Kafamın içinde binlerce davul çalıyordu sanki. Göz kapaklarımı açmak için harcadığım çaba, ağır bir kış uykusundan uyanmak gibiydi; her bir kasım dirençle dolu, her bir sinir hücrem alarmdaydı. Gözlerimi araladığımda gördüğüm ilk şey, tanıdık gelmeyen, pürüzlü, gri bir taş tavan oldu. Tavan dedim ama daha çok bir mağaranın üzeriydi. İçgüdüsel olarak doğrulmaya çalıştım, ancak bedenim garip bir ağırlıkla, beni esir alan ipekli, işlemeli bir kumaş yığınının altında ezildi. Bu, yatağın kendisiydi; o güne dek yattığım en yumuşak, en lüks ama bir o kadar da yabancı şey.
Gözlerim yavaş yavaş odanın loşluğa alışırken, burnuma dolan koku beni bulunduğum yerden daha da uzaklaştırdı: kuru taşın, hafifçe yanmış odunun ve tanıdık gelmeyen ama derinden topraksı ve keskin baharatların karışımı. Bilgisayarımın mavi ışığında sabahlamış Ada'nın, yani benim, odam bu değildi. Burası, bir dağın kalbine oyulmuş, ilkel bir ihtişamla dolu bir oyuktu. Pencere yoktu, sadece dışarıdaki parlaklığı içeri süzdüren, duvarın üst kısmına oyulmuş, dar bir aralık vardı.
Panik, önce avuç içlerimde soğuk bir ter olarak başladı, ardından göğsüme yerleşip nefesimi kesen bir ağırlığa dönüştü. "Neredeyim ben?" Sesim çatallı, kulağımda bile yabancıydı. Oturduğum yerde, üzerimdeki ağır kumaşları kenara iterek kalktım. Ayaklarım yere değer değmez, taş zeminin soğukluğu içime işledi. Üzerimdeki kıyafetlere baktım: beyazdan mora çalan, ince işlemelerle bezenmiş, zarif ama aynı zamanda hantal bir elbise. Hayır, bu benim günlük tişörtüm ve eşofmanım değildi. Bu, bir kostümdü.
Odanın köşesinde, ayaklı, pirinç işlemeli bir ayna duruyordu. Tereddütle aynaya yaklaştım. Gördüğüm görüntü, bir anlığına beni olduğum yere mıhladı. Yansıyan yüz benim yüzümdü, ama aynı zamanda değildi. Saçlarım normalden daha uzun, daha gür ve parlak, koyu kestane rengindeydi. Yüz hatlarım aynıydı, ama daha keskin, daha asil bir ifadeye sahipti. Gözlerim… Evet, gözlerim aynı yemyeşil tonda parlıyordu, ama içlerinde korkunun yanı sıra, daha derin bir şey, bir tür keder mi vardı? Bu, "Anadolu'nun Yedi Kralı" oyunundaki "Kayıp Prenses Ada" karakterinin yüzüydü. Benim karakterimin.
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bilgisayar başında sabahlarken ansızın çakan şimşek, ekranı kaplayan o yeşil parıltı… Hepsi gerçekti. Ben buradaydım. Oyundaydım. Oyunun içinde. İsekai romanlarının gerçek olabileceğine asla inanmazdım. Tanrı aşkına, yazılım mühendisiydim ben, gerçekçi verilere inanan bir kadındım!
Titreyen ellerimle alnımı yokladım. Baş ağrım geçmemişti. Odayı hızlıca taradım. Ağır ahşap bir masa, bir sandık ve üzerinde basit bir kilim serili başka bir yatak. Burası bir zindan değildi, ama bir saray odası da değildi. Daha çok bir muhafızın odasına benziyordu, ya da bir tutsağın… Ya da bir gelinin.
Yüzüme yayılan dehşetle, oyunun ana çatışması zihnime çarptı. Ben, Kayıp Prenses Ada. Yedi Krallık Savaşı'nın ortasında, gücünü perçinlemek isteyen en korkulan kralın, yani Kral Aslan'ın gelini. Aslan! Oyunun acımasız fatihi, namı diğer "Kötü Kral". Onu oynamayı hep sevmiştim, karakterin derinliğini, gizemini çözmeye çalışmıştım. Ama gelin olarak onun karşısına çıkmak… Bu, kâbusun ta kendisiydi.
Kapı aniden, gürültüyle açıldı. İçeriye, başından ayağına zırhlı, iriyarı bir muhafız girdi. Bakışları beni baştan aşağı süzerken, metal eldivenli eli kılıcının kabzasına gitti. "Prenses Ada. Kral Aslan sizi huzuruna çağırıyor." Sesi boğuk ve sertti.
Yutkundum. Boğazım kurumuştu. Bu kadar çabuk mu? Daha kendime gelememiştim bile. "Kral… Kral Aslan mı?" Diye kekeledim.
Muhafızın kaşları çatıldı. "Elbette. Kim olacak sanmıştınız? Acele edin. Kral beklemekten hoşlanmaz."
İçimdeki mantık, bu bir rüya, uyanmalısın diye bağırıyordu. Ama soğuk taş zeminin gerçekliği, elbisenin ağırlığı, baharat kokusu ve muhafızın kılıcının şıkırtısı… Hepsi beni bu yeni, korkunç gerçekliğe demirlemişti. Ben, Ada Karaca, artık Kayıp Prenses Ada'ydım ve kaderim, en büyük düşmanımın ellerindeydi. Ya da en büyük oyun karakterimin. Ama biliyordum ki, oyunun yüzeysel hikayesinin ardında, Kral Aslan'ın aslında göründüğü kadar kötü olmadığını keşfetmiştim. Bu bilgi, benim tek avantajımdı. Ama ya o da bir yanılsamaysa?
Muhafızın ardında, bir koridor boyunca yürüdük. Koridor, tıpkı odam gibi, taştan oyulmuştu. Duvarlarda meşaleler yanıyor, titrek ışıklarıyla gölgeler dans ediyordu. Sanki Kapadokya'nın yeraltı şehirleri canlanmış, bir saraya dönüşmüştü. Dışarıdan gelen rüzgarın uğultusu, uzaklardan yankılanan insan sesleriyle birleşiyor, bu kadim dünyaya ait bir senfoni oluşturuyordu. Burası Kayseri'deki eski şehir hissini taşıyordu; kaya oyma evler, daracık sokaklar, ama çok daha görkemli, çok daha tekinsiz bir versiyonuydu.
Koridorun sonunda, devasa, işlemeli bir demir kapı bizi bekliyordu. Muhafız kapıyı iterek açtığında, içeriye dolan sıcak ve baharatlı hava, aynı zamanda tütsü kokusuyla karışıktı. İçerisi, bir taht odası olmalıydı.
Adımlarımı içeri attığımda, loşluğa alışmaya çalışan gözlerim, odanın merkezindeki figüre takıldı. Yüksek bir tahtta oturan, tüm ihtişamıyla orada duran Kral Aslan. Oyunun içindeki render edilmiş hali bile bu kadar gerçekçi değildi. O, bir efsaneydi. Ve şimdi, birkaç metre ötemde, kanlı canlı oturuyordu.
Kral Aslan. Üzerinde koyu renk, kadifeden yapılmış, gümüş işlemeli bir cüppe vardı. Geniş omuzları, güçlü göğsü, cüppenin altında bile belirgindi. Saçları kömür karasıydı, alnına dökülüyor, yüzüne gölge düşürüyordu. Sakalları bakımlıydı, güçlü çene hattını vurguluyordu. Ama en çok, gözleri beni etkiledi. Koyu, delici, keskin ve adeta ruhunuzu okuyan bir çift göz. Buz gibi bir maviliğe sahiplerdi, ama içlerinde bir ateş saklıyormuş gibiydi. Bana baktığında, sanki yıllardır kayıp bir parçayı bulmuş gibiydi, ama aynı zamanda bir avcı avına bakıyordu.
Oturduğu tahtın kolları, iki pençeli aslan figürüyle süslenmişti, Kayseri'deki Aslanlı Kapı'yı anımsatan ama çok daha vahşi, çok daha eski bir estetikle. Odanın duvarları yine kaya oyma, ama altın yaldızlarla ve stilize edilmiş hayvan figürleriyle bezeliydi. Erciyes Dağı’nın heybetli gölgesi, sanırım penceresiz bu odanın dışına düşüyordu, ancak o dağdan esinlenilmiş bir kudret buranın her zerresine işlemişti.
"Yanıma yaklaş, Prenses Ada." Sesi, derin, yankılanan ve otoriterdi. Tıpkı oyun içi seslendirmesi gibi, ama çok daha gerçek, çok daha tehditkar.
Ayaklarım istemeyerek ileri doğru hareket etti. Tahtına doğru adımlarken, onun delici bakışları beni bir an olsun terk etmedi. Her adımımda içimdeki korku artıyordu, ama aynı zamanda, tuhaf bir merak da filizleniyordu. Oyundaki "kötü kral" Aslan'ın aslında hiç de kötü olmadığını bilen tek kişi bendim. Bu bilgi, bana cesaret mi verecekti, yoksa daha büyük bir tehlikeye mi sürükleyecekti?
Tahtın birkaç adım ötesinde durdum. Gözlerimiz kenetlendi. Aradaki mesafe kısaydı, havada hissedilen gerilim elle tutulacak kadar yoğundu. Gözlerindeki mavi ateş, benim yeşil gözlerime saplanmış, adeta ruhumu okuyordu.
"Yıllardır kayıptın," dedi, sesi yumuşamış gibiydi, ama altında yatan demir irade hissediliyordu. "Ve şimdi, tam da ihtiyaç duyduğum anda, ortaya çıktın." Bir eli tahtın koluna uzandı, güçlü parmakları aslan pençesini kavradı. "Kaderin seni bana getirdi, Prenses. Ve ben, kaderle asla tartışmam."
Gözlerim irileşti. Kader. Benim isekai kaderim. Bir şimşek çakmış, beni oyunun içine atmış ve bu adamın gelini yapmıştı. Ama benim, bu oyun hakkında ondan daha çok bildiğim sırlar vardı. O ise sadece bir karakterdi, ben ise… Ben bir oyuncuydum.
Aslan tahttan kalktı, uzun boyu ve kaslı yapısıyla odayı doldurdu. Yavaşça bana doğru yürüdü. Her adımı, bir avcının adımı gibiydi, ağırdan alan ama nihayetinde hedefine ulaşan. Onun kokusu, baharatlı ve erkeksi, etrafımı sardı. Çok yakındı, nefesi yüzüme vuruyordu.
Elini kaldırdı, parmakları nazikçe çeneme değdi. Tenimin elektriklenmesini hissettim. Gözleri hâlâ benimkilere kenetliydi, mavi ve yeşil, bir fırtınanın ortasındaki iki renk gibi çarpışıyordu. "Seni bulmak için ne kadar beklediğimi bilmiyorsun," diye fısıldadı. "Ama artık buradasın. Ve burası senin yerin, Prenses. Benim yanımda."
Eli yavaşça çenemden aşağıya, boynuma doğru kaydı. Nabzım hızlandı. Bu kadar yakınlık, bu kadar yoğun bir bakış, bu kadar yüklü bir sessizlik… Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir an için, bu yabancı dünyaya, bu korkunç Kral'ın kollarına teslim olma isteği içimi sardı. O an, bir oyuncu olmanın tüm ayrıcalıklarını unuttum. O an, sadece bir kadındım, güçlü bir adamın bakışları altında eriyen…
Tam da o anda, aklımda bir ses yankılandı: *O bir villain, Ada. Unutma!*
Gözlerimi ondan ayırarak, içimde yükselen bu garip hissi bastırmaya çalıştım. Onun eli hâlâ boynumdaydı, tenimi yakıyordu. Onu ittirme isteğiyle, içimdeki teslimiyet savaş halindeydi. "Siz…" diye fısıldadım. "Siz benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsunuz, Kral Aslan."
Karanlık bir gülümseme dudaklarında belirdi, gözleri kısılırken, bana daha da yaklaştı. Öyle yakındı ki, nefes alışverişini duyabiliyordum. "Belki de sen de benim hakkımda bilmen gerekenleri bilmiyorsundur, Prenses." Dudakları, benimkilerin üzerine neredeyse değecek kadar yaklaştı. "Ama öğrenmek için uzun bir zamanımız olacak."
