"Ben senin kızın değil mıydım baba!!"
Saçım başım darmadağınık, ellerimde kanlar, gözümde yaşlar, karşımda babam ve annem, evimizin önü, beni sadece uzaktan izleyebilen Kayra, bana sanki evladı değil mişim gibi değil de düşmanıymışım gibi bakan babam, gözlerinde pişmanlığın ve çaresizliğin en koyu tonunu gördüğüm annem, elimde koca bir cam parçası, ellerim kesikler içerisinde, çıplak ayaklarım, mahvolmuş yüzüm, mahvolmuş kalbim. Tam bir enkaz gibiydim. Ama kaldığım enkazın altından kendimi kurtarmaya çalışıyordum. Beni bu enkazın altında bırakanlara el uzatmak istiyordum. Uzattığım elim kanlıydı, ama elimi tutmama sebepleri ellerimde ki bıçaklar değil de kendi isteksizlikleriydi. Ne de olsa beni bu hale onlar getirmişti. Onlar katildi. Katil olmak için illa ortada bir ceset olmasına gerek yoktu. Ben cesettim ama nefes alıyordum. Ben ölmüştüm ama hala burdaydım ve bir şekilde kendimi kurtarmaya çalışıyordum.
"Sen de benim gibi kadın değil miydin anne!!"
Ağzımdan çıkan sözler cümle değildi. Bunlar feryatlarımdı, çığlıklarımdı, sesim elimde olan tek şeydi ve ben tek varlığıma sımsıkı bağlanmıştım.
Ellerimde camlarla, çığlık çığlığa bağırıyordum, annemin babamın üstüne üstüne giderek, bağıra bağıra feryat ediyordum.
"Ben senin kızın değil miydim baba!! Kız olmak suç mu ? Allah aşkına söyle suçum neydi. Herkese güler yüzünü gösterirken benden neden nefret ettin baba!? Ben sana ne yaptım!? Ben sana ne yaptım? Söyle söyle susma be adam. Bakma gözlerime öyle. Söyle söyle ne diye nefret ediyorsun benden. Kadın olduğum için mi ? Suçum kadın olmak mı? Kadın olmak suç mu? Bir kere bile başınızı öne eğecek bir şey yaptım mı? Ne diye hayallerime mal ettiniz beni. Ne diye hayatımı çaldınız benden? Neden yaşamama izin vermediniz? Beni neden sevmedin baba neden ..."
Bağıra bağıra susmadan konuşmuştum. Zaten tek bir şey söylememişlerdi. Dermanım yoktu artık. Ne kendime ne yaşamaya. Sadece bilmek istiyordum. Neden neden neden neden.
"Anne!!! Ya sen söylesene. Hadi o kadınım diye sevmiyor beni. Sen anne , sen niye arkamda durmuyorsun, beni sevmiyorsun. Senin de hayallerini çalmadılar mı? Seni de kendilerine mahkum etmediler mi? Senin de hayatını çalmadılar mı? Sen , sen ne diye bıraktın beni dipsiz kuyulara. Sen ne diye bir kere olsun uzatmadın elini. Sen niye arkamda durup bana destek olmadın. Ben kurtarırdım seni de beni de . Ben affederdim ,bir kere, tek bir kere okşasaydın saçımı, bir kere koysaydın kafamı dizlerine, bir kerecik güzel kızım deseydin, bir kerecik sarılsaydın bana. Çok muydu..."
Ellerime saçlarımı yolurdum konuşurken. Sanki onların sevmediği saçlarımdan nefret ediyordum. Sevgisizlik dunyadaki en kötü histir. En derinden yaşıyordum. Kalbim kanıyordu. Paramparça olmuş kanıyordum. Sadece, sadece bir kere saçımı okşasınlar istedim çok mu ? Sadece annem, babam beni sevsin istedim. Çok mu şey istedim ben. Bir çocuğun ailesinden sevgi dilenmesinden daha acı ne var ki bu dünyada .
İçim soğumamıştı elimdeki camı onlara tuta, tuta konuşmaya daha doğrusu haykırmaya devam ettim.
"Benim suçum neydi. Allah aşkına söyleyin benim neyimi sevmediniz. Yemin ederim düzeltirim ben kendimi. "
" Senin doğmanı, varolmanı sevmedik biz ."
Babamın sözleri ile nevrim dönmüştü.
-Aşağılık insanlar!!!
Çığlığımı belki de bütün mahalle duymuştu ama bu birazcık bile olsa umrumda değildi.
"Siz, siz aşağılık insanlarsınız. Kendi çocuğunu sevmekten aciz insanlarsınız. Siz karaktersizsiniz. Siz katilsiniz. Siz kendi çocuğunuzun katilsiniz. Haketmedim. Ben bunu haketmedim. Sizden nefret ediyorum. Bu halde olmayı ben değil siz hakediyorsunuz. Önce beni bu hayata getirdiniz sonra da ölmek isteteyek yaşamama sebep oldunuz. Dünyadaki hiçbir şeyi haketmiyorsunuz. Siz, siz saf nefretsiniz ve bu dünyada iyi olan tek bir şeyi bile haketmiyorsunuz."
Yüzüme yediğim tokat ile savrulmuştum, yere düşerken ise...
~~~
Gözlerimi hızla açtığımda eski evimin bahçesinde değil, odamda yataktaytım. Kabustu, geçmişten gelen bir kabustu. Yüzüm terden, gözyaşından sırılsıklamdı.
Kendime biraz geldiğim evrede yatakta doğruldum ve baş ucumda duran komidinin üstünden suyumu alıp içtim. Yatağın başlığına sırtımı dayadım. Rüyam, geçmişimin izleri yeniden gözümün önüne gelince hıçkırarak ağlamaya başladım.
Tek bir hareket bile sunmuyordum. Yatakta uzanmış, karşımda ki duvara baka baka hıçkırarak ağlıyordum. Mahvolmuştum, beni mahvetmişlerdi, beni benden çalmışlardı...
Yeniden gözlerimi açtığımda başım felaket şekilde ağrıyordu. Belki sabaha kadar ağlamıştım. Bilmiyordum ama yatakta öylece uyuya kalmıştım.
Yataktan yavaşça doğrulup odamdaki lavaboya gittim ve karşımdaki aynadan yüzüme baktım.
Gözlerimin içine kıpkırmızıydı, gözlerimin altı feci morarmıştı, saçlarım yüzümün her bir yerine yapışmıştı. Ceset gibiydim .Zaten beyaz bir ten rengim vardı, morluklar çok daha fazla belli oluyordu böylece. Yeşil gözlerimin içi kanla dolmuştu sanki.
Bugün bir hafta sonunda yeniden stüdyoya gidebilecektim. Bileğim çok ani hareketler yapmadığım sürece acımıyordu. Kendimi toplamak adına hızlıca banyoya girmiş, hızlı bir duş alıp çıkmıştım.
Duştan çıktıktan sonra burnuma gelen yemek kokuları ile Kayra'nın kahvaltı hazırladığını anlamıştım. Evet ben güzel bir güne başlangıç değildi bugün ama yine de günüm güzel geçebilirdi . Umarım bunu yapmak elimden gelirdi. Çünkü vücudumdaki bütün güç emilip gitmiş gibi hissediyordum.
Kıyafetlerimi giyip makyaj falan yapmadan aşağı inmiştim. Kayra artık bana alıştığı için ufak bir açıklama yetecekti. Onun dışındaki kimse nasıl olduğumu sormuyordu zaten. Hem sorsalar bile yüzümü saklamaktansa kötü bir gece geçirdim demeyi tercih ederdim.
"Günaydınnnn! "
Coşkulu bir sesle aşağı indiğimde Kayra'nın gülümseyen yüzü beni görünce hafif hafif solmuştulmuştu.
" Günaydın da yine kabus mu gördün sen. Bu sefer ki ağır geçmiş gibi."
"Hm hm evet. Olsun hadi kahvaltı yapalım kurt gibi açım."
Kayra karakterimi çok iyi bildiği için artık çok da sorgulamıyordu. O ne zaman yardıma ihtiyacım olduğunu çok güzel bir şekilde analiz edip ona göre davranıyordu. Şuan çok da bir yardıma ihtiyacım yoktu. Gayet iyi hissediyordum.
İyice doyana kadar yemeğimizi yemiş, hızlıca evden çıkıp stüdyoya gelmiştik.
Stüdyoya vardığımız zaman yüzüm biraz daha normale dönmüştü. Artık biraz daha insana benziyordum. Hızlı bir şekilde içeri girmiş. Fiona ve Andreas'ın haftalık değerlendirmelerini dinledikten sonra da yalnız kalmıştık. Kayra beni son kez kontrol edip kendi partnerinin yanına prova yapmaya gitmişti. Yakında yeni bir video çekecektik onun için.
Bundan bir hafta önce ki stüdyoda ki son günümde açtığım Instagram hesabıma bir gönderi ve bir reels videosu eklemiştim. Şuan için 500 takipçim vardı. Yaklaşık 150-200 tanesi stüdyodandı zaten. Geri kalanı ise çektiğimiz videoyu YouTube kanalımıza yüklemekten geliyordu. Reels videom yaptığımız dansın ufak bir kısmıydı. Beyaz elbise giydiğim kısımdan bir part eklemiştim. 17.5k görüntüleme almıştı. Eh şuan için iyi gidiyordum. Gönderimde ise giydiğim her kıyafet ile olan fotoğraflarımı, ayrıca Kayra ve Luis ile olan fotolar paylaşmıştım. O da 438 beğeni almıştı. Bir haftadır hikaye dahil hiç aktif olmamıştım. Yeni videolar çektikçe hesabım büyürdü zaten.
Şuan ise aklımda çekecek olan hiçbir video tam olarak hazır olmadığından tek başıma çalışmak istediğime karar vermiştim. Aslında amacım dans ederek kafamı boşaltmaktı. Stüdyo binasının en alt katında tek kişilik aynalı prova odaları vardı. Biraz küçüklerdi ama 1-2 kişi için gayet yeterli odalardı.
Aşağı inip her zaman geçtiğim odaya girdim. Kapıyı arkamdan kapatıp ses sisteminin yanına gidip istediğim şarkıyı seçtim.
" Ты меня пленила "
Şarkısını açmıştım.
Ruhum acı çekiyordu ve ağlayarak dans etmeye çok ihtiyacım vardı. Müziği ayarladıktan sonra telefonumu bütün salonu görecek şekilde bir yere koyduktan sonra aynanın karşısına geçtim. Gözlerimi kapattım. Çünkü şuan bir koreografi oluşturmuyordum. Hapsolmuş ruhumu özgür bırakıyordum, istediğim gibi ağlıyordum, müziğin etkisine kapılmış dünyadan kopmuş sadece ben ve ben kalmıştık...
~~ Asla sevilmeyeceğimi bilerek yaşıyorum bu hayatı ~~
Sevilmemişlik dünyadaki en kötü hislerden biridir, mecbur bırakılmış bir yalnızlık, terk edilmişlik, umursanmazlık, insanı yavaş ,yavaş içten, içe öldürür .
Bugüne kadar hiçbir zaman gerçekten sevildiğini hissetmemişti, hep hayalini kurduğu mutluluk sadece geçici sürelerde onunla olmuştu, yalandan bir hayatı yalandan bir gülümsemesi onlarca maskesi güçsüz bir karakteri yorgun bir ruhu vardı. Çaresizliğin verdiği hezimet ile terk edilmiş ve üstünden yıllar geçtikçe mahvolmuş bir enkazdan farkı yoktu. Öyle çok sevilmemişti ki insana ,dünyaya, sevgiye olan güvenini kaybetmişti, öyle çok sevilmemişti ki kendinden yüzlerce ,binlerce kez nefret etmişti, öyle çok sevilmemişti ki görünmez olmayı tercih etmişti ama hiçbir zaman ruhuna ,kendine yedirememişti yalnızlığı. Çaresizlik batağında yüzüyordu, derin okyanuslar altında nefes almaya çalışıyordu sanki , insanların ona vermediği duyguları yüzünden kendi duygularından oluyordu.
Sevilmiyordu...
Ve bu onu öldürüyordu...
Sevilmiyordu, ailesi onu sevmemişti, arkadaşları onu sevmemişti, bugüne kadar sevdiği hiç kimse onu sevmemişti, bugüne kadar kimse onu sevmemişti.
Öyle çok sevilmiyordu ki
Artık tanrının bile onu sevmediğini düşünüyordu.
Ufacık ucuz bir mutluluk için ruhunu, karakterini satabilecek hale gelmişti.
Sevilmiyordu yalnızdı,
Ve insanlar kördü,
Kendini defalarca kez anlatmayı denemişti .
Dinlediği şarkılarda, yaptığı benzetmeler de, anlattığı hikayelerde, söylediği her bir sözde, kendini anlatıyor, yardım istiyordu adeta.
Ruhu çığlık çığlığaydı
Ruhu sessizdi
Ruhu cayır cayır yanıyordu, ruhu enkazdı, ruhu kor alevlerdi
Ruhu soğumuştu.
İnsanlara ihtiyacı vardı
Sevilmeye ihtiyacı vardı
İnsanlara ihtiyacı yoktu
Sevilmeye ihtiyacı vardı
Bürünmüş olduğu görünmez kılıf onu gün geçtikçe hayattan koparıyordu.
Kaderinin bağlı olduğu kırmızı ipler, elleri kanlar içindeydi .
Sevilmiyordu ve ölüyordu .
Yalnızlaşıyordu ama bu tercih edilmiş bir yalnızlık değil, mecbur bırakılmış bir yalnızlıktı .
Kurtulmak için çok çırpınıyordu, elinden geleni yapıyordu, defalarca kez derin denizlerin en dibinden gelip güneş ışığını görmüştü ama artık.
Gün ışığına olan isteği kalmamıştı.
Çünkü hayatın ve hayallerin bir anlamı kalmamıştı.
Sevilmiyordu, görünmezdi ve görünmez olmaktansa ölmeyi tercih ederdi .
~~
Ruhum önceden çektiği acıyı dışarı vurmak için dans ederken çok sert hareketler yapardı. Şimdi ise sanki durgun sular gibi yavaş, yavaş, kendiyle uyum içinde, hafifçe dans ediyordu. Ruhumun partneri bedenimdi. Ve ikisi birlikte şuan çok narin bir dans ediyorlardı. Sakın, tasasız, dertsiz ve üstesinden gelmiş. Dans ettikçe sanki yüklerim parmaklarımdan akıp gidiyordu. Ruhumun ağırlığının üstümden kalktığını hissediyordum. O kadar hiçbir şeyi düşünmüyordum ki şuan aklımda ne çektiğim acılar, ne de başardığım şeyler vardı. Şuan sadece kendimi özgür kılıyordum kendimle. Şuan bu dans savaşın dansı değildi. Bu dans zarif bir danstı. Başkaları vazgeçmişlik olarak yorumlayabilir. Ama bu dansta düşünce olarak hiçbir şey yoktu. Bu benim ruhumun dansımdı. Bu Füsundu.
Müzik ile akıp giderken gözümden akan yaşlar da benimle geliyordu. Gözümü açıp yaptığım hareketlere bakmıyordum bile. Sadece akıp gidiyordum. Ruhum bedenimden, gözyaşlarım içimden.
Ne kadar süredir dans ettiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama gözümü açtığımda görmeyi beklediğim son şey bile olamazdı Andreas.
Dansın bittiğini hissederken gözlerimi ayna karşısında açmıştım ve kendi yansımamın yanında telefonumun tam olarak yanında duran Andreas'ı görmek beklediğim bir şey değildi.
Hızlı ve sert bir şekilde arkamı dönmüştüm. Ne yapıyordu bu burada? Ne zamandır buradaydı? Beni mi izliyordu? Lanet olsun neler dönüyordu bu lanet stüdyoda.
Hızlı ve sert adımlarla yanına doğru yürüdüm ve sorar gözlerle yüzüne baktım. Kollarımı önümde bağlamış bir şeyler demesini bekliyordum
O ise hiçbir şey demeden elini yüzüme doğru uzattı ve yanağımdan düşen bir damla gözyaşını sildi.
NE . H*SS**TİR.
O benim gözümün yaşını mı sildi?
Benim gözümün yaşını.
Gözümün yaşını.
Benim.
Bugüne kadar Kayra dışında kimsenin dokunmadığı yaşlara şimdi yabancı eller değiyordu.
Bir anda bütün devrelerim yanmıştı.
O benim gözümün yaşını silmişti.
İstemsiz bir şekilde gözümden yeni yaşlar süzülmeye başladı.
İki eli ile yüzümü kavradı ve akan bütün gözyaşlarımı teker teker sildi. Bütün vücudumu bir titreme kaplamıştı.
Az önce sakinlik kaplamış ruhum gözlerimin önünde parçalanıyordu adeta.
" Ağlama. Kimse güzel gözyaşlarına değmez."
Hay anam. Onun ağızları neler diyor böyle. Aha da şuraya düşüp ölcem.
" Neden burdasın."
" Müzik sesi gelen tek oda burasıydı ben de gelip izlemek istedim. Çok güzel dans ediyordun. Bunu dünyaya göstermemiz lazım."
Öncelikle yüzünde olan ellerini bı çek aslanım.
Bir adım geri giderek yüzümdeki ellerinden kurtulmuştum.
" Ben sonra düşüneceğim."
Zorlukla cümlemi bitirdikten sonra hiçbir şey demeden telefonumu alıp hızlı bir şekilde çıkmıştım odadan.
Diğerlerinin yanına gitmek yerine önce bir lavaboya gitmek istemiştim. Lavaboda hızlı bir şekilde üstüme başıma çeki düzen verdikten sonra ana salona geri dönmüştüm. Dönerken yolda ofisten aldığım bir kalem elimdeydi. Ekip çekimler için hazırlıklarını yapıyorlardı, ben de o sırada elime aldığım kalemle işaret ve baş parmağımın arasına kelebek çiziyordum. Bunun her hangi bir sebebi yoktu. Küçüklükten gelen bir alışkanlıktı. Her zaman, her yere kelebek çizerdim. O yüzden kelebek çizimlerim çok gelişmişti. Şimdi de elime çok güzel bir tanesini çizmiştim. Artık bende çekim için hazırdım. Hazırlanan diğerlerine yardım ettim ve hızlı bir şekilde, kısa süre içerisinde çekim alanına geldik.
Yanımızda çekim yapabilecek iki kamera vardı. Aynı anda en fazla iki video çekebilirdik. Bugün aslında reels ve shorts kısmı için çektiğimiz için kısa ve çabuk halledilir olacaktı.
Ben hangi koreografiyi kim ile yapacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. Sormaya da bir tık çekiniyordum. Kim ne derse onu yapardım artık.
Çekimler başlamıştı. Herkes sıra sıra çekimlerini yapıyordu. Ben ise bilgisayarın başında oturmuş kontrolleri yapıyordum. O sırada Fiona yanına çağırdı.
" Evet Füsun, tatlım bugün Andreas ile Shape Of You şarkısına çekim yapacaksınız. Koreografiyi zaten biliyorsunuz. Stüdyonun kendi koreografilerinden. Hmm , tamam mı."
O konuştukça rengim gidiyordu.
Ben ve Andreas.
Andreas.
Biz, çekmek. Video.
Yok yapamadım.
" Ya çekim yapacak başka biri yok mu? Ben videoları kontrol ediyorum hem zaten."
"Hayır canım, hem bugün başka çekecek videon yok zaten."
Fiona'ya birden fazla kez karşı çıkamazdınız. O bir kere yapacaksın dediyse yapardın. Diğer türlü gözlerini oyardı insanın cidden.
Ben de bunun korkusu ile mecburen kabul etmiş ve çekim için hazırlanmaya başlamıştım. Shape Of You zaten çok fazla videosu çekilen bir müzikti. Hemen her stüdyonun bu şarkıya özel koreografisi vardı. Bizim bu şarkı için temamız daha spor bir tarz olduğu için kıyafetimi ona göre hazırlamaya gittim.
Ben beyaz bir tişört ve siyah bir eşofman giymiştim. Tişörtümü bir kısmı dışarda daha çok olacak şekilde eşofmanımın içine koymuştum. Yüzüme de bir maske takmıştım.
Andreas da siyah bir tişört, gri bir eşofman giymişti. Uyumsuz ama uyumluyduk. Uyumlu olmak istemiyordum.
Bu dansı yapmak istemiyordum. Çünkü biliyordum. Shipleyeceklerdi bizi sosyal medyada. Bu hep böyle olurdu ve eğer böyle olursa ben bir daha onun yüzüne bile bakamazdım.
Şuan gerçekten bu videoyu çekmek istemiyordum ama Fiona sanki gözlerimden bile anlamış gibi, bir an bile gözünü benden ayırmıyordu.
Hele bir kaytar da gosteriyim gününü der gibiydi.
El mecbur çekim için kameranın karşısına geçtik. Tam arkamda duruyordu. Çekim yapılmaya başlamadan önce nefesini ensemde , sözlerini kulağımda hissettim.
" Sakin ol ve her zaman yaptığın gibi dans et , iyi olacak. İyi olacaksın"
Ağağağağağağağağağ gerçekten çığlık, çığlık, çığlık yanii. Şuan tam burda ölebilirdim. Ne sakinliği.
Ama ne olursa olsun işimi yaparken profosyenel olmak zorundaydım. O yüzden sorunsuzca videoyu çekmeye başladık.