sandım."

"Ben... ben genel olarak hızlı yürüyorum," diye savundu kendini Yeşim. "Adım ritmim böyle benim. Derse yetişirken de böyle yürürüm, eve giderken de."

Fatih’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O alaycı gülümseme yine yüzüne yerleşmişti.

"Anladım... Dün de oldukça hızlı sarılıyordun zaten."

Yeşim’in yüzü, sanki bir ateşe tutulmuş gibi anında alev aldı. Yanaklarına hücum eden sıcaklık kulaklarına kadar yayıldı. Dün yaşadığı o utanç dalgası, bütün tazeliğiyle geri dönüp onu gırtlağından yakalamıştı.

"Onu... onu unutabilir miyiz lütfen?" dedi, sesi bir an için yalvarır gibi çıkmıştı. "Lütfen o konuyu açıp durma."

Fatih gözlerini kızın üzerinde gezdirip son derece ciddi bir tavır takındı:

"Ben unutabilirim."

Yeşim bir an rahatlayarak derin bir nefes aldı. "Gerçekten mi?"

Fatih başını hafifçe yana yatırdı, gözlerindeki o alaycı parıltı büyüdü:

"Hayır."

Yeşim çaresizlik ve öfke karışımı bir duyguyla gözlerini devirdi. "Harikasın gerçekten. Çok ince bir davranış."

Fatih hafifçe güldü. Kızın bu çaresiz halleri, tepkileri o kadar doğal ve filtresizdi ki, bunu izlemek inanılmaz derecede keyifliydi.

"Şaka yapıyorum," dedi ses tonunu biraz daha yumuşatarak. Sonra elindeki kitapları diğer koluna kaydırdı. Yüzündeki alaycı ifade yerini daha ciddi, daha dingin bir duruşa bıraktı. Mavi gözlerini doğrudan Yeşim’in yeşil gözlerine dikti.

"Aslında dünkü o kargaşada doğru düzgün konuşamadık. Sen bir anda kaçıp gittin."

Yeşim kollarını göğsünde birleştirdi, savunma mekanizmalarını sonuna kadar açmıştı:

"Konuşmamız gereken ne var ki?"

"Tanışmak..." dedi Fatih çok basit bir şeyden bahsediyormuş gibi rahatça. "Yani hazır kader bizi 24 saat geçmeden tekrar karşılaştırmışken... Şurada kantinde ya da çimlerde oturup bir şeyler mi içsek? Bir çay, bir kahve?"

Yeşim birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Fatih’in duruşuna, yüzündeki o dingin ama kararlı ifadeye baktı. Normalde böyle durumlarda çok daha sert kesip atabilirdi. Ama garip, anlaşılmaz bir şekilde bu çocuğun yanında kendini tuhaf bir rahatlık içinde hissediyordu. Dün ona arkasından sarılmış biri olarak, şu an yerin dibine girmesi gerekirken, çocuğun sunduğu bu teklif onu garip bir şekilde çekiyordu. Ve işte tam da bu düşünce Yeşim’in hiç hoşuna gitmedi.

Yeşim, hayatı boyunca kontrolü elinde tutmayı seven biriydi. Zihninde tartamadığı, duygusal olarak nereye varacağını kestiremediği ve en önemlisi "hoşuna gitmeye başlayan" şeylerden her zaman korkardı. Çünkü hoşlanmak, savunmasız kalmak demekti. Gözlerini Fatih’ten kaçırıp saatine baktı.

"Benim gitmem gerek," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Ağabeyim bekliyor. Bu kez gerçekten kapıda."

Fatih, kızın "ağabeyim" kelimesini vurgulayış biçimi karşısında hafifçe başını salladı. Yine dün akşamki gibi, "Abi he... Tabii tabii" der gibi başını hafifçe eğdi ve o ince gülümsemesini takındı.

"Peki," dedi Fatih, geri adım atmayı kabul eder bir sesle. "Tamam. Ağabeyini daha fazla bekletme o zaman."

Yeşim başıyla kısa bir veda işareti yaptı ve arkasını dönüp hızla yürümeye başladı. Bu kez adımları dünkü kadar kaçak değil ama kararlıydı. Yine de yürürken göğsünün içindeki o ritmik serbest düşüş hissi durmuyordu. Birkaç adım attı. Beş adım... On adım...

Zihni ona "Sakın arkana bakma, sakın!" diye bağırıyordu. Ama elleri, gözleri, bütün bedeni onun kontrolünden çıkmış gibiydi. İstemsizce, başını hafifçe omzunun üzerinden geriye doğru çevirdi.

Fatih hala olduğu yerde duruyordu. Elinde kitaplarıyla, tam da bıraktığı noktada... Ve gözlerini bir an bile Yeşim’in üzerinden ayırmamıştı. Kızın arkasına baktığını görünce, dudaklarının kenarındaki o gülümseme biraz daha genişledi.

Yeşim yakalanmanın verdiği o büyük panikle hızla önüne döndü. Adımlarını daha da hızlandırdı. Yanakları yine yanıyordu ama bu kez utançtan değil, kalbinin göğüs kafesini döven o anlamsız, vahşi ritmindendi. İçinden kendine kızmaya devam etti: "Neden bakıyorsun kızım? Neden dönüp bakıyorsun çocuğa? Neden bu kadar hızlı atıyor bu kalp?"

Fatih ise arkasından uzaklaşan kızın çantasını savura savura yürüyüşünü izliyordu. Kız kalabalığın arasında kaybolurken, içinden tek bir cümle geçti:

"Bu kız benden kaçıyor."

Sonra bakışlarını gökyüzüne doğru kaydırdı, yüzündeki o hafif gülümseme derin bir tebessüme dönüştü.

"Ama ben de öyle kolay vazgeçecek biri değilim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.