28 YIL ÖNCE...
Koşmaktan bir hal olmuş, nefes nefese kalmıştım. Neredeydim ben böyle? Bir yerden gitsem başka bir yol ayrımı çıkıyordu karşıma. Çıktığım bu yolda yaralı bir şekilde kaçtığım kişi ile karşılaşmam an meselesi idi. Ölüm ise sanki bana çok yakındı sanki ölüm ile burun burunaydım ve bu hissin bana yabancı olmaması içimi ürpertmekten fazlasını başarıyordu. Nefesimin düzene girdiğini fark ettiğimden tekrardan koşmaya başladım. Koştum koştum hem de önümdeki taşı görmeden koştum ta ki o görmediğim taşa takılıp düşene kadar. Takıldığım taş ile önümdeki çamurda kaymaya başladım. Baya bir yol kat ediyordum. Sonunda durmamla kafamı kaldırdım ki bir de ne göreyim. Yol yine ikiye ayrılıyordu fakat bu sefer önümde duran yollar çok farklı yollar gibi görünüyordu. Sol tarafta karanlık içimi ürpertmeye devam eden ormanlık yolun devamını görüyordum fakat sağ tarafta ilerisi gözükmeyen beyaz bir ışık bekliyordu beni. ''Ölüyor muyum lan ben yoksa?''
Tereddüt bile etmeksizin sol tarafa bir adım attım ve bir adım daha. Çünkü yolun başından beridir ilerisini görmediğim yolları eliyordum. Beyaz ışık bana ne gibi bir güven verebilirdi ki? Sessizce ilerlemeye devam ettim. Burası o kadar sessiz ki uzaktaki bir hayvanın hatta bir böceğin dahil sesini duyabiliyordum. Etrafta her adımımda böcekler geziniyordu. Uzaktan gelip gelmediğini kestiremediğim bir yılan tıslaması git gide ürkütüyordu bedenimi. Dayanabilirim diyordum kendime çünkü bu bedenime giren ilk korku değildi. Sanki öldüm ve başka bir evrende hapsoldum. Bu yüzden yolun başından beridir iliklerime kadar hissettiğim korku beni benden almaya yetiyordu. Kimse yoktu yanımda. Eninde sonunda yalnız kalmıştım işte.
Ayaklarımın arasından bir şey geçtiğini hissettim ve algılarımın beni yanıltmadığını bir kez daha anladım. Tıslamaların sahibi ile tanışıyordum. Refleks ile kuyruğunun bacağıma çarpmasına sebep oldum. Çıplak bacağımın acısını ise bağırarak bile çıkaramadım. İşte tam o sırada yol boyunca sesimin hiç çıkmadığını fark ettim. Bunca zaman geçmişti, artık her hareketim avına yaklaşan bir timsah gibiydi. Sızlayan dizlerime aldırmadan yere çöktüm. Hava ise yavaş yavaş mükemmel bir ağırlıkta aydınlanmaya başlamıştı. Etrafımın sessizliğini ve güneşin hafifte olsa kendisini göstererek etrafı ısıttığını fark etmemle üzerimdeki hırkayı çıkartarak belime bağladım. Ardından ağaçların arasından geçerek güneşin net bir şekilde yansıdığı yerde durdum. Beton bir alandı burası ve etraf bomboş idi. Sıcaklığın artması ile bileğimdeki lastik tokamla saçımı hızlıca tepeden bir at kuyruğu şeklinde toparladım. Birkaç kayanın yere düşmesi ile yuvarlağımsı beton zemin bir iki saniye sallandı ardından durdu.
Ve o sesi duydum. İki el silah sesini duymam ile arkamdan kafama doğrultulmuş silahı hissettim. ''Sancar abi seni görmek istiyor komiser.'' nasıl döndüğümü bile bilemeden arkamda duran adamın yüzüne doğru baktım. Alnımın ortasına bir silah doğrultulmuş şekilde karşımdaki adama bakıyordum. Beklemediği bir anda yere çökmem ile silah ateş etti ve zaman kaybetmeyerek kalktım. Adam yakamı tuttu bu defa Allahtan kızım ya rabbim diye içimden geçirirken bacak arasına dizimi geçirdim. Bırakmadığını fark edince bir kez daha vurdum ve ardından bir kez daha. İstediğim olana kadar pes etmezdim ben, çünkü bizde acıma duygusu olmaz, olursa biz olmayız zaten. Karşımda yerde inleyen adama döndüm, yerden silahını alır iken ''Komisere silah doğrultmak ha? S**timin abisine söylersin. Komiser canını almaya geliyormuş dersin.'' cümlemi bitirerek arkamı döndüğüm sırada durakladım ve tekrar yerde yatan adama döndüm. Az önce aldığım silahı doğrultarak konuştum. ''Ya da boşver ya'' dedim gülerek ve gözümü bile kırpmadan oracıkta öldürdüm onu ardından yoluma devam ettim. İlerlemeye başladığımda telefonumun sesinin yankılandığı bir yola girdim. Sanırım burası bir mağaraydı, yani bir mağaraya benziyordu. Sonunda bir yerde telefonumun çektiğini duyunca hemen belime kemerle sabitlediğim ufak çantadan telefonumu çıkardım. ''Aa ayıp olmuyor mu ama komiser, ben senin kardeşini öldürüyor muyum hiç?'' sinirle soludum ''Neredesin Sancar?'' aptal aptal gülüşlerinin ardından ''Benim değil senin nerede olduğun önemli komiser ve görüyorum ki beni yanıltmıyorsun.'' ''NE?'' telefonun kapanmasıyla her yerimi gri bir duman kaplamaya başladı. Kahretsin!
. . .
Genç adam düşünüyordu. Kafasında kurdukça kuruyordu. Kardeşine gidemezdi. Her ne kadar iki sokak yukarıda annesinin evinde kalıyor olsalar da gidemezdi. Gitmiş olsa bile ne diyecekti ki. Bu benim kızım diyerek üç yaşındaki kızlarını birkaç günlüğüne daha tanımadan etmeden sırf işi düştüğü için mi bırakacaktı. Annesi olsaydı böyle olmazdı diye geçirdi içinden ama yoktu. Son defa aklına gelen diğer bir fikri düşündü. Anneannesine bırakabilir miydi? Hızlı bir şekilde kendinden emin davranarak ayaklandı ve kızının odasına gitti. Ufak bir valizin içine bir kaç kıyafet ve tarağını, bazı lazım olabilecek kişisel eşyalarını koydu ardından fermuarını kapattı. Çantayı köşeye bıraktıktan sonra kızının üzerini değiştirdi. Elinden tuttu ve ayakkabılarını giydirdi. Evin her yerini kontrol ettikten sonra kapıyı kilitlenebileceği kadar kilitledi ve aşağıya indiler. Çantaları arka koltuğa koyan adam kızını ön koltuğa bindirerek emniyet kemerini taktıktan sonra kendisi de şoför koltuğundaki yerini aldı ve arabayı çalıştırdı. ''Şimdi ufak cadı seni hiç tanımadığın birine götürüyorum ve birkaç gün onunla kalacaksın tabi seni kabul ederse.'' tam gülümserken bir an da yüzü asıldı küçük kızın ''Time dötüycetsin ti?'' yanağından bir makas alarak konuştu genç adam. ''Anneannene.''
Apartmanın önüne vardıklarında Pusat adeta arabaya yapışmışçasına koltuktan kalkamıyor yukarı çıkmaya cesaret edemiyordu. Sonunda kendini toparlamayı başardı ve arabadan indi.
Zilin sesini duyan İpek hanım kapı deliğinden bulanık gördüğü adamı tanıyamadı fakat kucağında bir çocuk vardı. Kapıyı tereddütle açan genç kadın ''Buyrun kime bakmıştınız?'' diye sorsa da karşısında duran Pusat'ı tanıması fazla zamanını almadı. ''İpek hanım sana torununu getirdim'' duyduğu cümle ile tansiyonunun fırladığını hisseden kadın yere yığıldı. ''Aa bayıydı ama.. anane taltşana.'' küçük Hifa'nın sözlerinin ardından babası onu yere indirerek karşısında duran kayınvalidesini kucağına aldı ve içeriye salona götürdü. Mutfakta buzdolabını açar açmaz gözüne takılan kolonya şişesini aldı ve bileklerine sürmeye başladı, kızı ise merakla babasına bakıyordu. Biraz kolonyadan koklattığı an da gözünü açan İpek hanım ''Ne işin var senin burada?'' diyerek hafiften doğruldu. ''Bakın İpek hanım beni sevmediğinizi ve kızınızı yıllardır görmediğinizi biliyorum ama Müjde şu an da bir görevde ve benim peşinden gitmem gerek.'' tam ağzını açmış konuşacak kadını sustururcasına devam etti. ''Lütfen bölmeyin. Müjde görevde çünkü kendisi bir polis ve kurtaracağı kişi de kız kardeşi yani sizin diğer kızınız. Bakın benim annem ve babam yaşamıyor ve Hifa'yı bırakabileceğim tek kişi sizsiniz. Birkaç gün torununuza bakabilir misiniz döndüğümüzde size herşeyi anlatacağız. Hep beraber.'' sonunda kafasını olumlu bir şekilde sallayan kayınvalidesini gören Pusat teşekkürler diyerek kızının yanaklarından alnından burnundan kocaman öptü ve ardından kocaman sarıldı. Sonra ise evden çıkarak onları baş başa bıraktı.
. . .
Kafamda bir torba ellerim ise bağlı. Ne oluyor burada böyle? İç sesim ile konuşmam kafamdan çıkartılan torba sayesinde an itibariyle sona ermiş bulunmakta. ''Sancar nerede?'' diye sormamla karşımda duran adam ''Pusat Karayel'i tanıyor musun?'' diyerek bana karşılık verdi. ''Hayır'' dedim. ''Peki Hifa Sultan Karayel'i tanıyor musun?'' hayır dedim yineleyerek. Etrafıma baktığımda adamın arka tarafında duran bir tahta gördüm. Birinci sınıftan kalma kara tahtalardan. Biraz daha incelediğimde bir depoda olduğumu fark ettim. İleriden bir ışık vuruyordu. Muhtemelen pencerenin olduğu yere çivi ile birkaç tahta parçasını sabitlemişlerdi. Kara tahtanın üzerinde birkaç isim gördüm. Kocamın kızımın benim ismimi ve tam ortada duran büyük harflerle M'N yi..
Gidişlerinin ardından yarım saat geçmeden geri geldiklerini gördüm. Önüme kocaman mavi bir bidon koydular bu defa. Hadi amaaa diye içimden geçirirken gözlerimi devirdim. Adam telefonunu çıkardı ve bir numara tuşladığını gördüm. ''Ağabey kız uyandı.'' bir soluk aldım. ''Ulan ağzına iki tokat çaktığım.. ulan beyin diye g**ünden düşünen ağız yerine ****ni kullanan varlık geberteceğim seni Sancar!'' kendimi tutamadığım bağırışlarımın ardından o pisliğin kahkaha sesini duymamla ''Sus lan!'' dedim bu defa. ''Konuşuyor musun komiser?'' bu defa gülmeye başlayan taraf ben oldum. Kafamdan tutan adama baktım ardından gözlerim telefona döndü. ''Hadi ama Sancar.. daha orijinal fikirler bulamadın mı? Bu mu yani beni böyle mi konuşturacaksın?'' ve gülmeye devam ettim. ''Sen kaşındın Sancar!'' deyiverdim tekrar gülüşlerimin ardından.
'Karşımda tatlı tatlı durmuş bana bakıyordu. ''Bana masaj yapar mısın?'' sırtını dönerek uzandı yatağa. Omzuna sırtına masaj yapmaya başladım. Ani bir sinirle sıkıca bastırmamın ardından bir anda üzerime çıktı. Yüzüstü yatağa yapıştım fark etmeden. Belimin tam ortasına oturdu. Bir eliyle ayaklarımı tuttu ve ''Tekme atar bu şimdi'' dedi. Diğer eliyle de ellerimi tutmaya başladı. Elleri ile tuttuğu ellerimi benim belimin altına sıkıştırdıktan sonra tüm ağırlığını verdi ve bu defa yakamdan tuttu. ''Kırayım mı belini'' dedi. ''Kır'' dedim ''Pes et Müjde'' dedi. İnadım ya ben hani ''Pes etmiyorum Pusat sen pes et'' dedim bende. Kafamı yastığa yapıştırdı. Sıktım kendimi. Kendimi sıktığım anda aniden yukarı doğru çekti bıraktı. ''Kalkmıyor'' dedi ve sanki hırs yapmışçasına tekrardan kaldırdı. Yine kaldıramadığını fark eden Pusat bu defa yapıştırdı kafamı yastığa. Sımsıkı tuttu. Kim bilir kaç dakika tuttu. Belki bir belki üç belki de hiç... ''Lan kaldırırsam vurur bu şimdi.. Müjde .. Müjde'' aralıklı aralıklı ismimi söylemesinin ardından elini hafifletmesi ile kafamı kaldırdım o sırada sımsıkı tutulan ellerimi kurtarmıştım. Aniden dönerek ona vurmamla Pusat yatağın arasına düştü tam düşerken dedim ki ''Pes mi?'' düştüğü an ''Pes '' dedi. Elinden tuttum kalkarken ve üstüme çıkarak sıkıştırdı beni ''Kandırdım.. pes mi?'' diye sordu ve tüm gece tepinmemizin ardından uyuyakaldık.'
Aklıma gelen anılarımın ardından kendime geldim tekrar. Kendime gelmem ile kafamı su dolu bidona soktu. Kaç saniye kaç dakika kaldım bilmiyorum. ''Abi bu kıpırdamıyor '' dediğini duydum adamın. Durdum durdum dayandım. Elimde bağlı ipi uyandığımdan beri uğraşlarımın sonucu gevşetmeyi başarmıştım. Ve o an.. benim tekerrür dediğim fakat adamın sonu olan o an hiçbir aksilik yaşamamış olmam tam bir şanstı. Adam kafamı kaldırdığı an birkaç saniye nefesimi tuttum ve bilincim yokmuş gibi davrandım tek elimin ipten kurtulması ile adamın ensesini tutarken diğer elimle belindeki silahı kapmayı başardım. Sonra mı? Sonrası adamın boğazından akan kanlar oldu ve ben yere düşen telefona uzandım. Herşey 10 saniye sürmüştü, tam tamına on saniye. Kızına kavuşan bir anneyi hafife almamaları gerektiğini kanıtladığım on saniyeye. ''Üzülme be Sancar. Tek derdin ben olayım, etrafına iyi bak Komiserin geliyor.'' ardından telefonu kapatmam ile önceden gözüme kestirdiğim pencereye karşı koşmaya başladım. Pencerede çakılı iki çiviye ateş ettikten sonra tahtaları çektim ve çıkarttım. Pencereden atlayarak köşeye geçtim. Karşı da bir araba durdu. Arabadan üç adam indi ve şoför koltuğundan inen adam benim olduğum tarafa doğru geliyordu. Anahtarı cebine atan adama baktım bir süre ve beni görmesi ile sıktım kafasına ardından aynı hızla adamı önümde sürükleyerek siper ettiğimde diğer ikisine ateş ettim o sıra da anahtarları adamın cebinden almayı başarmıştım.
Koşar adım arabaya binmemle arabayı çalıştırmam bir oldu. Çok eski bir arabaydı ve o an iyi ki manuel araba kullanıyorum diye geçirdim içimden. Yan koltukta bir harita ve bir telefon gördüm. Telefon çalmaya başladı. Telefonu açmam ile ''Neredesin?'' diye bir soruyla karşı karşıya kaldım ve bu ses. ''Pusat?'' dedim soru sorarcasına. ''Pusat neredesin?'' derken yolun ortasında onu gördüm. Peki buraya nasıl gelmişti? Arabayı durdurdum ve hemen arabaya bindi. Oturduğu yerdeki haritayı eline aldı. ''Beni bu numaradan aradılar seni burada bir depoya kapattıklarını söylediler ama sanırım endişelenmem gereken asıl kişi sen değilmişsin.'' dedi ve haritaya bakarak konuşmaya devam etti. ''Burada bir yer işaretli. Kardeşini buraya götürmüş olabilirler.'' Yolu haritadan takip etmeye başladık. Pusat'ın tarifine göre ilerliyordum. Başka bir deponun önünde aldık soluğu ve bir telefon çalmaya başladı.
''Efendim?'' bu çalan az önce Pusat'ın aradığı arabadaki telefondu. ''Komiser her aldığın can kardeşinden seni uzaklaştırıyor. Bunu da ben mi söyleyeyim canım'' ''Allah senin belanı versin Sancar. Nerdesin kahrolası nerde?'' bağırışlarımın arasında Pusat'ın elimi tutmasıyla bir nebze de olsa sakinleşmiştim. ''Ya önünde durduğun depoya gider ve kardeşini kurtarırsın ya da şu an yanından geçen arabayı takip eder ve beni bulursun komiser. Karar senin.'' ardından ekledi. ''Ha bu arada on beş dakikan var.'' ve telefonu kapattı. Pusat koşarak depoya girmeyi başarmış iken ben ise daha yeni arabadan indim. İndiğim sırada bir el silah sesi duydum. Ben vurulmuştum. Tam karnımdan vurulmuştum. Karnımı tutarak belimdeki kemeri çıkardım ve biraz üst tarafına tekrar taktım. Kemeri sıktıkça sıktım. Kan akmaması gerekiyordu. Tişörtümü katlayarak kemerin hizasına kalın bir şekilde yerleştirdim. Artık kan gelmiyor iken koşmaya başladım kendimi sıkarak. İçeriden gelen kurşun sesi beni darmaduman etmişti ki ateş eden kişinin Pusat olduğunu görmem ile bir nebze rahatladım. Pusat içeri girdiği gibi hemen çıkmıştı. Kucağında Asren ile beraber. Koşar adım yanlarına gitmem ile ''Abla.. abla çıkın çıkalım buradan patlayacak.'' dedi. Nefesini toparlayamıyordu. Arabanın arka koltuğuna Asren'i yerleştirdiğimizde bu defa şöfor koltuğuna Pusat oturmuştu. Az biraz ilerlememizin ardından patlama sesini duyduk zaten.
Olay bu hale nasıl bürünmüştü. Nasıl bir hal almıştık böyle. Pusat'ın toparladığı birkaç parça odun vesaire ile ormanda bir akşam ateşi yakmıştık. Biz her yerimizi ısıtırken Asren donuyordu. Öylece ateşin başında uyuya kaldı dizlerimde. ''Hifa nerede?'' diye sordum sessizliği bozarcasına. ''Annende '' diye bir cevapla karşılaştım. ''Nasıl annemde?'' hafiften bir tebessüm görsem de hemen silindi yüzünden. ''Müjde'' dedi ''Acaba bunları sonra mı konuşsak?''
Sabah çalan telefonla uyandım. Nereden çaldığını çözemediğim telefonun sesini takip ettikçe koltuğun arasından geldiğini fark ettim. Elime aldığımda Sancar Ağabey yazdığını gördüm. Telefonu açmam ile bir ses Ersül Basir dedi ve telefonu tamamen kapattım. Gözümün önünde o çatışma canlandı. Kafamda duran silah. Sancar'ın yanına gelen kişi ve Sancar'ın cümleleri. ''Ne oldu Ersül Basir demişti. Ve muhtemelen o zaman kaçmayı başaran Sancar'ın sağ kolunu ben bu defa öldürmeyi başarmıştım ve muhtemelen kendisinin bundan haberi bile yoktu. Gülümsedim bir anlığına ve hemen diğer telefonu çıkarttım. 155 i aramam ile ''Ben emekli gazi Müjde Karayel. Bu telefonun bulunduğu yere acil bir ambulans gönderilmesini ve *********** numaralı telefonun yerinin tespit edilerek oraya bir ekip yollanmasını talep ediyorum. Yaralı bu noktada fakat konumu bana da yollamanız gerekli.'' deyiverdim. Çok zorlanmadığım için gerçekten çok şanslıydım. Telefonu kapattıktan kısa bir süre sonra gelen ambulans ile telefona gelen konumun peşine tekrar yola düştük. Asren'i sapa sağlam olmasa bile yaşamını yitirmeden ambulansa yetiştirmiştik.
''Pusat konumu anladın mı?'' bir yandan da silahları kontrol ediyordum. ''Anladım fark ettiysen gidiyorum Müjde'' dediğinde ''Beş silahımız var a mı yoksa b mi?'' diye sordum. ''B olsun.'' dediğinde ise ''O zaman üç silah sende iki silah bende.'' O sırada Pusat belinden bir silah çıkarttı. ''Hadi ama bunu iki saattir neden söylemiyorsun bana?'' cevap gecikmedi. ''Sormadın ki kızım.''
Sancar'ın telefonunun sinyali buradan geliyordu. Bir evin çok az uzağında idik. Eve yaklaştıkça sona yaklaşacakmışız gibi geliyordu neden ise. Silahları hazırlayarak arabadan indik. Önümüzde duran koca kayanın ardına saklandık. Evin arkasında iki adam vardı. Adamları vurduğumuz an da herkes harekete geçecekti. ''Hazır mısın?'' dedi bana dönerek. ''Bir şey fark eder mi?'' diyerek karşılık verdim ve ekledim. ''Üçe kadar sayalım. En sonunda kapıda buluşalım.'' Anlaştık dediğini duyduğumda yutkundum. ''Üç'' dedim. Kaç adam olduğunu saymamıştık. ''İki'' dedim aldığımız riski göz ardı ederek. Ne olacağını bilmiyorduk. Sancar içeride miydi? Bilmiyorduk. Kendimize mi güveniyorduk birbirimize mi? Bilmiyordum. ve ''Bir.'' demem ile aynı anda çıktık kayanın ardından ve onun sağ tarafa gidişinin ardından sol tarafa ilerledim. Silah sesi duyana kadar ateş etmeyecektim. Nefes aldım ve nefes verdim. ''Allahım'' dedim ''sen bizi koru.. sen bizi artık kavuştur yarabbim.'' Ve Pusat'ın silah sesi. Silah sesini duymam ile önümde duran adamın kafasına sıkarak duvarın köşesini dönmem bir oldu. Karşımdaki adama bir tekme geçirdim. Kapıya yaklaşıyordum. Bir köşe daha döndüğüm an kapıda duran adamın bana silah doğrulttuğunu gördüm fakat Pusat ortalıkta gözükmüyordu. Adamın eline attığım tekme sadece silahının düşmesine sebep olmuştu. Çünkü elimi burkarak beni boynumdan yakalamıştı. Arkadan gelen silah sesi ile endişem artarken boğazımda duran ellerin gidişini seyrettim. Pusat son an da yetişmişti. ''Kapıda buluştuk'' diyerek göz kırptı bana. Yukarı doğru çıkan iki adama tek seferde isabet eden kurşunlar sayesinde koşmaya başladık. Taştan merdivenler bitmek bilmez iken Uzunca bir soluk aldım. Sonunda tahta bir kapıyla karşılaştığımızda Pusat kapıya bir tekme savurdu ve kapı ardına kadar açıldı. İleri de koşarak kaçan Sancar'ı gördüm ve yanından ilerleyen bir adamını. Polis sirenlerini duymam ile bile rahatlayamamıştım. Karşı evin çatısına atladığını görmem ile Pusat'a sen onu takip et dedim ve hemen bir yan çatıya atladım. Aşağıya inerek koşmaya başladım. Böylece üç sokağı kestirmeden gitmiş ve bir nebze öne geçmeyi başarmıştım. Aşağı çatıya indiğini gördüğümde pusumdan çıkarak yukarı basamakları çıktım. Çıkmaz sokağı görmem ile istemsizce gülümserken buldum kendimi. Köşedeki bidona hızlıca basarak kısa bir şekilde örülmüş duvara tutundum. Tutunduğum duvardan güç alırcasına kendimi son çatıya attığımda ortalıkta kimsenin olmadığını fark ettim. Etrafta kimse yoktu fakat boğazımı saran bir kol ve kafama dayatılmış silahı hissetmem ile karşımda aynı vaziyette duran Pusat'ı gördüm. Yutkundum bir anlığına. ''Yolun sonuna geldin komiser.''
''Ben kimseye boyun eğmem Sancar!'' Pusat'ın gözlerinin içine bakıyordum. Aşağıdan siren sesleri geliyordu. ''Sana ne demiştim Sancar'' kahkaha atmaya başladı. ''Ben burada seni öldürmeden ölmeyeceğim komiser. Son cümlelerini de bana söylenerek harcama.'' Pusat bana ben ona bakmaya devam ediyordum. ''Sana tekerrürleri severim demiştim, aptal!'' Sancar'ın fark edemeyeceği bir an da Pusat ile sanki anlaşmışçasına hareket etmeye başladık. Ardından benim kocam olduğunu kanıtlarcasına mıydı yoksa onun karısı olduğumu kanıtlarcasına mı çözemediğim o halimizi izleyen polis memurlarına baktık. Kaldırdık önümüzde yatan adamları ve bir kafa atarak yine bir refleks ile çıkardık belimizdeki silahları çektik tetiği. Arkamızı dönmemizle kaosta aşkımız başlamıştı artık. İşte o an anladım ne ben onun karısı olduğumu kanıtladım ne de o benim kocam olduğunu. Ortada kanıtlanmış olan tek bir şey vardı o da onun çok iyi bir öğrencisi olduğum ve benim ne kadar iyi bir öğretmene hayat arkadaşı olduğumdu. En büyük kanıtını buraya kazımıştı M'N. Orada bile aklıma gelen tek şey onu öpmek oldu. Yanımda olsa bile özlemi ile geçirdiğim bir yolculuğu hasretimi bitirerek sonlandırdım. Polislerin alkışları siren sesleri ve sonunda bizim sarılışımız.. derken Sancar'ın uzandığını görmediğimiz silah ve iki silahın aynı anda patlama sesi. Sancar beni karnımın üst tarafından vurduğu an bir polis memurunun onu fark ederek kafasından vurması. Kemerimi iyice sıktığımda beni hastaneye yetiştirme çabaları her kafadan duyulan ses belki endişe ve gözlerimin yavaşça kapanışı.
Siz bilir misiniz güzelin uzaklığını? Ben biliyorum işte. Ben bunu her iliğimde hissedebiliyorum. Her bir hücreme kadar güzelliğine hasret ile doluyum ben. Her bir anıya hasretim. Her bir anıya uzağım. Kızımın bebekliğine büyüyüşüne ilk anne deyişine uzağım ve bunlar o kadar güzel ki bunları geri alamam. Ben kocamın beni sevişine uzağım ve beni sevişini o kadar uzun bir süre bekledim ki onun sevgisini o kadar merak ettim ki onun sevgisi o kadar güzeldi ki ben bundan uzağım çünkü o anı geriye saramam. Ben kendimden vazgeçtim ondan geçemeden isterse tüm ışıkları söndürsünler, isterse tutmasın elim kolum kokusunda sarhoş olup kendi korkuma yenilmem. Haykıracak nefesim kalmasın yine de ellerim uzanır ona benim. Bir hint kumaşı yüreği bir yad el gözleri bir gül misali benden bir parçası mis gibi kokan ve artık dünya gül bana.. söz istemem gereğinden fazla kimsenin sevmesini. İşkence gördü tüm asfaltlar bu yolda çatlaklarına kanları doldu masumların halbuki tertemizdi dünya miniğimin kucağında gözlerini açtığı dünya. Çizgi roman yaptı bizi kızımız en büyük kahramanı annesiydi babasıydı. Biz istemedik ki böyle olmasını yalan diyemedik her sevenin kavuşacağını. Kendisi yaşayarak öğrensin diye. Her anne baba böyle yapmaz mıydı? Işıklar altında bir yol da yalnız yürüyeceğini söylemedik. Melekler eşliğinde karanlık bir yola gittiğini sandı peki ya herkes sandığımız kadar masum muydu? Hangi melek karanlığa çağırırdı ki iki günahkarın şaheserini? Son bir umut istiyorum artık geri dönmek için hayatıma. Son bir umut istiyorum yalan olsa da inanmak adına. Güzel olsun, güzel olan şeyler artık yakın olsun yalandan olduğunu bilsem de kapatırım gözlerimi. Biliyorum ben de bu yalanlarla yaşamaya alışırım ve biliyorum bende alışırım gözlerimi kapamaya bir daha kaybetmemek adına. Yaşayamadığım günler adına dünya gül bana, benden çaldığın dünler adına belki de ilk yalvarışım bu sana kızım ile yeni bir sabaha son bir el daha.
. . .
''Hastayı kaybediyoruz!'' her kafanın panik sesleri. Hadi dünya al beni ya da ben artık kapatıyorum gözlerimi alışılmışlığa. ''Hasta uyandı.'' beyaz ışık ve karın bölgemde bir boşluk hissi. Acı yok belki de var ama hissiyatım eksiler de. ''Hasta gözünü açtı!'' ve tekrar kapanan göz kapaklarımın ağırlığına yenildim işte bu benim en güzel yenilgim. O an anladım ki bu benim son elim, son kozum fakat ilk ölüşüm değil.
. . .
Biz bir yalan mıydık? Sözde mi aynıydık? Şeytanlara göz kırptık diye mi ipi boynumuza sardık? Nefesler birdi belki peki ya ellerimiz? Ben o ellerde tutuklu kaldım. Ben o gözlerde tutuklu kaldım. Ben onu bin satıra döktüm belki fakat içimden bir türlü dökemedim. İçimi kimselere dökemedim. Ben onda tutuklu kaldım. Kendi hayatımdan çaldım. Kendi hayatımı onun için kendimden çaldım. Herşeyimi bıraktım. Kendimi kaybettim onun için kendimi unuttum. Ben ezberimi unuttum onun ile, onu da unuturum sandım fakat ben bir balık bile olsam o benim ezberimde kalırmış bunu anladım.
Bugün tam on bir ay oldu. Koskoca on bir ay. Kendimi unuttum, herşeyi unuttum. Bana kendimi vereni bir türlü unutamadım. Bu geçen on bir ayda Asren evlendi ve artık Asren Aydın oldu. İpek hanım torununu bağrına bastı. Kenan Kaya namı diğer Kızıl Kenan torununu bağrına bastı. Asren'in dört aylık hamile olduğunu öğrendik. Hifa ise artık 4 yaşında. Küçük Hifa'nın kreşine ve yeni arkadaşlarına alışması çok zor olsa da sonunda kaynaşacak birkaç deli kız bulması onu için çok iyi bir başlangıç oldu.
Emekliliğim ve bunca olayın ardından seneler sonra bir blog kurmuş ve bunu büyütmüştüm. Yirmi bir kişilik bir atölye de her kafadan bir fikir çıkıyordu. Bloğumuzu bu kadar kısa sürede büyütmemizin sebebi benim yegane okurlarım olmuştu. Evden bile çalışma imkanı tanımama rağmen herkes atölyenin birer ilham kaynağı olduğunu söylüyordu. Birlikten kuvvet doğduğunu ve fikirlerini karşılaştırmalarının onlara daha verimli olduğunu anlatıyorlardı. Herkes kendi sunumunu yapıyor ve böylece özgüvenlerinin basamaklarını çıkarak adeta zincirlerini kırıyorlardı işin en mükemmel yanı ise bu fikrin onlardan çıkmış olması. Onlara patrondan çok bir abla olarak yaklaşmamın onları motive ettiklerinden bahsediyorlardı. Küçük Hifa onları deli etse de onunla oynamaya bayılıyorlardı. Binlerce umudum varken yirmi bir kişiye hikayem ile ışık olmam beni çok memnun ediyordu çünkü hayatımı birer efsaneymiş ve söylentiden ibaretmiş gibi konuştuklarına şahit oluyordum. Kim derdi ki bir M'N birbirleri için bin yıldızdan vazgeçmişken, binlerce yıldız bir M'N sayesinde yol bulacak diye.
Bunca olan biten arasında on bir aydan beri iki haftada bir mezarlığa gidiyorum. Küçük Hifa'yı da artık alıştırdım. Bana sürekli ne zaman mezarlığa gidiyoruz diye soruyor. Oraya meleklerin gittiğini söyledim bu yüzden mezarlığı cennetten farksız bir yer sanıyor. Her mezarlık dönüşü aldığımız çiçeklerin yarısını mezarlığa bırakıyor iken yarısını elinde tutarak anneannesine veriyor. Büyüdüğünü hissediyor ve başına büyük işler alacağını. Kimlerin kızı olduğunu biliyor. Benim babam süper kahraman demiyor, benim annem süper kahraman demiyor. Cadıların sadece iyi biri olduklarını artık düşünmüyor işte bu yüzden büyüdüğünü söylüyorum ya beni de her gün böyle yoruyor.
Aradan geçen on bir küsur ayın sonunda artık mezarlığa dört kişi olarak gidiyorduk. Babasının elinden tutan küçük Hifa'm ve benim bebek arabasına koyduğum ufak meleğim Cihangir. Hiç tanıyamadıkları babaannesi ve dedesinin bayramda yanlarına götürmüştük. Ellerini açarak dua ettiğini sanan küçük kızım kendi kendine babaannesi ve dedesi ile konuşuyordu. Anladım ki hiç kimse biz değilmiş, biz olamazmış.
Bıraktım sigarayı ve bıraktım üzülmeyi. Artık yaşamayı seçtim son nefesime kadar. Uzaklar artık en yakın bütün dertler bitti ve yazık oldu o zor sıkıcı günlere. Çocuklarımız kurtardı bizi. Bizde onları kurtardık.
Bu son bakış, bu son gülüş, bu son dokunuş, bu son el.
Doktor Erdem'in işlediği suçlar kendini aklamak adına çıkarttırdığı sahte akli dengesi yerinde değil raporuyla askıya alınmıştı fakat imzalayan doktoru konuşturmak çokta zamanımı almamıştı açıkcası, çünkü kimlerin kızı olduğumu unutmadan, onlarla onların anlayacağı dilden konuşmayı öğrenmiştim.
Erdem Mirza, Asren Kaya'nın kardeşi Derin Kaya'yı yani benim küçük yaşta ölen tanıyamadığım teyzemi öldürmek suçundan, Nur Yenilmez'i öldürerek ve Asren Kaya'nın günlüğünde değişim yaparak sunduğu kanıtları itiraf ederek aynı zamanda bizzat Açelya Koza'nın düğün günü öldürdüğü müstakbel kocasının öldürüldüğündeki silahı saklaması sonucu mahkemeye sunuldu. Çıktığı mahkeme de hepsini itiraf etmesine nazaran akli dengem yerinde değildi ifadesiyle serbest kalacağını düşündü ancak benim olduğum yerde serbest kalmak gibi bir ihtimalinin olmadığını anlaması çokta uzun sürmedi. İmzayı atan doktoru bulduktan sonra aslında doktor Erdem Mirza'nın bir doktor olmadığı foyası ortaya çıktı. Ki bunu anlamak, kütüphane arşivini inceledikten sonra çokta zor olmamıştı.
Erdem Mirza, Müjde Karayel ile yaptığı görüşmeler mahkemeye sunulduğunda kriz geçirdi ve mahkeme ertelenme kararı aldı. Ardından bir sonraki mahkemeye yüksek dozda verilen ağrı kesici ve bir kaç uyuşturucu iğne yapılmış bir şekilde çıkarıldı. Erdem Mirza başka hayatlara ettiği zorla müdaheleler sonucu da bir ceza almıştı fakat tabi ki bu kadar ile kalmadı. Erdem Mirza'nın Müjde Karayel' e saplantılı olduğu ortaya çıktı. Vakti zamanın da hiçbir hastalığı olmamasına rağmen Müjde Karayel' e verdiği ilaçlar sonucu onu hasta etmiş ve hasta olduğuna inanmasını sağlamıştı. Tedavi diye adlandırdığı bu durum artık onun aleyhine dönmüştü anlayacağınız. Açelya Koza'nın ülke dışında New Orleans şehrinde yaşamını sürdürdüğü ve Asren Kaya'nın Trabzon da, kendi çocuğu ile yaşadığı tespit edildi, öğrenilene göre sevgilisi öldüğünde Asren Kaya yaklaşık iki aylık hamileymiş ve bunu saklamış. Erdem Mirza, doktor Sıla Polat'ın evini kundaklama girişimini ve Açelya Koza'yı oraya bilerek yolladığını fakat daha öncesinden verdiği ilaçların etkisi ile oraya gittiğini hatırlamadığı ve bu planı bizzat kendisinin işlediğini itiraf etti. Hatta savunmasında her planını ince eleyip, sık dokuduğunu dile getirdi.
Her birinin hayatını çalarak kazandığı kitapların parası yani güya yaptığı mesleğinin ücreti ile bir hesaplama yapıldı ve tüm mal varlığına el konuldu. Erdem Mirza, kızı Betül Mirza'nın ölümünden de bir ceza aldı ve dosyaların bizzat benim elimden çıktığını öğrendi. Erdem Mirza, hiçbir şekilde hiçbir dosyaya imzasını bırakmamıştı ve kanıtlamam için birebir görüşme yaparak itiraf ettirmem gerektiğini anlamıştım.
Tabi bu işlemi de halletmem çok uzun sürmedi. Malum elim kolum tutuyorken hiç kimsenin kanını yerde bırakmaya bir niyetim yoktu. Kendisinin avukat olduğu kardeşim Cihangir ile ufak bir iş birliği yaparak bir çok olayın üstesinden gelmeyi başarmıştık.
Erdem Mirza, Derin Kaya'nın öldürme suçunu Mercan Aydın'a atmıştı ve olayı kapatmıştı fakat kısa bir sürenin ardından Mercan Aydın'ın ölüm haberi gecikmedi, peşi sıra gelmişti. Tüm haberleri birleştirerek ve sıralayarak mahkemeye delilleri bu şekilde sunmuştuk.
Sıla Polat, hakkı olaraktan yüklü bir tazminat istedi ve mal varlığından bir bölüm ile takas edildi. Ardından satarak paraya çevirdi ve borsaya girişim yaptı. Asren Kaya ise kısa bir süre önce bizi ziyarete geldi, Açelya'dan ise alınan son haber ülkenin dışarısında olduğu ardından yeni bir gelişme olmadı.
Asren Kaya, ölen kardeşinin ismini kızına vermişti. Geldiğinde iki kardeşi buluşturma görevi ise kuzenlere ait olmuştu. Bir süre Müjde ve Asren birlikte kaldılar ve tabi Pusat ile birlikte. Artık Müjde ile Pusat arasında hiçbir sorun kalmamıştı. Müjde kızı ile anlaşmıştı ve kızı asla onun için tahmin ettiği şekilde düşüncelere kapılmadı çünkü annesinin günlüğünü okumadan önce de onu suçlu olarak görmüyordu okuduktan sonra da görmemeye devam etti.
Ve artık rahatlamış bir şekilde mutfağa gittim iki fincan türk kahvesi yaptıktan sonra bir bardakta çikolatalı süt hazırlayarak balkonda, köşede duran koltuğa oturdum ve seslendim. ''Cihangiiir, Ülküüü.. hadi gelin'' cevap ise gecikmedi. ''Geldiik ablaaa''
Hayat ne kadar ilginç, ne kadar tuhaf. Kimse ailesini seçemez biliyorum fakat bunca şeye rağmen ben teyzemi de annemi de babamı da kardeşimi de çok ama çok sevdim. Görmediğim ailemin fertlerimi de çok sevdim. Ben çok şanslı doğmuştum her ne kadar şanssız bir gibi gözüksem de şanslıydım. Yıllar sonra annem kandırıldığına üzülse de aslında bir deli olmadığını yani akli dengesinin yerinde olduğunu anlamıştı ve babam sonunda herşeyin normale döndüğünü farkederek rahat bir nefes almıştı, tüm bunlar ise benim merakım ve kardeşimle olan büyük çabamızdan kaynaklıydı.
Ben doktor Hifa Sultan Karayel, psikoloji doktoru ve Müjde, Pusat Karayel'in çocuğuyum. Çok zor şartlardan geçtim ve ailemin beni asla bırakmadığı bir dünyada büyüdüm. Çok çalıştım ve başardım fakat hiç evlenmedim. Kardeşim Cihangir ve ölen karısı Sevgi'nin emaneti olan yeğenim Ülkü ile ufak bir hayat kurdum kendime. Hayatım beni hapsetmeye çalışsa dahi ben asla yılmadım. Yılların yalanını, düzenbazlığını görmezden gelmedim. Beni annemden ayıran herkesi adalete teslim ettim. Tıpkı annemin yaptığı gibi. Ben ailemin kızıyım, ben M'N nin kızıyım. Ailenizin varlığını kaybetmeyin. Yok iken var edin fakat elinizde ikin var olmuş iken sakın yok etmeyin.
Sesimin ruhlarına dokunduklarını söyleyen insanlar oldu hayatımda. Fakat kimsenin aklına sustuğum zaman parçalanan ruhum, acıyan hissiyatım ve her düşüşümde bir kez daha kırılan kalbim gelmedi. Ben ise böyle düşe düşe her defasında yeniden kalkmayı denedim. Yeniden tutunmaya çalıştım. Her defasında yediğim bıçaklarla kendime geldim. Ben unutmayı seçtim, yok saymayı, sadece kendimi seçtim. Aynaya baktığımda gördüğüme bile güvenmemeyi, nefsime yenilmemeyi, içimdeki beni seçtim. Ondan başkasına güvenmemeyi öğrendim. Ve vicdanımı böyle düşe düşe tek bir atar damara gömmeyi başardım. Kalbimdeki odaların kilitleriyle beraber toprağın altına bıraktım.
Müjde Karayel.