İçeriğe geç

Pardon Kaderim Misiniz?

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Pardon Kaderim Misiniz?

Bölüm 1

Bölüm 1

Bahar güneşinin turuncuya çalan eğik ışıkları, üniversite kampüsünün genleşmiş beton yollarına süzülürken amfilerden boşalan kalabalık, geniş meydanı büyük bir karınca yuvası gibi hareketlendirmişti. Son dersin bitişiyle birlikte yükselen uğultu; ders notlarını çantalarına tıkıştıranların telaşlı adımları, arkadaş gruplarının bir sonraki durağı tartışan yüksek sesli sohbetleri ve otoparktan yükselen tek tük klakson sesleriyle harmanlanıyordu. Herkes bir an önce bu devasa alandan sıyrılıp kendi rutinine dönme derdindeydi.

Yeşim ise bu insan selinin tam ortasında, çevresinde akıp giden karmaşadan tamamen izole olmuş bir halde yürüyordu. Sağ elinde sıkıca tuttuğu telefonun ekranına kilitlenmişti. Annesinden birkaç dakika önce gelen "Ağabeyin yola çıktı, seni nizamiyeden alacak, oyalanma" mesajını yazım hatalarıyla dolu ama seri bir hareketle yanıtlarken, adımlarını kampüsün ana çıkış kapısına doğru yöneltmişti. Bütün gün süren ağır teorik dersler, amfinin havasız ortamı ve öğretim görevlilerinin bitmek bilmeyen ödev listeleri zihnini kurutmuştu. Tek istediği, bir an önce eve varıp üzerindeki bu akademik yorgunluğu atmaktı.

Tam da o sırada, derslik binasının yanındaki çınarların gölgesinde ilerlerken, birkaç metre ötesinde yükselen silueti fark etti.

Yeşim’in adımları aniden yavaşladı. Gözleri ekrandan kayıp ilerideki figüre odaklandı. Boy pos, omuzların hafif öne eğik duruşu, sol elinde tuttuğu telefon ve o telefonun ekranında gezinirken sergilediği o aşina ritmik parmak hareketleri... Hatta sağ ayağını hafif dışa basarak attığı o karakteristik adımlar bile birebir aynıydı. Yeşim’in bütün günün bitkinliğiyle solmuş olan yüzü, aniden içten gelen bir aydınlanmayla parıldadı. Dudaklarında kendiliğinden kocaman bir tebessüm belirdi.

"Ağabey!" diye geçirdi içinden. Yüzündeki o çocuksu neşe, bütün yorgunluğunu bir anda silip götürmüştü. Bir de eve kadar otobüslerin kalabalığıyla, durağın bitmez tükenmez kuyruklarıyla uğraşmak zorunda kalmayacaktı. Ağabeyinin tam zamanında gelmiş olması günün en büyük ödülüydü.

Son birkaç adımda temposunu arttırdı, neredeyse koşar adım ilerlemeye başladı.

"Ağabeyim gelmiş ya!"

Heyecanla, hiçbir tereddüt yaşamadan, arkasından sarıldığı çocuk tam o sırada başını hafifçe yana doğru çevirdi. Ancak Yeşim o kadar odaklanmıştı ki bu küçük hareketi fark etmedi bile. Birkaç saniye içinde kollarını, karşısındaki gencin kollarına ve göğsüne doğru doladı. Sıkıca. Hiç düşünmeden. Yılların getirdiği o sorgusuz sualsiz kardeş yakınlığıyla, başını adamın sırtına hafifçe yaslayarak neşeyle şakıdı:

"Ağabey, sonunda geldin ya! Bugün var ya, hoca yine taktı bize, ders bitmek bilmedi vallahi..."

Cümlesinin sonuna doğru havada asılı kalan bir tuhaflık belirdi. Yeşim’in dudakları hareket etmeyi kesti. İçinde yükselen o coşkulu dalga, aniden buz gibi bir duvara çarpmış gibi duruldu. Beyninin en derin köşelerindeki alarm zilleri yavaş yavaş ama kararlı bir şekilde çalmaya başlıyordu.

Bir şeylerin yanlış olduğunu beyninin en sonunda fark etti. Çünkü...

Birincisi, burnuna gelen koku ağabeyinin o yıllardır kullandığı baharatlı, ağır parfümü değildi. Bu koku; narenciye notaları içeren, odunsu ve oldukça taze, dingin bir parfümdü. İkincisi, kollarını doladığı omuzlar ağabeyininkinden daha geniş, boyu ise kesinlikle daha uzundu; duruşundaki o sarsılmaz sertlik ağabeyinin gevşek anatomisiyle uyuşmuyordu. Ve en önemlisi... çocuk duruşunu hiç bozmamış, adeta bir heykel gibi olduğu yerde kalmıştı.

Karşısındaki genç, başını hafifçe yana çevirerek inanılmaz derecede sakin ve tok bir ses tonuyla konuştu:

"Şey..."

Bu tek kelimelik nida, Yeşim’in başından aşağı bir kova buzlu su dökülmesine yetti. Kalbi bir an için göğüs kafesinde atmayı bıraktı, ardından deli gibi çarpmaya başladı. Şokun etkisiyle kollarını sanki kızgın bir demire dokunmuş gibi hızlıca geri çekti. Sanki az önce adama sarılan, ona günün şikayetini yapan kendisi değilmiş gibi iki adım geriye sıçradı.

Genç adam yavaşça arkasına döndüğünde, Yeşim beyninden vurulmuşa döndü. Yüzü panikle şekilden şekle girerken istemeden de olsa karşısındaki kişinin yüzüne odaklandı. Karşısındaki gencin ağabeyiyle uzaktan yakından en ufak bir alakası yoktu.

Keskin yüz hatlarını çevreleyen, alnına dökülmüş koyu sarı, dalgalı saçlar... İçinde hafif bir alaycılık barındıran, berrak ve derin mavi gözler... Ve hepsinden öte, dudaklarının kenarına yerleşmiş olan o kendinden emin, gizemli gülümseme. Yeşim, o mavi gözlerle temas ettiği an gözlerini dehşetle kaçırdı. Bakışları yerdeki parke taşlarına çakıldı.

"Ben..." diyebildi sadece. Boğazı kurumuştu, sesi adeta boğuk bir fısıltı gibi çıktı. Boğazını temizlemeye çalıştı ama nafileydi.

Genç adam, geniş omuzlarını rahat bir tavırla esnetip elini ensesindeki saçlarına götürdü. Dudaklarının kenarındaki o belli belirsiz gülümseme biraz daha genişlerken, duruşundaki sakinliği bozmadan ekledi:

"Hızlı gitmiyor muyuz?"

Yeşim’in kaşları yaşadığı şok ve mahcubiyetin karmaşasıyla çatıldı.

"Hı?"

Çocuk bir an duraksadı. Mavi gözlerindeki o alaycı parıltı daha da belirginleşti.

"Yani... Böyle sıkı sıkı sarılıyorsun ya. Ben de dedim herhalde bir yere yetişiyoruz, acelemiz var."

Yeşim’in gözleri şaşkınlıktan neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Kanın yüzüne doğru hücum ettiğini, kulaklarının alev alev yandığını hissetti.

"Şey..."

Genç adam tek kaşını hafifçe kaldırdı.

"Efendim?"

"Çok özür dilerim," dedi Yeşim, sesi titriyordu. Ellerini önünde birleştirmiş, ne yapacağını bilemez bir halde kıvranıyordu.

"Estağfurullah."

"Ben sizi..." Yeşim durdu. Zihni adeta kilitlenmişti. "Ne diyeceğim şimdi ben bu adama?" diye geçirdi içinden. Yer yarılsa da içine girseydi keşke. Şu an burada bu yabancının karşısında durmak, hayatı boyunca yaşadığı en büyük kabustu.

"Abim sandım," diye tamamlayabildi cümlesini.

Çocuğun yüzündeki o ince gülümseme biraz daha belirginleşip içten bir ifadeye dönüştü.

"Fark ettim."

Yeşim gözlerini sımsıkı kapattı. İçinden bir yakarış yükseldi: "Allah'ım lütfen beni şu an buradan al. Moleküllerime ayrılıp yok olayım."

Gözlerini tekrar açtığında gencin hala orada durduğunu ve kendisini izlediğini gördü.

"Gerçekten çok özür dilerim, tamamen bir anlık dikkatsizlik."

"Bir problem yok," dedi genç adam. Sesi o kadar rahattı ki, Yeşim’in yaşadığı o devasa yıkım karşısında bu rahatlık neredeyse sinir bozucuydu.

"Ben normalde..."

"Normalde tanımadığın insanlara arkadan böyle sarılmıyorsun?" dedi çocuk, cümleyi tamamlayarak.

Yeşim başını hızla kaldırdı ve gözlerini adama dikti. Genç adam bu kez kendini tutamıyor, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. Yanaklarında küçük gamzeler belirecek gibi olmuştu.

Yeşim’in yüzü al kırmızıdan morarmaya doğru giden bir renge büründü.

"Hayır!"

Ancak sesinin gereğinden fazla yüksek ve sert çıktığını fark edince, çevredekilerin dikkatini çekmemek için hemen tonunu düşürdü. Omuzlarını çökertip daha alçak, savunmacı bir sesle devam etti:

"Yani... Hayır. Tabii ki sarılmıyorum. İlk defa böyle bir şey geliyor başıma."

"İyi," dedi çocuk başını hafifçe sallayarak. "Ben de korktum zaten."

Yeşim şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

"Neden?"

"Bir anda arkadan sarılınca... Dedim ne oluyoruz, kampüs ortasında cüzdanı çaldıracağız herhalde dedim."

Kısa ve ağır bir sessizlik oldu. Yeşim bu espri karşısında ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Sadece birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Rüzgar, ikisinin arasındaki o gergin ama garip bir şekilde büyülü havayı dalgalandırdı.

Yeşim’in içinde o an tarif edemediği tuhaf bir his filizlendi. Az önce yaşadığı utanç hala bütün bedenini bir sarmaşık gibi sarıyordu, yanakları yanıyordu ama bu hissin hemen yanında başka, bambaşka bir algı uyanmıştı. Sanki bu çocukla daha önce bir yerde karşılaşmış gibiydi... Çok eski, unutulmuş bir anıdan kopup gelmiş tanıdık bir his. Oysa emindi; bu mavi gözleri, bu alaycı gülüşü hayatında ilk kez görüyordu. Yeşim bu düşünceyi hemen zihninin arkasına itti, şu an analiz yapacak durumda değildi.

"Tekrar özür dilerim," dedi bakışlarını kaçırarak.

Genç adam gülümsedi. Bu kez gülümsemesi tamamen sıcaktı.

"Önemli değil."

"Ben..." Yeşim gözlerini adamın omuzlarının üzerinden arkadaki kapıya doğru kaydırdı. "Gitmem lazım."

Arkasını döndü. Bacakları titriyordu ama adımlarını olabildiğince hızlı atmaya çalıştı. Tam iki adım atmıştı ki, arkasından o tok ve sakin sesi yeniden duydu:

"Ağabeyinle aran iyi galiba."

Yeşim bir an duraksadı. O an yürümeye devam etmesi gerekirdi ama sanki görünmez bir ip onu geriye çekiyordu. Yavaşça arkasını döndü. Genç adam hala olduğu yerde durmuş, elleri ceplerinde ona bakıyordu. Yüzünde yine o küçük, tatlı gülümseme vardı.

Yeşim’in dudaklarında da istem dışı küçük bir tebessüm belirdi.

"Evet."

"Şanslı bir ağabey," dedi genç adam.

Yeşim başını belli belirsiz salladı. Ve bu kez gerçekten arkasını dönüp yürümeye başladı. Bütün kasları onu durdurmak, geri baktırmak için direniyordu ama kendisini zor tuttu. Gözlerini kapının çıkışına sabitledi. İçinden aynı cümleleri tekrarlayıp duruyordu:

"Bir daha görmem... Kesinlikle görmem. Burası koca bir üniversite, binlerce insan var. Bir daha karşılaşmamız istatistiksel olarak mümkün değil zaten. Unutur giderim, o da unutur..."

Kendi kendine bu teselli cümlelerini fısıldarken nihayet kampüsün turnikeli kapısından dışarı adımını attı. Kaldırıma çıktığında bir sığınak arar gibi elini hemen çantasına attı ve telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Ağabeyinden yeni bir mesaj düşmüştü:

"Trafik kilitlendi. Beş dakikaya ancak oradayım, kapıda bekle."

Gözlerini sıkıca kapattı. Gökyüzüne doğru başını kaldırıp fısıldadı:

"Harika... Gerçekten harika..."

Derin, çaresiz bir nefes aldı. Demek ki ağabeyi henüz gelmemişti bile. Demek ki az önceki o rezillik tamamen kendi sabırsızlığının eseriydi.

Kampüs kapısının birkaç metre gerisinde duran Fatih ise hala Yeşim’in gittiği yöne bakıyordu. Kızın kalabalığın arasında kaybolan siluetini, ardından da kapıdan çıkışını izledi. Kız gözden tamamen kaybolduğunda, Fatih’in yüzündeki o belli belirsiz gülümseme yavaşça büyüdü, geniş bir tebessüme dönüştü.

O sırada kafeteryadan çıkan ve elindeki kahve bardağıyla yanına yaklaşan yakın arkadaşı, Fatih’in duruşunu ve yüzündeki o tuhaf ifadeyi fark etti. Omuzuna hafifçe vurarak merakla sordu:

"Ne oldu oğlum sana? Kendi kendine ne sırıtıyorsun heykel gibi kapının ortasında?"

Fatih gözlerini kızın kaybolduğu o boşluktan ayırmadan yanıtladı:

"Bir kız bana sarıldı."

Arkadaşı içtiği kahveden az kalsın boğuluyordu. Öksürerek Fatih’e döndü, şaşkınlıkla gözlerini açtı:

"Ne? Ne saçmalıyorsun lan sen? Kim sarıldı?"

"Bayağı geldi, arkamdan sarıldı," dedi Fatih, olayın absürtlüğü şimdi zihnine daha net oturdukça sesine hafif bir kahkaha karıştı. "Abisi sanmış beni."

Arkadaşı birkaç saniye boyunca Fatih’in yüzüne boş boş baktı. Onun şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyordu. Fatih’in ciddi ama keyifli halini görünce tutamadı kendini, neşeli bir kahkaha patlattı.

"Ee, ne yaptın peki? Kız arkandan sarılınca ne dedin?"

"Hiçbir şey," dedi Fatih rahat bir tavırla.

"Nasıl yani hiçbir şey? Öylece durdun mu?"

"Önce biraz bekledim," dedi Fatih. O anı tekrar yaşıyor gibiydi. Kızın o sıcak sarılışı, ardından gelen o masum ve heyecanlı anlatımı... "Sonra da dönüp 'Hızlı gitmiyor muyuz?' dedim."

Arkadaşı bu yanıt karşısında bir kez daha kahkahayı bastı, hatta gülmekten iki büklüm oldu. "Ulan Fatih! Harbi cins adamsın ya! Kız ne yaptı peki?"

"Kız kilitlendi tabii," dedi Fatih. "Görsen, yanakları bir anda domates gibi kızardı. O utancını kapatmaya çalışırken girdiği haller... Çok başkaydı."

Fatih de arkadaşıyla birlikte gülüyordu ama gözleri hala istemsizce o büyük demir kapıya kayıyordu. Az önceki kızın yüzü gözünün önünden bir türlü gitmiyordu. O telaşlı gözleri, kaşlarını çatıp durumu toparlamaya çalışırkenki tatlı sert ifadesi, en çok da utançtan kıpkırmızı olan o masum yüzü... Tatlıydı. Fazlasıyla tatlı ve doğaldı.

Arkadaşı gülmesini biraz dizginleyip Fatih’in koluna vurdu:

"Ee, adı neymiş kızın? Kimlerdenmiş?"

"Bilmem," dedi Fatih omuz silkeleyerek. "Sormadım."

Arkadaşı inanamayan gözlerle ona baktı. "Neden sormadın be salak? Kız gelmiş ayağına kadar, sarılmış bir de. İsim bile sormadan gitmesine izin mi verdin?"

Fatih cebindeki elini çıkarıp saçlarını arkaya doğru taradı. Dudaklarında kendinden emin, hafif alaycı ama içten bir gülümseme belirdi.

"Bir daha karşılaşırız herhalde," dedi öylesine bir havayla.

Ama içinden geçen, zihninin derinliklerinde yankılanan cevap çok daha kesindi:

"Umarım görürüm. Çünkü bu sefer sarılma sırası bende olacak."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.