Aslan’ın nefesi, Ada’nın kulağında bir uğultu gibi yankılanıyordu. Sandığından da yakın, dudakları neredeyse saçlarını okşuyordu. Ada’nın kalbi göğüs kafesini parçalarcasına çarpıyor, damarlarında gezinen kan yerine buz tutmuş bir akıntı hissediyordu. Gözlerini zar zor araladı; koca salonun loşluğunda, taş duvarların yankısında ve Aslan’ın kendisinden yayılan o hayvansı, karanlık çekimde kaybolmuştu. Burası oyun değildi. Ne bir klavye, ne bir fare, ne de 'çıkış yap' tuşu vardı. Burası gerçekti. Ve bu adam, teni kılıcının soğuk demirinden farksız, gözleri derin birer kuyu gibi bakan bu adam, onun kocası olacaktı.
"Kayıp Prenses Ada," diye fısıldadı Aslan, sesi pürüzlü bir kadife gibi, Ada’nın omurgasında titrek bir ürperti bıraktı. "Oyunun size öğrettiklerini anladığınızı sanıyorsunuz, değil mi?" Eli yavaşça Ada'nın omzuna doğru kaydı, tenine değmeden durdu ama yakınlığı bile Ada'nın nefesini kesmeye yetti. "Ama bu diyarın kendi sırları var, benim Prensesim. Sizin bilgisayar ekranınızdan göremediğiniz sırlar."
Ada, yutkundu. Bu ses tonu, bu yaklaşım… oyunun hiçbir NPC’si bu kadar gerçekçi, bu kadar yoğun değildi. Aslan, onun sırrını biliyor muydu? Yoksa sadece oyuna olan hakimiyetinden mi bahsediyordu? Gözlerini Aslan'ın altın rengi gözlerine kaldırdı. Onlar, krallığının sembolü olan aslanın gözleri gibiydi: vahşi, hırslı ve her şeyi gören. Bir an için, tüm korkusuna rağmen, o gözlerde bir parıltı, bir çağrı gördüğünü düşündü. Bu çağrı, Aslan'ın çevresindeki o karanlık, tehlikeli auradan besleniyordu ve Ada, istemeden de olsa ona çekiliyordu. Bu bir çeşit büyü müydü? Yoksa sadece kendi deliliğinin ilk belirtileri mi?
"Hangi sırlar, Kral Aslan?" Ada’nın sesi umduğundan daha titrek çıkmıştı. Oyunun tüm lore'unu, tüm gizli görevlerini, hatta geliştiricilerin forumlarında paylaşılan spekülasyonları bile ezbere biliyordu. Hangi sır ondan gizlenebilirdi ki?
Aslan gülümsedi. Dudaklarının kıvrımı, bir yırtıcının avına bakışındaki inceliği taşıyordu. "Sırlar, Ada, bir ağacın kökleri gibidir. Yüzeyde gördüğün dallar sadece görünen yüzüdür. Gerçek güç, derinlerde saklıdır." Eli sonunda omzuna nazikçe dokundu, parmak uçları kumaşın üzerinden bile Ada'nın teninde bir yangın hissi uyandırdı. Bu dokunuş, tehditkâr olduğu kadar, aynı zamanda tuhaf bir şekilde yatıştırıcıydı. "Ve sen, Kayıp Prenses, o kökleri bulmak için buradasın."
Ada’nın zihni bir şimşek hızıyla çalışmaya başladı. Oyunun ana hikâyesi, Yedi Krallık Savaşı'nın Kadim Kehanet'le bağlantısıydı. Kehanet, Kayıp Prenses’in geri dönüşüyle krallıkların birleşeceğini ve Karanlık Lord’un yenileceğini söylüyordu. Ama oyunda, Kayıp Prenses'in rolü pasifti, sadece bir semboldü. Aslan'ın sözleri, onun bu evrendeki gerçek rolünün çok daha büyük, çok daha aktif olduğunu ima ediyordu. Ve daha da önemlisi, bu karanlık kralın neden onu "Kayıp Prenses" olarak çağırdığıydı. Kayıp Prenses'in kimliği asla netleşmemişti oyunda, sadece bir efsaneydi.
Aslan, Ada'nın yüzündeki düşünceli ifadeyi izledi. "Şaşırmış görünüyorsun," dedi. "Yoksa benim hakkımda anlatılan onca şey, sizin o küçük ekranınızda yeterince vahşi ve güçlü görünmüyor muydu?" Hafifçe geri çekildi, ama gözleri Ada'nınkilerden ayrılmadı. Bu, sadece bir mesafe koyuş değil, aynı zamanda Ada'ya kendi alanını işaret eden bir hamleydi. "Gel, Kayıp Prenses. Sarayımızın kapılarını sana açalım. Artık burası senin evindir."
Bu "ev" kelimesi, Ada’nın midesinde soğuk bir yumru bıraktı. Bu görkemli zindan, bu ürkütücü ihtişam, asla onun evi olamazdı. Ama Aslan'ın sesindeki o alaycı tını, ona karşı gelemeyeceğini fısıldıyordu.
Aslan, Ada'nın önünden geçerek tahtından indi, uzun boyu ve kaslı yapısıyla bir gölge gibi ilerledi. Her adımı, zemindeki mozaiklere işlenmiş kadim aslan figürlerini uyandırır gibiydi. Ada, arkasından yürürken, Aslan'ın omuzlarının genişliğini, belindeki hançerin parıltısını ve her hareketinden yayılan o tehlikeli zarafeti fark etti. Giysileri koyu renklerdeydi, metal işlemelerle bezeliydi ve bir kraldan çok, savaşa her an hazır bir komutan gibi görünüyordu. Oda, onların adım seslerinden ve Ada’nın hızlanan kalp atışlarından başka bir ses barındırmıyordu. Gerilim, havada hissedilebilecek kadar yoğundu.
Taht salonundan geçip, devasa oymalı ahşap kapılardan birine yaklaştılar. Aslan, kapının üzerindeki ejderha başı şeklindeki demir tokmağı parmak ucuyla okşadı. Ada'nın bakışları istemeden onun güçlü ellerine takıldı. Bu eller, kaç savaş görmüştü? Kaç can almıştı? Ve şimdi, onun omzuna dokunmuştu.
Kapı açıldı ve Ada, daha önce hiçbir oyunda bu kadar detaylı tasvir edilmeyen bir koridora adım attı. Yüksek tavanlar, kemerli geçitler, her yanda asılı, alevleri dans eden meşalelerle aydınlatılmıştı. Duvarlarda, krallığın geçmişine dair tablolar ve heykeller sıralanıyordu; korkunç savaş sahneleri, efsanevi canavarlar ve Aslan'ın ataları olduğu anlaşılan sert bakışlı krallar. Sanki taşlar bile geçmişin ağırlığını taşıyordu. Hafif bir rutubet ve eski tahta kokusu vardı havada, karışmış baharat ve tütsü kokularıyla.
Bir an için, Aslan duraksadı ve Ada'ya döndü. Yüzü, meşale ışığında yarı gölgede kalmıştı, ifadelerini okumak zordu. "Seni bekleyen bir oda var, Kayıp Prenses. Evindeki odan." Gözleri Ada'nın gözlerine kilitlendi, bu kez bir önceki gülümsemesinden farklı, daha derin, daha yakıcı bir ifadeyle. "Ama unutma, bu sarayda her köşe bir sır saklar. Ve ben, bu sırların en büyüğüyüm."
Eli, Ada'nın yanağına uzandı. Parmak uçları, tenine tam değmek üzereyken durdu, havada asılı kaldı. Ada nefesini tutmuş, o dokunuşu hem arzuluyor hem de ondan korkuyordu. Onun dokunuşu, bir zehir gibi olabilirdi, ruhunu yakabilirdi. Ama aynı zamanda, hayalini kurduğu bir ateşi de taşıyabilirdi. Gözleri, Aslan'ın gözleriyle birleşti. Aralarında sadece milimetrelik bir mesafe ve dünya kadar bir gerilim vardı. Bu sessizlik, o kadar yüklüydü ki, Ada patlayacak gibi hissetti. Kalp atışları kulaklarında uğulduyordu.
Aslan'ın bakışları, Ada'nın dudaklarına kaydı, bir an duraksadı ve sonra tekrar gözlerine geri döndü. Parmakları hala havada asılıydı. Bir seçim anıydı. Bir adım daha yaklaşsa, bir fısıltı daha etse, her şey değişecekti. Ada'nın tüm iradesi, ona 'hayır' demesi için çığlık atıyordu, ama bedeni, Aslan'ın tehlikeli çekimine teslim olmaya hazırdı.
Sonra, Aslan'ın gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi. Yüzünde yavaşça ama acımasızca büyüyen bir gülümsemeyle, elini geri çekti. Ada’nın dudaklarına neredeyse değecek olan parmakları şimdi boş havayı okşuyordu. Sanki ona bir ders veriyormuş gibiydi, onu istediği gibi kontrol edebileceğini gösterir gibi.
"Odana geç, Kayıp Prenses," diye emretti, sesi aniden daha sertleşmişti. "Bu gece dinlenmelisin. Yarın, seni bekleyen daha büyük sırlar olacak." Dönüp, koridorun karanlıklarına doğru ilerlemeye başladı, Ada'yı tek başına bırakarak.
Ada, olduğu yerde donakaldı. Ne olduğunu anlamadı. Bu bir sınav mıydı? Bir oyun mu? Aslan'ın kasten onu kışkırtıp sonra geri çekilmesi, Ada'yı hem öfkeli hem de daha da çok çekilmiş hissettiriyordu. Sanki ona "Sen benimsin, ama ben izin vermedikçe sahip olamazsın" diyordu.
Aslan, birkaç adım atmıştı ki, durdu ve omuzunun üzerinden Ada'ya baktı. Loş ışıkta yüzünün yarısı gölgede kalmıştı. "Ve unutma, Ada Karaca," dedi, Ada'nın gerçek adını telaffuz ederken, "senin hakkındaki oyun, yeni başlıyor."
Ada'nın kanı dondu. Oyunun sadece onun için bir oyun olduğunu, kimsenin onun gerçek adını bilmediğini sanıyordu. Aslan… onun gerçek adını nereden biliyordu? Ve bu, sadece bir başlangıçsa, onu bekleyen daha ne gibi korkunç gerçekler vardı? Kalbi bir yumru gibi boğazında atarken, karanlık koridorun sonunda kaybolan Aslan'ın silüetine baktı. Bilgisayar ekranından çok daha fazlası olduğunu bildiği bu yeni dünyanın kapıları, ardına kadar açılmıştı.