Yavaşça gözlerimi açtığımda, bedenimi rahatsız eden buğdayların içindeydim. Korkuyla toparlandığımda nerede olduğuma bakındım, hava karanlıktı; karşımda duran müstakil bir evin ışıkları açıktı. Ben ise o evin karşı caddesinde, buğdayların arasında yatıyordum. Evin kapısının önünde duran üç genç adam bağırarak tartışıyorlardı. Etrafa biraz daha bakındığımda burada birkaç ev daha olduğunu fark ettim. Evin sağında biraz ileride üç katlı bir ev vardı. Daha ilerisinde evler daha sıktı. Eğer kalkarsam beni fark ederler diye korkuyordum. Benden ne istediklerini merak ediyordum. Belki de ben aradıkları kişi değildim, bir yanlışlık yapmış olabilirlerdi. Benden nefret etmeleri için hiçbir sebep yoktu. Kendi halinde, hemşire biriydim ben. Babam bir araba şirketinde çalışıyor, annem desen evden dışarı çıktığı bile yok. Ablam ise ablam avukattı. Onun mu başı beladaydı acaba? İçimde düşündüğüm bu ihtimaller kafayı yedirtecekti bana. Karşımda bağıran adamları dinlemeye başladım.
“Bak, kızın ruhundaki enerji üçümüzün de kaybını kapatacak. Akıllı davran biraz.”
“Lan biz yaşayacağız diye o masum kızın canını mı alacağız?” Bu cümleleri söyleyen Aybars’tı, yani sarışın çocuk ona öyle seslenmişti. Elleriyle alnını sıkıyordu. Arkasına dönüp yürüdüğünde derin nefesler alıp kendine hakim olmaya çalışır gibi bir haldeydi. Tekrar sarışın çocuğa dönüp konuşmasına devam etti;
“Bora, sen ne zaman bu kadar acımasız biri haline geldin? Ben artık seni tanıyamıyorum.”
“Unuttun sanırım, biz ruhu parçalanmışlarız. Oğlum, parçaladılar lan ruhumuzu! Kalp mi kaldı, vicdan mı kaldı? Sen gelmişsin bana iyilikten bahsediyorsun. Bırak şu s**tiğimin vicdanını da kendin için yaşa artık.” Aybars, elini yumruk yapıp Bora’nın göğsüne yavaşça vurarak kendinden emin şekilde konuştu;
“Sen bırakalı uzun zaman oldu. Söyle, üç can kaybından başka ne kaldı sana? Canavara dönüştün oğlum sen, kendin yaşamak için katil oldun. Ya şimdi oturup kendi kayıp parçanı beklersin ya da bugünden sonra s**tiğimin hayatını yaşarsın itinle birlikte.”
Yanlarında duran diğer genci fark ettiğimde rahatsız olmuşçasına bir hali vardı.
“Aybars, ayıp oluyor!” Bunu söylerken sesini bastırıyor gibi bir hali vardı.
“Başlatma ayıbına. O kızı o şekilde bayıltmanın hesabını daha sonra vereceksin sen.”
Beni bayıltan bu pislik herifti demek.
“Ya çalındıysa? Aybars, kayıp bir ruhun çalınma ihtimalini söylememe gerek yok, değil mi?”
Bora, onların konuşmasını umursamayarak az önceki konudan konuşmaya devam etti. Neyden bahsediyordu, hiçbir şey anlamıyorum. Delirmiş olabilirler mi acaba? Yok, kesinlikle bunlar tımarhaneden kaçmışlar, başkalarının da aklını kaçırmaya niyetlenmişler. Başka açıklaması olamazdı.
“Kaderine razı olacaksın o zaman.” Aybars her kelimesini bastıra bastıra söyledi.
“Senin gibi mi?” Bora, kafasını sallayarak konuşuyordu. İçimdeki korku kaskatı kesilmeme sebep olmuştu. Kalbim sıkışıyor, nefesim kesilmeye başlıyordu.
“Asla! Mert, getir kızı.”
Beni bayıltan kişi bana doğru yürürken, Aybars engel olacağı sırada Bora’dan bir yumruk gelmişti. Onlar orada boğuşurken Mert bana doğru yürüyordu. Dizlerim bağlanmış gibiydi, nefes almaya çalışırken ayağa kalkmak için uğraşıyordum. Ne yazık ki gücüm kalmamıştı. Kendimi geriye doğru çekerken yolda bir araba sesi duydum. İmdat diye bağırmak istiyordu, yardım edin demek istiyordum. Allah’ım yardım et, sesimi çıkaramıyordum. Nefesim kesiliyordu, kalbim sıkışıyordu. Daha o gelmeden kendim ölecektim sanırım. Gözlerimi kapattım ve ruhum çekilmiş gibi hissederken yoğun gürültüyü duymam bile gözümü açtırmadı bana. Rahatlamıştım, üstümden bir yük kalkmış gibi ruhum sakinleşmişti. Gözlerimi yavaşça açtığımda nefesim düzelmişti. Fakat gördüklerim karşısında yaşadığım şokla yine kalmıştım öylece. Az önce geçen araba Mert’e çarpmıştı. Yerde kanlar içinde yatan gencin başında iki arkadaşı vardı. Şoför, ayakta kafasını tutup benim gibi kafayı yemek üzereydi. Adam katil olduğunu düşünüyordu fakat bir katili öldürüp masum birini kurtardığından habersizdi.
“Fren tutmadı,yemin ederim nasıl oldu anlamadım. Önüme çıktı birden, frenlerim tutmadı. N-nasıl... ben anlamadım. Gerçekten tutmadı frenler.” Adam korku içinde sayıklarken iki arkadaşı fazla sakinlerdi. Bora’nın kafası geriye düşerken vücudu hafiften titriyordu. Burnu havadan bir kokuyu içine çeker gibiydi. Tekrar öne düştü ve kafasını kaldırdığında yüzüne bir canlılık gelmişti. Bunu bu karanlıktan bile anlayabiliyordum.
“Kayıp parçamdan biri ondaydı. Bana ihanet mi etmişti?” Bora şaşkınlık içinde konuşurken ben yavaş yavaş kendime geliyordum fakat bu delirmişlerin konuşmalarına daha fazla maruz kalmak beni kötü etkiliyordu. Yavaşça ayağa kalkıp arkama bakmadan koşmaya başladım. Dakikalar boyunca hiç durmadan koştum. Daha fazla gücüm kalmamıştı. Çok yorgundum, başım çok ağrıyordu. Elimi enseme attığımda elimdeki ıslaklıkla korkum attı. O pislik beni kafamdan vurarak bayıltmıştı. Ölünün arkasından da konuşmak gibi oluyor ama iyi bilmezdim kendisini yapacak bir şey yok. Ölü dedim çünkü beyni dağılmıştı resmen, kanlar içerisindeydi. Yaşama ihtimali yok denecek gibiydi.
Etrafıma bakındım, ne yazık ki kimse yoktu. Acaba saat kaçtı? Ailem delirmiştir meraktan, belki de polise bile gitmişlerdir. Çantam yanımda değildi, büyük ihtimalle az önceki gençlerin yanındadır. Ne yapacaktım şimdi? Araba da geçmiyordu, geçse bile yardım isteyecek kadar cesaretim yoktu. Bu gece yaşadıklarım büyük bir travma olarak kazınacaktı beynime. İki deli tarafından kaçırılıp bir deli tarafından kurtarıldım ve aralarındaki bir delinin de gözlerimin önünde beyninin dağılmasını izledim. Ölünün arkasından konuşmak rahatsız ediyordu. Bu ölüye karşı hâlâ saygımın olması beni daha fazla rahatsız ediyordu. Allah’ım; lütfen ben burada can vermeden, kafayı yemeden kurtar beni. Sonunda bir araba geçiyordu, ne yapmalıydım? Saklanmalı mı, yoksa yardım mı istemeliydim? Ruhumdaki korku kaybolmuştu fakat ben hâlâ yardım istemek için cesaretimi toparlayamıyordum. Araba yanımda durduğunda gitmedim. Belki de beni tek başıma gece gece burada gördüğü için yardım edecekti, kötü düşünmemelisin Açelya. Başımı kaldırdığımda arabadan inen gencin Aybars olması beklediğim bir şey değildi.
Sus Açelya, deli meli sonuçta kurtardı seni. Ne demişti sana? Hislerini dinle. İçimde anlam veremediğim bir huzur oluyordu bu genci görünce. Saçmalık ötesi. Bu gece yaşadığım ne mantıklıydı ki?
“Özür dilerim.”
"Ne?" Benden özür mü diledi o? Bu gece olanların hiçbirinde bir suçu yok görünüyordu aslında ama sonuçta onun arkadaşlarıydı bana zarar vermek isteyen. Şaşırdığım ise bu gecenin sonunda bir özür duymaktı.
"Anlıyorum, olanlar sana saçmalık gibi geliyor. Belki de gerçekten saçmalıktır."
Son sözlerini söylerken yükselmişti fakat hemen sonrasında sakinleşerek bana doğru bir adım attı.
“İsmini öğrenebilir miyim?” Çok kibardı. Korkmamam için sesini o kadar kısıyordu ki, az önce o bağırışlar bu adamın sesi değil gibiydi.
“Açelya.” diye aynı ses tonunda cevap verdim.
“Açelya, konuşmamız gerekiyor.”
“Ne konuşacağız?”
“Bu gece olanları.”
“Mantıklı bir açıklama yapacağını sanmıyorum.”
“Öyle bir niyetim yok zaten.”
“Anladım. Bu saçmalıkları yaşamak yetti bana, mantıksız açıklamalarını dinlemeyeceğim. Teşekkür ederim bu arada beni kurtardığın için ve başın sağ olsun.”
“Ruhun sağ olsun.” dedi garip bir ifadeyle.
“Teşekkür ederim.” dedim bozuntuya vermeden. Bir de ayıp olmasın diye tebessüm ettim. Bir deliye karşı fazla anlayışlıydım.
“Deli olduğumu düşünüyorsun değil mi?”
“Estağfurullah, Hiç öyle düşünmedim.” dedim netçe.
Arabaya doğru yaklaşıp camdan bir şey alırken korkuyla geriye doğru adımlar attım. Elinde çantam ile geldiğinde bir nebze rahatladım. Bana doğru uzattığı çantamı aldığımda hemen içinden telefonumu çıkardım, saat daha 21.30’du ve hiçbir arama yoktu. Tek bir mesaj görünüyordu, 2 saat önce Ege’den:
‘Yetişebildin mi düğüne?’
Sadece bu kadar mıydı? Ben kaçırıldım; canımla tehdit edildim, delilerle boğuştum ve kimse beni aramamış, mesaj dahi atmamıştı. İnanamıyorum, saatte 10 defa çalan telefonum bugün sıfır çağrıyla herkesin umursamazlığına denk gelmişim.
“Baya merak etmişler bizimkiler. Kaç defa aramışlar, çok geç oldu tabii. Alışkın değil pek bizimkiler böyle cevapsız bırakılmaya. Konum attım şimdi. Haber de verdim. Telaşlanmasınlar yani.” Tüm söylediklerimin yalan olması dışında başka sorun yoktu.
“İyi yapmışsın.”
“Ben taksi çağıracağım. Sen de git istersen.” Korkuyla söylediğim bu cümlelere tamam diyerek gitmesini temenni ediyorum.
“Hayır, olmaz. Daha konuşmadık seninle. Hem bu kadar olayın üstüne taksiye binerek gitme, ben bırakırım seni.”
“Yok, ben giderim tek başıma.”
“Karakola mı gidersin?” Başka nereye gidecektim?
“Hayır, ne alakası var? Evime gideceğim ben. Çok yoruldum, korktum zaten. Sadece evime gideceğim.”
“Olmaz. İnanmıyorum sana. Ben bırakacağım seni evine.”
“İstemiyorum diyorum.”
“Konuşmamız gerekiyor diyorum.”
“Konuş o zaman, taksi gelene kadar.”
“Bak eğer polise gidersen, daha varmadan işini bitirirler.”
Yine söyledikleriyle birlikte içimi korku sarmaya başladı.
“Sadece konuşacağız ve seni evine bırakacağım, söz.” Mantığım güvenme diye haykırırken içimde bir yerlerde ona güvenmem gerektiğini söyleyen bir ses vardı.
“Lütfen git.” dedim, içimdeki sesi bastırarak.
“Benden korkmuyorsun, hâlâ neden inatla gitmemi istiyorsun?”
“O ne demek öyle? Sen neden bu kadar emin konuşuyorsun?”
“Çünkü; ruhun sana zarar vermek isteyen ruhları hisseder, bunu daha önce fark etmedin mi gerçekten? Cam kırıldığında beni gördün, ruhun sakinleşti ama yanıma birileri geldiğinde ruhun tekrar gerilmedi mi? O sokağa girmeden önce içinden bir ses, gitmemen gerektiğini söylemedi mi sana? Peki ya şimdi aynı ses var mı içinde? Gitmek, kaçmak istiyor mu ruhun?” Duyduklarım sonrasında yutkunamadım. Söyledikleri doğruydu fakat bunları nereden biliyordu? Beni manipüle etmeye çalışıyor da olabilir. İnanmamakta kararlıydım.
“Kafayı yemişsin, ruh hastasısın. Büyücü falan mısın yoksa?”
“Ne?” Şaşkınlıkla bağırmıştı.
“Sana o kadar şey söyledim, hepsinin doğru olduğunu bilmene rağmen nereden bildiğimi sorgulamadın ama büyücü dedin bana, öyle mi?”
“Ruh hastası da dedim.”
“Orada yanlış yok.”
“Doğru mu, deli olduğunu kabul ediyor musun?”
“Sen deli olduğumu mu düşünüyordun?”
“Evet, öyle düşünüyorum. Çünkü sen ve arkadaşların delirmişsiniz.”
“Hayır, delirmedik.”
“Az önce delirdiğini kabul ettin.”
“Delirdiğimi değil, ruh hastası olduğumu kabul ettim.”
“Bak, bu cümlelerin bile deli olduğunu kanıtlıyor. Her ikisi de aynı.”
“Hayır, değil. Ruhumuz hasta bizim. Aklımız gayet sağlıklı.”
“Başladık yine deli saçmalamalarına.”
“İyi, sen bilirsin. Anlatmıyorum sana bir şey. Bu gecenin sonunda zaten öğreneceksin.”
“Ne olacak bu gece?”
“Direkt evine gidersen eğer kötü bir şey olmayacak.”
“Tehdit mi ediyorsun beni?”
“Neden bu kadar ters anlıyorsun sen?”
“Düzgün anlattığın bir konu mu var?” Sıkıntılı nefesler alırken elleriyle başını sıkıyordu. Nefes almadan birbirimize laflar sokmamız onu fazla germişti.
“Ehliyetin var mı?”
“Evet, var.” dedim uzatmadan. Korkmadığımı iddia eden bu adamdan tırsıyordum resmen.
“Tamam, arabayı sen sür. Ben sadece yanında oturacağım, istediğin kişiye de canlı konum at.”
“Ne kadar çok seviyormuşsun arkadaşlarını.”
“Ne alaka?”
“Karakola gitmemem için çok uğraştın, o yüzden dedim.”
“Aynen. Hadi bin.” Titreyen sesiyle arabayı gösterirken durumu iyi görünmüyordu. Daha fazla inat edecek gücüm yoktu. Arabaya bindiğimde yan koltuğa oturdu. Telefonumdan Ege’ye canlı konum attım. Başka birisine atsaydım gece gece daha fazla açıklama yapmak zorunda kalırdım. Eğer ölürsem bu konumun da pek bir faydası olmayacaktı ama yanımda duran adamın bana zarar vermeyeceğini artık biliyordum. Ben arabayı çalıştırdığımda göz ucuyla yanıma baktığımda, alnından boncuk boncuk akan terleri gördüğümde ruhumda sızı hissettim. Bu adama karşı içimdeki merhamet garipti. Ona acıyor muydum yoksa acısı beni üzüyor muydu anlam veremiyorum. İkinci seçenek saçmalık. Konumu izleyerek arabayı sürüyordum. Aklım hâlâ yanımda öksüren adamdaydı. Dayanamayıp “İyi misin?” diye sordum.
“Yollarımız ayrıldığında daha iyi olacağım.” demesini beklemiyordum. Belki de haklıydı ya da değildi. Başına bela olmak benim suçum değil, onun arkadaşlarının suçuydu.
“Sen bu hâlde nereye gideceksin?” dayanamayıp beni ilgilendirmeyen o soruyu sordum.
“Yakında bir otel biliyor musun?” diye sorarken gittikçe daha kötüye giden ses tonuna dayanamayıp durdurdum arabayı. Elimi yüzüne doğru götüreceğim sırada, “İkimizden birinin ölmesini istemiyorsan sakın bana dokunma!” dedi.
“Sadece ateşine bakmak istedim.” dedim çekingen bir sesle. Arabadan inip benden olabildiğince uzağa gitti. Elleriyle dizlerini tutarken nefes almaya çalışıyordu. Sapasağlam adama birden ne olduğuna anlam veremiyordum.
“Hastaneye gitmeliyiz bence.” diye bağırdım arkasından.
Arabadan gelen telefon sesine gittim. Arayan Ege’ydi. Telefonu açtım.
“Açelya, neredesin, iyi misin?” Telaşla sorduğu sorulara odaklanmak yerine ileride duran Aybars’daydı aklım.
“İyiyim, Ege. Ben sana yanlışlıkla konum attım. Kusura bakma, gece gece rahatsız ettim seni.”
“Ne kusuru, merak ettim sadece. Neredesin sen?” Ege konuşurken gelen diğer aramayla telaşlanıp “İyi geceler Ege, annem arıyor.” diyerek telefonu yüzüne kapattım ve annemin aramasını cevapladım. “Efendim anne?”
“Kızım, neredesin?” Gerçekleri söylemeli miydim bilmiyorum. Mantıklı olan buydu ama bu gecenin ilkini yapıp duygularımı dinleyeceğim.
“Yoldayım anne, beklemeyin isterseniz. Güzel bir gece geçirdim, eve gelip hemen uyuyacağım.”
“Yok olmaz, bekliyorum. Geç oldu saat, takside misin?”
“Evet anne.” Annem endişelenip bir şey anlamasın diye biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattım. Arkamı döndüğümde beklediğim manzara hasta duran bir genç adamdı. Kesinlikle beklediğimi görmedim ve sanırım gece amacına ulaştı, ben delirdim.
İkinci bölüm de bitti. İnanır mısınız bende bittim. Hem bu kadar akıcı olup hem de nasıl bu kadar zor olabiliyor bilmiyorum. Bugün bu bölümü yazarken bir yandan da kurgunun konusunu oturtmaya çalıştım. Fantastik kurgu yazmanın en zor yanı da mantık hatalarını düzenlemek bence. Aklımda belirli bir konu yoktu başlarken. Kurgu yavaş yavaş ilerliyor. Sizlerin de fikirleri, yorumları gidişatı etkileyebilir bu yüzden okurken aklınıza gelen her detayı buraya yazabilirsiniz. Hadi sorulara geçelim.
Sizce Mert’e durduk yere araba çarpmasının altında başka bir şeyler yatıyor mu?
Bora’nın arkadaşı ölürken ki garip hali hakkında ne düşünüyorsunuz?
Peki Aybars’ın sürekli Açelya’nın ruhundan bahsedip, hislerini dinlemesini söylemesine ne diyorsunuz?
Ve son olarak sizce Açelya’yı bu gece ne bekliyor?
Aklıma şimdilik sadece bu sorular geldi. Sizin eklemek istedikleriniz varsa yorumlara bekliyorum.
Yıldıza basmadan geçme sevgili okur. Teşekkür ederim, Hoş çakal. :)