Seul’ün soğuk rüzgarı, Han Nehri’nin üzerinden geçip Bukchon’un dar sokaklarına çarptığında, Yuna Park montunun yakalarını daha sıkı birbirine bastırdı. Gökyüzü mor ile kurşuni bir renk arasında gidip geliyordu; tıpkı hayatı gibi. Bir yanda annesinin hastane odasındaki o keskin, klor kokulu sessizlik, diğer yanda şehrin diğer ucundaki devasa dijital panolarda sürekli dönen Joon Seo’nun gülümseyen yüzü.
Joon Seo... İnsanların "efsane" dediği o çocuk. Yuna için ise sadece geçmişin, o pişmanlıkla dolu yirmi yaşının tek sorumlusu. Menajer Bay Kang’ın masaya attığı o zarfın ağırlığı hala ellerindeydi. "Ona yaklaşma," demişti adam, gözlerinde bir insanın hayatını karartmanın soğukluğuyla. "Onun yükselişi senin sıradanlığınla gölgelenemez." Yuna parayı annesinin ameliyatı için almıştı ama karşılığında kendi geleceğini, duygularını ve Joon’un kalbini çöpe atmıştı.
Hastane koridorları, gece vardiyasında her zamankinden daha ürkütücüydü. Yuna, hemşire istasyonunda dosyaları düzenlerken telefonunun titremesiyle irkildi. Gelen mesaj, hastane yönetimi tarafından acil bir vaka için çağrıldığını haber veriyordu. VIP odasına yeni bir hasta getirilmişti. "Joon Seo," dedi yanındaki arkadaşı, sesi bir hayranın heyecanını taşıyordu. "Bu geceki kaza... Duydun mu? Arabası paramparça olmuş, şans eseri hayatta."
Yuna’nın kalbi durdu. Göğsüne saplanan ağrıyla nefes almayı unuttu. *Kaza.* Bay Kang’ın her şeyi planladığını biliyordu. Joon, grubun karanlık sırlarını açığa çıkarmaktan bahsettiği o gün, sonunu hazırlamıştı. Yuna hızla odaya doğru ilerledi, her adımda içindeki vicdan azabı biraz daha büyüyordu.
Kapıyı araladığında oda karanlıktı. Yatağın üzerinde, yüzü bandajlı, gözleri boşluğa bakan o yabancı uzanıyordu. Joon Seo’nun o meşhur, ışıldayan gözleri şimdi hiçbir şey hatırlamamanın verdiği o tekinsiz boşlukla Yuna’ya bakıyordu.
"Kimsin?" diye sordu Joon. Sesi, hafızasındaki o tanıdık melodiden mahrum, pürüzlü ve ürkütücüydü.
Yuna ellerini önlüğüne sildi, titremelerini gizlemeye çalıştı. "Ben... Ben hemşireniz Yuna. İlaçlarınızı getirdim."
Joon yavaşça doğruldu, başındaki sargı hareketlerini kısıtlıyordu. Yuna’yı baştan aşağı inceledi. O bakışta, geçmişin kırıntılarını arayan bir avcı vardı. "Yuna," dedi ismini yavaşça, sanki bir tadı dener gibi. "Sizi tanıyor gibiyim. Ama sanki... aramızda devasa bir uçurum var."
Yuna yutkundu. "Bir kaza geçirdiniz, Joon bey. Hafıza kaybı bu tür travmalarda normaldir."
"Hayır," dedi Joon aniden, sesi beklenmedik bir keskinlikle doldu. Yatağın ucuna doğru kaydı, aralarındaki mesafe tehlikeli bir şekilde azaldı. Yuna, adamın yaydığı o saf, kontrol edilemez öfkeyi ve çaresizliği hissetti. "Sadece kazayı hatırlamıyorum. Ben kim olduğumu da hatırlamıyorum. Ama menajerim odaya girdiğinde... midem bulanıyor. Sanki gerçeklerim bana ait değilmiş gibi. Neden buraya geldiğimden beri, sanki herkes benden bir şeyler saklıyormuş gibi hissediyorum?"
Yuna, Joon'un gözlerinin içine baktı. O gözlerde, kendisine hala aşık olan o eski Joon'u bulmayı umuyordu ama gördüğü şey bir yabancının keskin, sorgulayıcı bakışlarıydı. "Sizi korumaya çalışıyorlar," diye fısıldadı Yuna, kendi yalanına kendi bile inanmak isterken.
"Koruyorlar mı?" Joon alaycı bir gülüşle güldü. "Yuna, söyle bana. O gece... sen oradaydın, değil mi? Hastaneye gelmeden hemen önce, sokak lambasının altında seni gördüm. Beni izliyordun. Sanki bir suçlu gibi."
Yuna’nın nefesi kesildi. Joon sadece hafızasını kaybetmemişti; içgüdüleri onu avlıyordu. Yuna geri adım attı, çıkışa doğru yöneldi ama Joon’un eli aniden bileğini kavradı. Dokunuşu elektrik vericiydi, yakıcıydı.
"Bana yalan söyleme," dedi Joon, sesi bir fısıltıdan ibaretti ama içindeki karanlık odayı dolduruyordu. "Sen benim sırrımı biliyorsun. Ve benim hatırlayamadığım her neyse, onun anahtarı senin gözlerinde."
Yuna bileğini çekmeye çalışmadı. O an, o küçük odada, ikisi arasında yılların biriktirdiği sessizlik patladı. Yuna, ona her şeyi anlatmak istiyordu; annesini, parayı, Bay Kang’ın tehditlerini. Ama sonra kapıdan gelen o tanıdık ayakkabı sesi duyuldu. Bay Kang, elinde bir demet çiçekle içeri girdi.
"Joon, evlat! Kendine gelmene çok sevindim," dedi menajer, sahte bir şefkatle. Gözleri bir anlığına Yuna’nın üzerinde durdu. O bakışta bir uyarı vardı: *Konuşursan, bu hastaneden sağ çıkamazsın.*
Joon yavaşça Yuna’yı bıraktı. Menajerine döndü, yüzünde maske gibi bir ifade oluştu. "İyiyim," dedi Joon soğuk bir tonla. Sonra başını hafifçe Yuna’ya çevirdi, menajerinin görmediği o saniyede gözlerini kısmıştı.
"Hemşire Yuna," dedi Joon, sesi bir söz gibiydi. "Yarın gece vardiyan ne zaman bitiyor? Konuşmamız gereken, hatırlamam gereken çok şey var gibi."