Mutluluk hüznün önünde mağlup, gelecek. Yalnızlık, tüm güzel duygulara karanlık olacaktı. Güneş, Ay'ın önünde diz çökecek. Mütemadiyen karanlık galip gelecekti. Ta ki... Umut bu dipsiz oyuna dâhil olana dek.
◇
Yalnızlık. Bu kelime tanıdık geliyor mu?
Kaybolmuşluk hissiyatı. Bu duyguyu hiç hissettin mi?
İşte ben bu duyguları bir haftadır yaşıyorum. Kuş olup, buralardan uçmak istiyorum. Bir süre yok olmak, kendimi unutmak istiyorum. Buralardan gitmek mesela...
Ama bir işe yaramayacağını o kadar iyi biliyorum ki. Kaçış hiç bir zaman çözüm getirmez. Tabi Labirent: Ölümcül Kaçış filminde Dylan O'brien değilseniz.
"Defne." Diye, tekrar kapıma vurdu annem. Beyaz ahşap kapıya baktım. Bir haftadır odamdan çıkmıyordum. Sadece bir kaç kere açlıktan kötü bir hal alıp mecburen doktora gitmiştim. Sol kolumda ki morartıya kaydı gözlerim. Serumlar ile damarlarımı delmişlerdi. Artık koluma dokununca bile acıyacak seviyedeydi. Sol kolum olduğu için pek uğraşmıyordum zaten fakat acısını her saniye hissediyordum.
Yanağımdaki gözyaşını silip arkama yaslandım. Odama göz gezdirdim. Yaramaz çocukların bir araya gelip oyun oynaması gibiydi odam; Dağınık ve toparlamak zor.
Gözümü kapatıp koluma dokundum. Acısı içimi sarıyordu ama kolumu yok saymak zorundaydım çünkü daha acı şeyler yaşadım ve daha onları atlatamıyorum. "Defne, uyuyor musun?" Diye sordu annem, gözlerimi açıp duvara baktım. Gözlerim tekrar dolunca yüzümü buruşturdum.
En çok sevdiklerim en kötü günümü inşa etti. Oysaki ben onlara bir şey yapmadım. Sadece sevdim. Çok sevdim.
Annem kapıyı açıp odama girince gözümü sildim. Elindeki tepsiyi masaya koyup, yatağa oturdu. "Daha iyi misin?" Dedi, iyi olmasam da kafamı evet manasında salladım, çünkü annemi üzmek istemiyordum. Annem başımı okşayıp "Bak bu günler de geçecek." Dedi ardından bana sarıldı. Annem sarılınca, demin sildiğim dolu olan gözlerim tekrardan dolmaya başladı. Ağlamamak için kendimi tuttum. En azından annem varken, ağlamak istemiyorum.
Annem sarılmayı kesip, masaya koyduğu tepsiyi aldı. Tepsinin üstündeki çorbaya baktım, ezogelin çorbası. Küçükken dışarıda oyun oynadıktan sonra ne zaman düşersem annem 'Daha güçlü ayağa kalk.' Diyerek en sevdiğim çorba olan ezogelin çorbasını yapardı. Alışmıştım artık kötü zamanda ezogelin çorbası içmeye. Tepsideki ekmeği alıp kırdım. Çorbanın içine atıp baktım. "İstersen onlarla konuşayım." Dedi annem, çorbaya bakmayı kesip anneme baktım. Bana acıyordu. "Gerek yok." Dedim. Annem gülümseyip, elimi okşadı.
"Daha fazla konuşmaya çalış tamam mı? Güzel sesini her zaman duyalım." Dedi, kafamı aşağıya yukarıya sallarken, gözümü kapattım. Gözümü kapatınca dolu olan gözümden yaş geldi. Gözümü açıp yanağımda oluşan ıslaklığı sildim.
Annem konuyu dağıtmak amaçlı "Kolun acıyor mu?" Diye sordu, koluma bakıp geri çorbaya baktım. Kaşığı elime alıp, çorbayı yavaşça karıştırdım. "Acımıyor." Dedim, annem koluma hafif hafif dokunurken kolum acımaya başladı.
Kaşlarımı hafif çatınca, annem ayağa kalktı. "Kremini getireyim." Dedi ve hızlı adımlarla, odandan çıktı. Ayağa kalkıp, çorbaya batırdığım ekmekleri çıkardım ve pencerenin yanına koydum. Tepsiyi masaya koyup geri yatağa yattım. Yorganı kafama kadar çektim.
Ağzımı tuttum ve dolu olan gözyaşlarımı, serbest bıraktım. Yastığım ıslanırken ağzımdan hıçkırık kaçmaması için ağzımdaki elimi ısırdım. Kimsenin duyamayacağı çığlıklar atıyordum. Bağıra bağıra susuyordum. İçim kan ağlıyordu. Kendi sesimi, kendim bile duyamıyorum.
Kolumun acısı ile yorgandan çıkıp, koluma baktım. Kanamaya başlamıştı. Koluma dokunmaya çalıştım ama acısı yüzünden dokunamadım. Sağ elimle yorganı sıktım. Acıyla gözümü kapattım. Yine. Bedenim nefes alırken, ruhum daralıyordu. Göğüs kafesimde ince bi sızı. Dayanamıyordum. Sanki kuşlar intihar ediyor da, kanlı karanlığı içimi kirletiyordu.
Al canımı kurtulayım artık.
Koluma biri dokununca gözümü hızla açtım. Annem yavaşça krem sürüyordu. Kafamı eğip, sağ elimle gözümü sildim. "Kendini toparlaman lazım Defne." Dedi annem, kafamı kaldırıp, ona baktım.
Ben de kendimi toparlamak istiyorum ama çok zor annem.
Annem kafasını sağa sola çevirirken, pencerenin oradaki kuşları gördü. Yataktan kalkıp, pencerenin yanına gitti. Kuşların yediği ekmeği görünce annem bana baktı. "Onları sen ye diye getirdim biliyorsun değil mi?" Dedi imayla.
Gözümü silip, yorganı sıktığım elime baktım. Annem yanıma gelip, başımı okşadı. "Salona geçelim mi? Kerem gelecek hem." Dedi, Kerem bizim yan komşumuz olmak dışında kuzenimdi. Hem de abim gibi sevdiğim biriydi. Ne zaman kötü olsam yanıma gelir, bana moral olurdu. Ben de o ne zaman kötü olsa yanına gidip, onu güldürmek için türlü şaklabanlıklar yapardım.
Ayağa kalkıp, salona doğru geçtim. Koltuğa oturdum ve boş duvara baktım. Ruh halim hiç iyi değildi. Sanki ruh sağlığı merkezine kapatılmış çaresiz bi vaka gibiydim. Hayatım bi anda alt üst olmuştu. Ne de hayat doluydum oysaki.
Nasıl göründüğümü bilmiyorum. Belki abartıyorum. Belki de benim yerimde olan bazıları kafede şu an arkadaşları ile olabilir, fakat bana yapılanları bir anda kaldıracak kadar güçlü değilim. Son bir hafta içinde kendimle barışık olduğum her şey ile tekrar küstüm. Uyanıkken, kabus yaşıyordum. Bu çok dehşet verici bi senaryoda figüran olmak gibiydi. Onca korku ve çığlık dolu sahneye tepki verme lüksüm olmadan, bi ağaç gibi kıpırdamadan duruyordum. Kendi hayatımın arka planında olmak çok yorucu.
Aşina olduğum ses odayı doldurunca, düşüncelerin kasvetli dumanından kaldırdım başımı. Bakışlarımı, kapıya çevirdim. Kerem gelmişti. Hafif bi tebessüm yerleştirdim yüzüme. Bu gülümsemem tamamen istem dışı oluşmuştu. Belki de o kadar umutsuz bir vaka değilimdir.
Kerem yanıma oturunca, omzuna kafamı koydum. Elini omzuma atınca gözümü kapattım. Kerem bana huzur veriyordu. Gülüşü, bakışı, dokunuşu hatta nefes alışı bile huzur veriyordu. Tek çocuktum ama Kerem bana öyle şeyler yaptı ki. Kerem'i öz abim gibi görüyordum. O benim için değeriydi. Olmayan abim gibiydi. Belki kardeşim yoktu ama Kerem bana yeterdi. Yetiyordu da zaten.
"Biraz daha iyi misin ufaklık?" Dedi Kerem, omzunda kafamı biraz yukarı kaldırıp, Kerem'e baktım. "Sayılır." Deyip, kafamı indirdim. Sol koluma ağrı gelince, biraz kenara kaydım. "Acıyor mu?" Derken, biraz uzaklaştı Kerem. Kerem uzaklaşınca kafam boşlukta kaldı. Oturuşumu düzeltip, Kerem'e baktım. Sol elimi tutup, koluma çevirdi bakışları.
"Yemek yedin mi sen?" Yememiş olsam da kafamı evet manasında sallamaya başladım. "Yemedi." Dedi annem, ben anneme tepkisizce bakarken, annem sıkıntılı bir nefes verdi ve dudaklarını yeniden araladı. "Ona hazırladığım çorbaya ekmek batırıp, kuşlara vermiş." Diye, sözlerini tamamladı annem.
Kerem benim elimi okşarken anneme bakıyordu. "Emel teyze sen getir şu çorbayı ben içireceğim." Dedi. Annem mutfağa gidince Kerem bana döndü ve tek kaşını kaldırdı. "Yemek yiyeceğine dün söz vermedin mi?" Dedi pürüzsüz ses tonuyla. Hareketlerindeki ciddiyet her an somutlaşacak gibiydi. "Evet ama istemiyorum." Dedim ona tezat pürüzlü çıkan sesimle. Kerem koluma kaçamak bi bakış atıp, tekrar bana baktı.
"İstemiyorum diye bir şey yok Defne. Yemek zorundasın. Hem kusura bakma ama sol kolunu sikmişler. Sol kolundan bir iğne daha yiyemezsin, sağ koluna da aynı şeyi mi yaptırmak istiyorsun?"
Kerem'in dedikleri üzerine koluma baktım. Dirseğim bile mordu. İğneyi nereden soktular belli değil. Kerem'e baktım. Ağlamamak için yanak içlerimi ısırdım ama nafileydi. Dolan gözlerim beni ifşa etmekten geri durmadı.
Gözlerim dolunca, Kerem ile olan göz temasımı kaçırdım. Kerem gözümü silip tekrar elimi tutu. "Ben her zaman senin yanındayım, bunu unutma." Dedi sakinleştirici bi tonda.
Zorla gülmeye çalıştım, ne kadar başarılı oldum bilinmez. O sıra da annem salona geldi ve çorbayı masaya koydu. Kerem, anneme destek vermek adına içten şekilde gülümsedi. Kerem, çorbadan bir kaşık aldı. "Uçak geliyor geliyor." Ağzımı açınca kaşığı ağzıma getirdi. Çorbayı içerken boğazımın yandığını hissettim.
Zorla da olsa çorbayı bitirmiştim. Kerem peçete ile ağzımı silerken, içinde bulunduğumuz durum içler acısıydı. Resmen bebek muamelesi görüyordum! Normal de olsa katıla katıla gülerdim bu duruma lakin bırak kahkaha atmayı, konuşacak takatim yoktu.
Annem boşalan kaseyi tekrar mutfağa götürdü ve çok geçmeden yanıma geri geldi. Kerem'in omzuna yeniden yaslandım başımı. "Okul işi ne olacak?" Dedi annem, hiç bir fikrim olmadığı için cevap vermek yerine gözümü kaçırdım ve yeni dostum boş duvara bakmaya başladım.
"Bizim okula gelsin." Dedi Kerem. Kulaklarımı dolduran cümle beynime ulaşınca, aniden yeşeren umut tomurcuğuyla Kerem'e odaklandım. Kerem konuşmasına devam etti. "Zaten Defne son sınıf değil mi? Biz de geçen kaldığımız için Defne'yi bizim sınıfa alırız."
"Siz mi?" Annem kaşlarını yukarıya kaldırıp bakıyordu, Kerem gülümsedi. "Batu, Efe, Burak, Ulaş ve ben." Diye kısa bi özet geçti. Şuan tek ilgimi çeken şey yeni bi okul, yeni bi umuttu.
"Hepiniz sınıfta mı kaldınız?" Dedi annem şaşkın bakışları eşliğinde. Kerem kıkırdadı ve konuşmaya devam etti. "Ulaş kaldı ama bizde satmak olmaz diye hepimiz birden kaldık." Dedi, dediğine gülümsedim. Annemin de gülüşü doldurmuştu kulaklarımı.
"O zaman Defne bizim okulda diyoruz?"


