Kulağımda durmamak için direnen kulaklığa içimden tekrar tekrar söverken kulaklığı çıkarıp çantama attım. Stres atmak, sakinleşmek için müzik dinleyeyim demiştim ama fayda etmiyordu. Aksine bu kulaklık iyice sinirlerimi bozuyordu.
Gergindim çünkü kafeye gidiyordum. Poyraz abi iyileştiği için kafeyi açacakmış ve ben bunu Pelin'den öğrenmiştim.
Gergindim çünkü benimle iletişim kurmuyordu. Malum sarma olayının üstünden birkaç gün geçmişti ve hiçbir şekilde konuşmamıştık. Şimdi yan yana geldiğimizde mecburen konuşacaktı. O konuşmasa bile benim onunla artık bir şekilde konuşmam gerekiyordu.
Kafenin önüne geldiğimde derin bir nefes alıp içeriye girdim. Bugünü en az hasarla atlatmak en büyük dileğimdi.
Cenk sandalyeleri düzenlerken kapı sesini duyunca bakışlarını bana çevirdi. "Hoş geldin,"dedikten hemen sonra önündeki sandalyeye attı kendini. "Hoş buldum,"deyip yanına doğru ilerledim. Gözlerimle etrafı taramayı ihmal etmemiştim. Mutfaktan gelen sesler Poyraz abinin orada olduğunu gösteriyordu.
"Bugün çok işimiz var."dediğinde sorgular bir şekilde ona baktım. O da beni fazla merakta bırakmayıp açıkladı. "Poyraz abi bütün mutfağı dökmüş. Hepsi yıkanacak dolaplar falan silinecekmiş." Suratının aldığı şekilden bundan ne kadar mutsuz olduğu anlaşılıyordu. Doğrusu benim de hoşuma gitmemişti.
"Yaparız,"dedim kısık bir sesle. Bunun aynısını annem yapsa kırk tane laf söylerdim belki ama iş yeri olunca bir şey söyleyemiyordun maalesef. Paşa paşa yapacaktık.
Cenk yeniden işine döndüğünde ben de mutfağa doğru ilerledim. Yaklaştıkça sesler artıyordu, Poyraz abinin sinirle söylenmelerini duyabiliyordum. Kapı pervazına yaslanıp içeriye göz attım. Bütün tezgah kaplarla dolmuştu ve Poyraz abi hâlâ dolaptan eşyaları indiriyordu. Sırtı bana dönük olduğu için geldiğimi görmemişti. Üst taraftaki raflardan tabakları indirirken bir an dengesini kaybettiğinde az kalsın bütün tabakları deviriyordu. Devrilmesinler diye tuhaf şekillere girdiğinde dudaklarımın arasından kaçan kıkırdamaya engel olamamıştım. Sesimi duyduğu an bakışlarını bana çevirdi. Hızla gülümsememi silip normal bir yüz ifadesine büründüm.
"Günaydın,"dediğimde sadece birkaç saniye bakışlarını üzerimde tuttu. Ardından az önce kırılmaktan kurtulan tabakları tezgaha bırakırken yarım ağız "Günaydın,"diye mırıldandı.
Yaslandığım kapı pervazından ayrılıp içeriye doğru birkaç adım attığımda "Cenk!"diye seslendi. O esnada bakışlarını mutfakta gezdiriyordu, asla bana bakmadan. Daha çok işleri kafasında toparlıyor gibiydi.
Cenk mutfağa geldiğinde ona bakıp konuşmaya başladı. "Cenk sen bana mutfakta yardımcı olacaksın."dediğinde Cenk'in bakışları bana döndü. Yardım dilenir gibi bakarken "Müşteri gelirse ne olacak?"diye sordu.
"Defne ilgilenir,"dediğinde ona baktım ama asla bana bakmadı,yine. Beni yok mu sayıyordu yoksa ben mi kafamda kuruyordum? Normalde her zaman Cenk müşterilerle ilgilenirdi ben de mutfaktaki işleri hallederdim. Şimdi beni kendinden uzaklaştırıyordu.
Cenk'in omuzları umutsuzlukla düşerken "Tamam abi,"dedi. "Ne yapıyoruz?"
İkisi yapacakları şeyleri konuşurken ben ise ayakta dikilmiş onları dinlemekle meşguldüm. Mutfak işleri zordu, kurtulduğum iyi olmuştu ama beni böyle kendinden uzaklaştırması tuhaf hissettiriyordu.
Mutfakta fazlalık olduğumu hissettiğimde çantamı bırakıp kafe kısmına geçtim. Boş masalardan birine oturdum, gelen giden yoktu. Masalar da zaten düzenlenmişti.
Bir süre boş boş oturduktan sonra müşteri geldiğinde kalkıp siparişini aldım. Siparişleri hazırlamak üzere mutfağa girdiğimde ikisi de arı gibi çalışıyordu. Poyraz abi bir taraftan dolapları silmeye başlamıştı. Cenk de indirilen tabakları yıkıyordu. Tezgahta resmen tabaktan kuleler oluşmuştu.
Müşterinin siparişini hazırlayıp servis ettikten sonra yeniden mutfağa döndüm. "Ben de yardım edeyim size, içeriden yapacak iş yok."deyip etrafı süzdüm. Kendime yapacak iş arıyordum.
"Gerek yok hallediyoruz." Bana dönmeden cevap veren kişi Poyraz abiydi. Zaten bu teklifi Cenk kesinlikle reddetmezdi, çünkü yorgun bakışlarla bana bakıyordu. Üzgünüm Cenk ben de yardım etmek istiyorum ama patronumuz beni uzak tutmayı tercih ediyor.
Sıkıntıyla oflayıp mutfak masasının sandalyelerinden birine oturdum. Masanın üstünde bile bir sürü şey vardı. Niye bugün bu işleri çıkarmıştı hiç anlamıyordum.
Mutfağa yayılan telefon sesiyle Cenk "Telefonum çalıyor,"deyip hızla ellerini yıkadı ve arkasını dönerken koluyla tezgahta duran bardakları devirdi. Cam kırılma sesi yankılandığında Poyraz abi de o tarafa döndü. Bakışları yerdeki cam kırıklarını bulduğunda Cenk'in telefonu hâlâ çalıyordu.
"Tamam sen telefonuna bak,"deyip birkaç adımda tezgahın önüne geldi. Eğilip büyük cam parçalarını toplamaya başladı.
Cenk telefonunu açıp konuşmaya başladığında oturduğum yerden kalkıp yere eğildim ve ben de cam kırıklarını toplamaya başladım. Daha elimi yeni uzatmıştım ki Poyraz abinin "Sen dokunma,"demesiyle duraksadım. Ama tabiki onu dinlemeyecektim. Bu yüzden toplamaya devam ettim. Tam konuşmak için bana baktığında Cenk konuştuğu için susmuştu.
"Poyraz abi evden aradılar da ben gitsem olur mu?"
Benim bakışlarım mutfakta dolaşıp başıma kalacak işleri tartarken Poyraz abi ise bana bakmıştı kısa bir an. Sonra Cenk'e dönüp "Tamam çık sen,"diye mırıldandı.
Yalnız kalacaktık, harika(!)
Zaten beni görmezden geliyordu, şimdi bir de baş başa kalacaktık.
Cenk üstündeki önlüğü çıkarıp telefonunu cebine tıkıştırdı. O aceleci adımlarla mutfağı terk ederken benim yüzüm düşmüştü. Kabullenip yeniden cam kırıklarını toplamaya döndüğümde az öncekine göre daha keskin bir sesle konuştu. "Defne sana dokunma dedim, elini falan keseceksin şimdi."
Tam niye keseyim diye itiraz edecekken elimde hissettiğim keskin acıyla yüzümü buruşturdum. Ağzımdan çıkan inlemeye engel olamadığımda dönüp bana baktı. Elimi kestiğimi gördüğünde elindeki cam parçalarını yere bırakıp elimi tuttu. "Diyorum ama kime diyorum! Sözümü dinlesen ne olur yani? Bak kestin elini işte!"
Endişeyle elimi incelerken ses tonu yükselmişti. Zaten canım yanıyordu bir de böyle kızınca sinirlenmiştim. "Taman da niye bağırıyorsun? El benim canı yanan benim!"
Elimdeki kesikten gözlerini çekip bana baktı. "Canı yanan bir tek sen değilsin işte,"deyip sinirle ayağa kalktı. Elimi tuttuğu için ben de onunla birlikte kalkmıştım. Camlara basmamaya çalışarak beni masaya doğru ilerletti.
Ne güzel sinirliydim ben az önce, neden duygusal moda girmiştik? Benim canım yanınca onun da mı yanıyordu?
"Otur şuraya,"deyip elimi bıraktı. Yanımdaki sandalyeye oturup sızlayan elimi inceledim. Fena halde canım yanıyordu, daha yakından incelediğimde elime batmış halde duran küçük bir cam parçası olduğunu fark ettim. "Elimde cam parçası var,"dediğimde sesim oldukça üzgün ve mırıltı şeklinde çıkmıştı.
Poyraz abi elindeki ilk yardım çantasıyla yanıma geldiğinde bir sandalye çekip karşıma oturdu. Çantayı masaya bırakıp "Uzat elini bakayım,"dedi. Hiç itiraz etmeden dediğini yaptım. Belki de bazen söz dinlemek daha iyiydi.
Onun da yüzü acılı bir hâl aldığında az önce söylediği cümle yeniden aklıma düştü. Bu cümlenin ağırlığı altında eziliyordum. Ben onun duygularına karşılık veremezken onun bana böyle değer vermesi kalbime ağır geliyordu.
"Camı çıkaracağım,fazla acımaz küçük bir parça zaten."dediğinde bir şeyler söylemek için hazırlanıyordum ama aniden hissettiğim acıyla dudaklarımı kapatıp gözlerimi sıktım.
Acımıştı!
"Niye hemen çekiyorsun, hazır değildim." diye söylendiğimde elime üflüyordu. Sızı yavaş yavaş azalmaya başlamıştı.
"Çekeceğimi söylemiştim,"deyip ilk yardım çantasından birkaç malzeme çıkardı.
"Acımaz da demiştin ama acıdı!" Hâlâ elime üflemeye devam ediyordu kısa bir an gözlerime baktı. "Sana cam kırıklarına dokunma da demiştim."
Elimi tentürdiyotla silerken biraz fazla baskı uyguladığında acıyla inledim. Elleri anında durduğunda gözlerime baktı "Özür dilerim,"dedi ve yine üflemeye başladı. Bana hem sinirliydi hem de şefkatli davranıyordu.
Sargı beziyle yarayı sarmayı bitirdiğinde ayağa kalkıp dik bakışlarını üzerime çevirdi. "Şimdi sen burada uslu uslu oturuyorsun ben de işlerimi hallediyorum."
Birkaç saniye tedirgin bir şekilde gözlerime baktıktan sonra ben tepki vermeyince kabullendiğimi sanıp yanımdan uzaklaştı. Tabi ki uslu uslu oturmayacaktım. Ama bunu söylemeyip ne yaptığını izledim. Elimi kesince bıraktığımız cam kırıklarına geri döndü. Az önce topladığı ama elimi görünce bıraktığı camları yeniden topladı. Bütün camları dikkatle temizledi. Ara sıra dönüp bana bakıyordu ve saniyelik de olsa göz göze geliyorduk. Bakışlarını ilk çeken hep o oluyordu.
İşini bitirdiğinde son kez bana bakıp mutfaktan çıktı. Bu kadar oturduğum yeterdi, kalkıp arkasından gittim.
Kafede sadece tek bir müşteri vardı o da kasada hesabı ödüyordu. Müşteri kafeden çıktıktan sonra Poyraz abi kapının önüne gidip kapıya asılı olan açık yazılı kağıdı ters çevirmişti. Bir nevi kafeyi kapatmıştı, artık müşteri gelmeyecekti. Arkasını döndüğünde gözleri mutfak kapısının önünde duran benimle kesişti. Başını iki yana sallayıp gözlerini devirdi. Ardından az önce müşterinin kalktığı masaya ilerledi. Boşları toplayıp yanımdan geçerek mutfağa girdi.
Yavaş adımlarla peşinden gittiğimde tezgahın önünde durmuş yıkanacak tabakları ayarlıyordu. Ben ayakta dikilmiş ne yapabilirim diye düşünürken bana döndü. "Sen en iyisi eve git,"dedi. Ben ne iş yapayım diye düşünüyordum o bana git diyordu. "Zaten elin bu hâldeyken iş yapamazsın."
Tamam belki bulaşık yıkayamaz ya da dolapları silemezdim ama illaki bir şeylere yardım ederdim. Gitmek istemiyordum çünkü artık bugün halletmem gereken bir mevzu vardı.
Onu umursamayıp tezgaha ilerledim. Kule oluşturan tabakları az az alarak önüne doğru yaklaştırdım. Bir süre gözlerini üstümde hissetsem de sonra işine döndü. Sıcak su alıp tabakları yıkamaya başladı. Keşke evde de abim bazen bulaşıkları yıkasaydı. Ama ne münasebet(!) elini bile sürmezdi. Kendime engel olamayıp merakla sordum. "Evde hiç bulaşık yıkıyor musun?"
Sorumla o kadar ilgilenmedi ki bir an duymadığını bile düşündüm. Ama gayet sesli sormuştum ve duymuştu. Sadece umursamıyordu. Tamam bu sorun değildi zaten sabahtan beri beni umursamıyordu sadece elimi kestiğimde dikkatini çekebilmiştim.
Ama bugün beni umursayacaktı, umursamak zorundaydı.
"Ben seninle konuşmak istiyorum,"deyip tepkisini ölçmeye çalıştım. Ama olmayan bir tepkiyi ölçemezdim maalesef. "Geçen gün de konuşmaya çalıştım ama yarım kalmıştı,"dediğimde o gün yaşananları hatırladım. Fakat bu yanlıştı çünkü o günü düşünürsem sinirlenirdim ve benim şu an sakin olmam gerekiyordu.
Poyraz abi elindeki köpükleri temizleyip masanın üstünde duran telefonunu aldı. Ben ne yaptığını anlamaya çalışırken ortamda bir anda müzik sesi yankılanmaya başladı. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken o gelip bulaşık yıkamaya devam etti. O sakin bir şekilde tabakları yıkarken ben gerilmeye başlamıştım. Biz neden onunla hiç düzgün bir şekilde konuşamıyorduk? Önceleri o benimle konuşmak istediğinde hep bir engel çıkıyordu. Tamam bazen ben de bahaneler buluyordum. Şimdi de ben konuşmak istiyordum ama o izin vermiyordu.
Kararlı adımlarla gidip telefonda çalan müziği durdurdum. "Bir beni dinler misin?" dedim kibarca. Ben kibar olmaya çalışsam da gerginliğim sesime yansıyordu.
Cevap olarak suyu sonuna kadar açmış ve tabakları durulamaya başlamıştı. Yani dinlemem demek istiyordu! Ama beni bugün dinleyecekti,o kadar!
Pes etmedim, bu defa da gidip musluğu kapattım. Sonunda ilgisini çekmiş olsam gerek ki bakışları beni buldu. Pekala, o da sinirli görünüyordu. "Defne hâlâ aynı düşüncedeyim. Evine gitmelisin."
"Ben de hâlâ aynı düşüncedeyim, eve falan gitmiyorum. Tek istediğim seninle konuşmak,"dediğimde istemsizce sesimi bir tık yükseltmiştim. Sustu, öylece baktı bana. Gözlerinde tereddüt görsem de hemen kaybolmuştu. Ellerindeki köpüğü umursamadan arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. Şimdi nereye gidiyordu?!
Ondan hızlı davranıp kapının önüne geçtim. Sırtımı kapıya yaslayıp "Gidemezsin,"dedim. Bu defa gözlerinde şaşkınlık gördüğüme emindim. "Beni dinleyeceksin!"
Birkaç saniye olduğu yerde şaşkın bir şekilde kalsa da hızlı toparlanmıştı. Kapı kulpunu tutup açmaya çalıştığında bileğini tuttum. "Niye inat ediyorsun beni bir kez dinlesen ne olur?"
"Sen beni bir kez dinlesen ne olurdu peki Defne?"dediğinde donup kaldım. Sesi her zamankinden yüksekti. Bu çıkışı beklemiyordum. "Beni dinlemen için ne kadar uğraştım hatırlıyorsun değil mi?" Sesinde alayla karışmış hayal kırıklığı vardı. Benimle konuşurken canı yanıyordu, gözlerinde görebiliyordum. Zorlukla yutkundum.
"O zaman bana söyleyecek bir cümlen bile yoktu. Şimdi ne diyeceksin?" Gözlerini gözlerimden asla ayırmıyordu. İstesem bile ben de çekemiyordum. Ne diyeceğimi şaşırmıştım bütün kelimeler zihnimden uçup gitmişti sanki.
Bir elim bileğini hâlâ tutuyordu. Kapıyı açmak istediği zaman aramızdaki mesafe azalmıştı. Belki iki karışlık bir mesafeydi. Diğer elini destek almak ister gibi başımın yanından uzatıp kapıya yasladı. Derin derin nefes alırken bu defa gözlerimi kaçırdım. Konuşalım konuşalım derken gayet cesurdum ama ben konuşmayı bu şekilde hayal etmemiştim.
"O gün susup arkana bile bakmadan giderken bana söylemek istediğin ne varsa söylemiş oldun zaten. Şimdi açıklama yapmana gerek yok."

