İçeriğe geç

Oyuncak (Anlaşmalı Evlilik)

Bölüm 14 · 7 dk okuma

Oyuncak (Anlaşmalı Evlilik)

Bölüm 14

12.bölüm: Kör

“Görülmemiştir ki hiç, görülsün şimdi.” — Edip Cansever

İnsan bazen duyduğu tek bir kelimeye takılıp kalıyormuş biliyor musun anne? Ben de öyle oldum. Yalınʼın babasıyla konuşmalarını duydum. Tabii ki de dinlemedim. Bağırıyordu Yalın, o yüzden kulağıma geldi. Sence ben acınacak biri miyim anne? Acıyormuş Yalın bana. Konuşmalarında duydum. Çok mu acınacak biriyim, anne? Her yerim yara bere içinde. Uyku problemlerim var, senin bana aldığın o oyuncak olmadan uyuyamıyorum. Pardon, bu aralar lakabım 'uyuyan güzel' oldu değil mi? Anne, ben senden sonra ilk defa birinin yanında rahat uyumuştum biliyor musun? O kadar rahatlatıcı bir kokusu var ki, burnuma geldiği an uykum geliyor. Kimsem yok anne. Babam beni şirketi uğruna başkasına verdi. Sen öldün. Kimsem yok. Belki de haklı. Belki de gerçekten acınacak biriyim.

Çıkmıyor biliyor musun anne, aklımdan o cümle. "Evet, acıyorum!" dedi. Ne kadar kendime “Yanlış anlamışımdır.” desem de olmuyor. O iki kelime durmadan zihnimde yankılanıyor. Düşündükçe içim daha da sıkılıyor. Belki de bu yüzden elimde telefon olmasına rağmen izlediğim hiçbir videoya odaklanamıyorum. Sadece ekranı aşağı kaydırıyorum. Ne izlediğimi bile fark etmiyorum. Sessizlik içimi sarıyor.

Canım o kadar sıkkındı ki bir türlü iç sesimi susturamamıştım, susmuyor yüzüme vuruyordu sanki her şeyi. Kafam dağılsın diye kumandaya uzanırken gözüm Yalınʼa kaydı. Ona sormadan bir şey açmam ayıp olurdu belki de.

“Film izleyelim mi?”

“İstersen izleriz.” Dedi gayet sakince.

Televizyon kumandasını alıp birkaç film bakmaya başladım. Belki komedi izlersem kafam biraz daha dağılabilirdi. Gördüğüm ilk komedi filmine tıkladım. She's the Man adında bir gençlik filmiydi. Erkek kılığına giren bir kızın yaşadığı komik olayları anlatıyordu. Konusu ilgimi çekmişti aslında. Belki gerçekten kafamı dağıtabilirdi.

Bana gerçekten acıyor muydu?

Gözlerimi ekrandan ayırmadan filmi izlemeye çalıştım. Birkaç dakika geçmişti ama ne olduğunu bile anlamamıştım. Karakterler konuşuyor, sahneler değişiyor, Yalın sessizce filmi izliyordu.

Galiba gerçekten acıyordu, acımasa film izler miydi benimle?

🦋

Dünya üzerindeki en sıkıcı balayını geçiriyor olabilirdik. Burkulan ayak bileğim iyice şişmiş, üstelik asla Yalın’ın bakmasına izin vermediğim için durum gittikçe kötüleşmişti. Yalın, bari doktora gidelim diye tutturmuştu ama ben yine hayır demiştim. Bunun üzerine Yalın, çareyi beni Ayşe Ablalara getirmekte bulmuştu. Üstelik babasıyla da bu yüzden bayağı büyük bir kavga etmişlerdi.

Hâlâ kocam olduğuna inanamadığım adam, Ayşe Ablaların minik salonunda ayak parmaklarını birbirine kenetlemiş, Hüseyin Abi’nin azarını dinliyordu. Tek değildi; Hüseyin Abi bana kıyamasa da bütün suç bende olduğu için tatlı tatlı bana da ayar çekmişti. Ah ah biz tüm kızların kapısında nöbet tuttuğu Yalın Kandemir'i bu hallere getirecek kadın mıydık?

Hüseyin Abi bir yana dursun, asıl korkum birazdan markete kadar çıkan ve o an geldiğimizi öğrenen Ayşe Abla ile Sare’ydi. Ayşe Abla, ayağımı burktuğumu ve üstüne bir de kimsenin bakmasına bile izin vermediğimi öğrenince önce zavallı Yalın’ı sopalayacak, ardından biz manevi annemiz ve kızları olarak odaya geçince iki başlı bir azara maruz kalacaktım. Niye göstermedik ki pansuman yapsaydı şimdiye bitmişti! Susar mısın, her yerimiz mosmor yara bere dolu?

Özellikle Sare’den ve onun saçma sapan sorularından çok korkuyordum. Bu liseli ergenin balayı, evlilik ve aşk hakkında bu kadar meraklı olması beni fazlasıyla geriyordu.

Tam da bu düşüncelerle baş etmeye çalışırken kapı açıldı. “Efil! Efil, ne oldu kuzum? Efil, neyin var Efil?” Haydi bakalım… Kazam mübarek olsun.

“Burada, burada.” dedi Hüseyin Abi. “Bizim kız yürürken ayağını sakatlamış. Sarmayı bırak, kocasının bakmasına bile izin vermeyince hâli böyle. Şişmiş ayağı. Damat da ne yapacağını bilemeyip buraya getirmiş.” diye açıkladı. Sağ ol, Hüseyin Abi. Kızının ölüm fermanını bizzat oku, daha iyiydi. Sare hemen yanıma koştu. “Efil! Ne demek baktırmadım? Gel, ayağına bakalım.” Bakmasak, ablacığım?

Ayşe Abla bir bana, bir Yalın’a baktı. Sonra Yalın’ı göstererek: “Sen de.” dedi Hüseyin Abi’ye.

Kaçış yoktu. Ayağıma bakmak için iki başlı merak ekibiyle yan odaya doğru sürüklenmeye başladım.

🦋

Yalın ayaklarını birbirine kenetlemiş, utanç içinde yere bakıyordu. O da farkındaydı ki Efil’in asıl babası Erhan Seher değil, yıllardır onların evinde şoförlük yapan Hüseyin Çoban’dı.

Efil’i ve kız kardeşini o büyütmüştü. Karısı ile birlikte…

Bunu anlamak için Efil’i uzun uzun tanımasına bile gerek yoktu. Üç haftalık evlilikleri boyunca Efil’in gerçek ailesinin kim olduğunu defalarca görmüştü. Babası onu bir kez bile aramamış, Efil de babasından tek bir kez olsun bahsetmemişti.

İki lafından biri Çoban ailesi ve kız kardeşi Sare’ydi.

Yalın buna anlam veremiyordu.

Evlendiği kadın hem sessiz hem de su gibi zarifti. Oyuncak bir bebek gibiydi; ne desen yapıyor, ne söylersen dinliyordu. Üstelik öyle kırılgan bir görüntüsü vardı ki insan ona biraz fazla sert konuşmaya bile çekiniyordu.

Ama iş bedenine gelince…

O zarif kadın bir anda inatçı bir çocuğa dönüşüyordu.

Burkulan ayağına bakmasına bile izin vermemişti. Üstelik hiç kısa kollu ve ya şort da giymemişti.

Ne kadar ısrar ederse etsin, ne kadar “Bir doktora gidelim.” dese de Efil inatla başını iki yana sallamıştı.

Yalın’ın anlam veremediği bir başka şey daha vardı.

Yirmi üç yaşındaki karısı, yanında oyuncak tavşanı olmadan uyuyamıyordu.

İlk gece bunun çocukça bir alışkanlık olduğunu düşünmüştü. Sonra Efil’in tavşana nasıl sıkı sıkı sarıldığını görmüştü. Bazen uykusunda ağlıyor, bazen de tavşanı göğsüne bastırıp iyice içine kapanıyordu.

Hafifti uykusu.

Bunu da fark etmişti.

En ufak bir harekette gözlerini açıyor, birkaç saniye boş boş etrafa bakıyor, sonra uyduğunu görünce yeniden uykuya dalıyordu.

Bu kadını anlayamıyordu Yalın. Anlamaya çok çalışmıştı ama bir hareketi diğerini tutmuyordu.

“Hüseyin: Nasılsın delikanlı?” dediğinde Yalın başını yerden kaldırdı.

“İyiyim Hüseyin Abi. Siz nasılsınız?”

Hüseyin, Yalın’ın sorusuna cevap vermedi. Doğrudan konuya girdi.

“Evlilik nasıl gidiyor?”

“İyi gidiyor. Evliliğe alışmaya çalışıyoruz.” dedi Yalın, Hüseyin’in sorusunu aynı sakinlikle cevaplarken.

İyi de bunun ayağıyla ne alakası vardı?

Yalın daha bunu düşünürken Hüseyin yeniden konuştu.

“Pek yakışıklı çocuksun, maşAllah. Seviyor musun Efil’imi?”

Yalın soruyla birlikte duraksadı.

Ne diyeceğini bilemedi.

Hayır, sevmeyi bırak anlayamıyorum bile. mi diyecekti?

Henüz kendisi bile Efil’i sevip sevmediğinden emin değildi. Hatta bazen sevmediğini düşünüyordu. Arada kalmayı bırak, ne hissettiğini çözemiyordu.

Ama farkında olmadığı bir şey vardı.

Daha tanışalı yalnızca bir ay olmuştu ve Yalın, Efil’e sandığından çok daha fazla alışmıştı.

Onun evin içinde dolaşmasına, her yerde uyumasına, sessizliğine, sakarlığına, gece uyurken tavşanına sarılmasına…

Hatta yanında olmasına bile.

“Seviyorum.” dedi sonunda, mümkün olduğunca net bir ses tonuyla.

Yalan söylemeye çalışıyordu.

Ama söylediği şey yalan değildi.

Yalın bunu ne zaman fark edecekti?

“Bak delikanlı…” dedi Hüseyin, sesini biraz alçaltarak. “Gel seninle erkek erkeğe konuşalım.”

Yalın’ın kaşları hafifçe çatıldı.

Hüseyinʼnin yüzündeki ciddiyet, bunun sıradan bir sohbet olmayacağını anlatmaya yetmişti.

“Bak delikanlı… Gençsin, yakışıklısın, yirmilerinin başındasın. Kızlar peşinde koşuyor, paran var. Hayatının en hızlı dönemlerindesin. Böyle bir dönemde hayatını yaşayıp çapkınlık yapmak isteyeceğin yerde yanına senin yaşlarında bir kız koydular, evlendirdiler. Elini ayağını bağladılar. Anlıyorum.”

“Olur mu öyle şey efendim, estağfurullah—”

Yalın çapkın biri değildi. Bu yaşına kadar bir iki sevgilisi olmuştu, o kadar. Öyle her gördüğü kızın peşinden koşan, evliliği hayatına vurulmuş bir zincir gibi gören adamlardan değildi.

Ama Hüseyin Abi sözünü tamamlamasına fırsat vermedi.

“Olur oğlum, olur.” dedi sakince. “Yirmilerimin sonlarında ben de senin gibiydim. Erhan Bey de öyleydi.” Bir an durdu.

“Ama bizimle senin aranda bir fark var.”

Yalın gözlerini kaldırıp ona baktı.

“Biz severek evlendik.” dedi Hüseyin. “Senin yanına ise bir kızcağız verdiler. Sevmeye mahkûm eylediler.”

“Ayşem’le hep çocuğumuz olsun isterdik. Çok istedik ama olmadı. Çok dua ettim Rabbime, bir çocuğumuz olsun diye. Belki kendi kanımdan bir evlat vermedi bana ama iki tane kız evlat verdi.”

Hüseyin Abi’nin yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.

“Efil’le Sare’yi memlekette kızım bilirler. Kahveye, bakkala, her yere Ayşem’le bizim yanımızda gelirlerdi. İki kızım oldu benim. Belki kanımdan değillerdi ama canımdan iki kızım oldular.”

Bir an sustu, ardından bakışlarını Yalın’a çevirdi.

“Erhan Bey karısına çok âşıktı. Çocuk istemezdi ama karısı hamile kalınca, ‘Aldırmayacağım.’ diye tutturdu. O da bir şey demedi. Efil doğunca kızını o kadar çok sevdi ki bir çocuk daha yaptılar.”

Hüseyin Abi’nin sesi yavaşladı.

“Sonra bir gün Efil’i kucağında, yeni doğmuş Sare’yle birlikte bir soğuk hava deposunda bulduk. Annesinin beş kurşun yemiş bedeninin yanında uyuyordu. Bir elinde bebek, diğer elimde kanlar içinde peluş tavşan. Altı yaşındaydı Efil. Kardeşini kıyafetleriyle sarmış, soğuktan tir tir titreyerek annesinin yanında yatıyordu.”

Yalın’ın yüzündeki ifade değişti.

“Erhan Bey o günden sonra kızlarını karısının ölümünden sorumlu tuttu. Döverdi, vururdu. Sare dayak yemesin diye onun dayağını da Efil yerdi. Her yeri mosmor kalırdı. Babası sinirlendiğinde evin içinde koşturmasına bile izin vermezdi.”

Hüseyin Abi derin bir nefes aldı.

“Bir gün Efil evin içinde koştururken Erhan Bey’e çarpmış. Kızı döve döve çalışma odasına götürmüş, sigarasını omzunda söndürmüş.”

Yalın’ın elleri sıkıldı.

“O gün eve geldiğimde Ayşem ağlaya ağlaya anlattı bana bunları. Bir insan evladı o kızı babasının elinden almadı. Yıllarca her yeri mosmor, her yeri yanıklar içinde dolaştı Efil’im.”

Hüseyin Abi bir süre sustu.

“Sevme oğlum.” dedi sonunda. “Zorunda değilsin.”

Yalın gözlerini kaldırdı.

“Ama üzme Efil’imi.”

Sesi bu kez daha sertti.

“Üzersen… o kızın yüzü düşerse sana yemin olsun: Mezarını ben kazar, seni de içine ben sokarım.”

Bir süre donakaldı Yalın. Parçalar o an kafasında oturmuştu. Peluş tavşan, sigara kokusundan iğrenme, sürekli kollu giyinme, en ufak şeyden irkilme, sürekli üşüme ve daha nicesi. Yumruğunu ve dişlerini sıktı Yalın. Daha yarım saay önce ben bu kadını anlayamıyorum diyordu ama her şey gözünün önümdeydi. Tüm soruları da cevapları da gözünün önündeydi ama kör olmuştu Yalın. Şimdi görebiliyordu, ama kör olmayı yeğlerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.