“Gönül sevdiğini yük saymaz.” Yunus Emre
Kollarımı biraz daha birbirine sardım. Klima çalıştıkça odanın içi bana göre biraz daha soğuyordu. Yalın ise yatağın kenarında telefonuyla uğraşıyordu. Sıcaktan bunalmış olacak ki klimayı açtıktan sonra rahat bir nefes vermişti. Bir süre daha sesimi çıkarmadım. Belki birazdan alışırdım. Titrediğimi hissedince dudaklarımı birbirine bastırdım. “Efil?” Aniden Yalın'ın sesini duyunca irkilerek başımı kaldırdım. “Hı?”
“Üşüdün mü?”
“Şey... Yok.”
Bana birkaç saniye baktı. Gözleri hâlâ birbirine kenetlenmiş kollarımdaydı. Hiçbir şey söylemeden klimanın kumandasını aldı ve kapattı.
İstemsizce gülümsedim. Ne kadar inceydi, kapat demeden kapatmıştı.
🦋
Ertesi sabah Yalın'ın saat yedide çalan alarmıyla uyandım. Odada ayrı yatmak için yalnızca bir koltuk vardı. Ne kadar "Sığmazsın, ben geçerim." desem de dinlememiş, koltukta yatmıştı. Açık konuşmak gerekirse pek sığdığı da söylenemezdi. Bir bacağı kolçaktan taşmış, kollarından biri aşağı sarkmıştı. Rahat uyuyabildi mi hiç emin değildim. Oysa yatak ikimizi de rahat rahat alacak kadar büyük ve rahattı. Gözlerim uyanmaya çalışan Yalın'a ilişti. Kesin boynu tutulmuştu..
“Efil?” dedi bana bakarak.
“Hı?”
“Koşuya çıkacağım, balayında tek gözükmem güzel olmaz diye düşündüm. Gelmek ister misin?” Çok tatlıydı falan da ben koşmazdım ki.
“Şey... Sabah sabah mı?”
“Evet.”
“Şey... Peki gelirim.” Bir dakika, bir dakika ben mi dedim onu? Yedi yaşından beri koşmadım ki ben!
Yalın valizinden kıyafet alırken bana döndü. “Sen giyinirsin o zaman, bekliyorum.” Diyerek giyinmek için banyoya girdi. Bende valizimi karıştırmaya başladım. İyice karman çurman yaptığımda uzun kollu bir spor takımı bulunca oh çektim. Alt ve üst şeklinde toz pembe bir takımdı. Çok şeker duruyordu ve üstelik spor içindi. Üst kısmı fermuarlıydı alt ise ipanyol paça bir pantalondu. Valizimdeki tek kapalı şey de buydu galiba. Kahküllerimi önde bırakıp saçımın geriye kalanını topladım. Ben ve Yalın'a yaptıkları ortak ayakkabı valizinden bana aldıkları bir spor ayakkabısını giyip aşağı indim. Yalın oturmuş beni bekliyordu. O da altına bir siyah şort ve üstüne beyaz bir tişört giymişti. Kesinlikle yalan yok, bu adam çuval giyse de yakışıklı olurdu. “Şey... Geldim.” Beni süzdü. Bir şey demeden kalktı. Bende peşinden gittim. Evin dışına çıktığımızda koşmaya başlamıştık. Elimden gelen en hızlı şekilde gidiyordum ama yavaş tempodaki koşusuna yetişemiyordum. Aramızda arabanın park yapabileceği kadar mesafe vardı. Bir an yanına baktı, beni göremeyince arkasına baktı. “Efil?”
“Efendim?” dedim nefes nefese. Bacaklarım ağrıyordu.
“Niye koşmuyorsun?” Anlamadım? Ben burada kendimi yırtım. Nasıl koşmuyorum ya... “Koşuyorum.”
“Bir koşsana, merak ettim.” dediğinde koşmaya başladım. Niye koşmamı istemişti ki? Bana bakarken gülmeye başladı. Niye gülüyordu ki koşuyordum? Hayır güzel de gülüyordu ama güldüğünü hiç görmemiştim. Neydi komik olan? İstemsizce merakla arkama baktığımda biraz daha güldü. “Neye gülüyorsun?” dedim merakla. Gerçekten niye gülüyordu. “Efil, koşuyor musun sen şimdi?”
“Evet, koşmak demişken biraz soluklansak olur mu?” dedim çekinerek. Daha da gülmeye başladı. “Yalın neye gülüyorsun?” Yürüyüp yanıma geldi. “Efil sen koşmuyorsun ki, yürüyorsun.”
“Hayır görmedin mi? Koştum ya.” Tebessüm etti. “Gördüm, gördüm.” Dedi alayla gülerek.
“Koştum ama”
“Emin misin?” Tabiki de emindim! Ciddiyetle başımı salladım. “Evet” Dudaklarının kenarı yine yukarı kıvrıldı. “Efil..”
“Hıh?”
“Ben yürüyordum.” Ne demek yürüyorum şaka mıydı bu? Yüzüne alık alık baktım. “Nasıl yani?”
“Koşmadım.” Durup istemsizce ayaklarıma baktım. “O zaman ben niye nefesr nefese kaldım ki?” Kahkaha atmamak için başını yana çevirdi.
“Onu bende bilmiyorum.”
“Ama gerçekten koştum.”
“Efil.”
“Hı?”
“Bir tavşan seni geçebilir.” Şaşkınca ona baktım. “Tavşanlar hızlı koşar zaten.” Nasıl geöecektim ki yani. Bu sefer kahkahayı bastı. Sonra beni süzdü. “Sen yürü ben geliyorum. ” Nereye gidiyordu? Bir kaç dakika sonra elinde bir şişe su ile döndü. Kapağını açıp bana uzattı. “Teşekkür ederim.”
“Yürü ben geliyorum arkandan.” Birkaç dakika sonra arkama baktığımda biraz geride durmuş sigarasından son bir nefes çekiyordu. İzmariti yere değil, yol kenarındaki çöp kutusuna attı. Sonra adımlarını hızlandırıp yanıma geldi. “Bugün koşmasak olur, yürüyelim.” İlk biraz önde yürüdü ama adımlarımın ona göre daha küçük olduğunu görünce yavaşladı. Kendisini bana göre ayarladı. Beni hızlandırmadı, o yavaşladı. Başımı salladım. Zaten biraz daha koşsaydım olduğum yere yığılırdım. Yaklaşık yarım saat aynı tempoda yürüdük. Ayaklarımı artık hissetmiyordum. “Yalın...” dedim çekinmekle yorgunluk arasında kalan bir sesle.
“Efendim?”
“Ben yoruldum.”
Başını salladı. “İyi, dönelim.” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben de peşinden yürüdüm. Daha birkaç adım atmıştım ki ayağım yol kenarındaki küçük bir taşa takıldı. Bileğim ters dönünce acıyla inledim.
Sesimi duyan Yalın hemen arkasını döndü.
“Ne oldu?”
“Bileğim ters döndü, bir şey yok.”
“Üzerine basabiliyor musun?”
Dikkatlice yere basmayı denedim ama çok acıyordu. İstemsizce bir kez daha inledim.
“Göster.” dedi bir anda.
“Neyi göstereyim?”
“Bileğini.”
Bir an dona kaldım.
“Olmaz.”
Morluklar ve yara izleriyle doluydu. Görmesini istemiyordum.
Yalın hiçbir şey söylemeden önümde eğildi.
“Bin.”
“Ne?”
“Sırtıma bin.” dedi gayet net bir şekilde.
Ne demek sırtıma bin?
“Olmaz.”
Beni birkaç saniye süzdü.
“Efil.”
“Hı?”
“Bu hâlinle bir saat yürüyemezsin.”
“Yavaş yürürüm ama gelirim.” dedim ve bir adım daha atmaya çalıştım. Bu sefer bileğim daha çok acıyınca ağzımdan yine küçük bir hıçkırık çıktı.
Yalın derin bir nefes verdi.
“Tamam.”
“Ne tamamı?”
Cevap vermedi. Bir anda yanıma gelip bir kolunu dizlerimin altına, diğerini sırtıma koyarak beni hafifçe kaldırdı.
“Yalın!” dedim şaşkınlıkla. Çırpınmaya başlamıştım. “Kıpırdama.” Daha ne olduğunu anlayamadan beni sırtına aldı. “Efil, kıpırdama. Düşeceksin.” Söyleyişi o kadar sakindi ki istemsizce hareket etmeyi bıraktım. “Yalın, indirebilirsin. Gerçekten yürüyebilirim.” dedim çekinerek. “Denedin ama yürüyemedin ki.” dedi adımlarını hızlandırarak. Benimle yürüdüğü tempoya göre oldukça hızlı yürüyordu.
“Ama...”
“Efil.”
“Hı?”
“Tutunur musun? Gerçekten düşeceksin.” Çekinerek kollarımı omuzlarına doladım. “Yalın, özür dilerim.”
“Neden?”
Sesi yine sakindi. Sanki özür dilemem için ortada hiçbir sebep yoktu.
“Seni uğraştırıyorum. Bir de şimdi beni taşımak zorunda kaldın.”
“İlk olarak beni uğraştırmıyorsun.” dedi hiç durmadan yürümeye devam ederek. “İkinci olarak da zorladığın bir şey yok.”
“Nasıl yok? Ağırım ve beni taşıyarak eve kadar yürüyeceksin.”
“Efil, ağır değilsin.”
“Ama beni taşıyarak daha çok yorulacaksın.”
“Yorulmuyorum.”
“Yine de indirsen; daha hızlı yürürsün.” Bu sefer bana bakıp hafifçe kaşını kaldırdı. “Şu an seninle yürüdüğümüzden daha hızlı gidiyoruz.” Bir an durup etrafa baktım. Gerçekten de az önce yürüdüğümüzden daha hızlı ilerliyorduk. “Doğru...” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yine de özür dilerim.”
“Özür dileyecek bir şey yapmadın.”
Başımı yavaşça sırtına yasladım. Bir daha "İndir." diyemedim. Sessizce yürümeye devam ettik.
Yalın Kandemir
Yaklaşık on dakikadır Efil sırtımdaydı. Ağır değildi, hatta taşıması beklediğimden daha kolaydı. En azından yürürken her iki dakikada bir "İndirebilirsin." demeyi bırakmıştı. Büyük ihtimalle sonunda pes etmişti.
Arada bir omzuma değen nefesini hissediyordum. Bir süre sonra tamamen gevşedi. Bütün ağırlığını bana vermişti. Yine de hafifti. Sadece bu hâliyle her an sırtımdan kayabilirdi.
“Efil.”
“Hı?” dedi uykulu bir sesle. “Sakın uyuma.” dedim net bir şekilde. Sesi ne zaman uykulu gelse sonra uyuyordu. “Hı hı.” diyerek kafasını omzuma daha çok gömdü. İç çekip bacaklarının altından tuttuğum kolumu biraz daha yukarı kaldırdım. Kaymasını istemiyordum.
Yaklaşık beş dakika sonra sıkıldığım için yeniden onunla konuşmayı denemeye karar verdim. “Efil” Cevap vermedi. “Efil?” hafif kıpırdandıp kafasını daha çok omzuma gömdü. “Uydun mu?” Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Yeniden cevap gelmeyince kafamı hafif çevirip ona baktım. Yanaklarından biri omzuma yaslanmış, gözleri çoktan kapanmıştı. Şaka yapıyor olmalıydı çünkü daha az önce uyumamasını söylemiştim.
“Şaka yapıyor olmalısın...” Arabada uyudu. Havaallanında uyudu. Şimdi de sırıtma uyuyor. Bu kızın hayatının yarısı uykuyla geçiyordu resmen.
İç çekip yürümeye devam ettim. Uyandırmaya çalışsam yine iki adım sonra uyuyacaktı zaten. En azından şimdi kıpırdamıyordu.
Bir süre sessizlik içinde yürüdük. Sabahın erken saati olduğu için yollar neredeyse bomboştu. Sadece denizden gelen dalga sesi ve ayakkabılarımın kaldırıma vuran sesi duyuluyordu.
Bir ara istemsizce omzuma baktım. Hâlâ uyuyordu.
“Gerçekten ilginç kızsın...” diye mırıldandım.
Tam o sırada uykusunda hafifçe kıpırdandı. Düşecek sandığım için refleksle bacaklarının altından tuttuğum kolumu biraz daha yukarı kaldırdım.
“Bir de düşersen uğraş dur.”
Tabii yine cevap vermedi.
Yaklaşık yirmi dakika sonra villanın bulunduğu sokağa girdim. Bahçe kapısını açarken tek elim boş olmadığı için biraz uğraştım. Kapıyı ayağımla itip içeri girdim.
“Efil.” dedim bu kez biraz daha yüksek sesle. Yine ses yoktu. Ne kadar ağırdı uykusu.
“Hanımefendi, eve geldik.” Kaşlarını hafifçe çattı. Dudaklarının arasından anlaşılmayan birkaç kelime mırıldandı ama uyanmadı.
“Harika...” diye homurdandım. “Demek ki seni taşımaya devam edeceğim.” Başımı iki yana sallayıp kapıya doğru yürüdüm. Kapının önüne geldiğimde cebimden anahtarı çıkarmaya çalıştım. Tek elle uğraşmak düşündüğüm kadar kolay değildi.
“Harika...” diye söylendim.
Birkaç denemeden sonra kapıyı açmayı başardım. Ayağımla hafifçe itip içeri girdim. Efil hâlâ aynı şekilde uyuyordu. Başını omzuma yaslamış, nefesini düzenli düzenli alıyordu.
“Bir gün deprem olsa yine uyanmayacaksın herhalde.” diye homurdandım.
Merdivenlere yöneldim. Yavaş yavaş çıkıyordum. Bir an ayağım tökezleyecek gibi olunca refleksle onu biraz daha sırtıma çektim.
“Bir de seni düşürsek tam olacak.” Tabii ki yine cevap vermedi. Odaya girince kapıyı ayağımla kapattım. Birkaç adım atıp yatağın kenarında durdum.
“Efil.” Ses yoktu. “Efil.” Yine tık yoktu. İç çektim. Yavaşça eğilip onu sırtımdan yatağa bırakmaya çalıştım. Başını yastığa koyduğum anda uykusunda hafifçe kıpırdandı. Kaşlarını çattı, battaniyeyi arıyormuş gibi eliyle yatağı yokladı. “Bir de rahatını arıyor...” diye mırıldandım. Tam doğrulacakken parmaklarının tişörtümün kenarına tutunduğunu fark ettim. Farkında bile değildi. Uykusunda istemsizce tutmuştu.
“Efil.” Hafifçe mırıldandı ama bırakmadı. “Bir de beni bırakmıyor...” diye söylenip tişörtümü yavaşça parmaklarının arasından kurtarmaya çalıştım. Parmaklarını tek tek tişörtümden ayırdım. Bir an yine tutacak sandım ama bu kez sadece uykusunda hafifçe kıpırdandı.
“Nihayet...” diye mırıldandım.
Üzerindeki spor ayakkabılara gözüm takıldı. Bu hâliyle uyursa ayağı daha da rahatsız olabilirdi.
Birkaç saniye öylece durdum.
“Uyandırsam mı?” diye kendi kendime söylendim.
Cevabı zaten belliydi. Uyandırmaya çalışırsam büyük ihtimalle yine beş dakika boyunca gözlerini açmayacaktı. Eğilip ayakkabılarının bağcıklarını çözdüm. Ayağına dokunmamaya çalışarak ikisini de yavaşça çıkardım.
Hiç uyanmadı.
“Gerçekten ilginçsin.” dedim istemsizce. Battaniyeyi yatağın ucundan alıp üzerine örttüm. O sırada uykusunda hafifçe burnunu çekip battaniyeye biraz daha sokuldu. “Bir tek horlaman kaldı.” diye homurdandım. Odanın klimasına baktım. Dün üşüdüğünü hatırlayınca kumandayı elime alıp tamamen kapattım. Son kez yatağa göz attım. Hâlâ deliksiz uyuyordu. “Bu kadar uyuyan birini ilk defa görüyorum.” diye başımı iki yana salladım. Odanın ışığını kapatıp sessizce dışarı çıktım.



