İnsanları hayata bağlayan şeyler vardır ve oksijeni solumak bazen sadece onlar varken değerlidir. Gördüğü tüm güzellikler onlar varken güzeldir. En değerlisi olarak gördüğü bu şeyleri kaybetmekten korkar insan ve hep de bununla sınanır. Neye bağlanırsa onu kaybetme korkusuyla yüzleşir. Bu korku zamanla bütün hücrelerine yayılır. En sonunda ise bütün duyguları yok olur, geriye kalbini lime lime eden bu korku kalır.
Atlas bu korkuyla birlikte yaşamaya başlayalı neredeyse bir yıl oluyordu. Hayatını tepetakla eden bu gerçeği öğrendiğinde en başta hiçbir şey hissetmemişti daha sonra içine düşen ilk duygu filizi korku oldu. Kaybetme korkusu...Daha yaşamak istediği birçok şey vardı, birçok hayal biriktirmişti. Ailesiyle geçireceği güzel zamanları olmalıydı, belki de bunların hepsini kaybediyordu. Ya da kayboluyordu...
Kabullendiğinde ise korku bütün vücuduna sızmaya başlamıştı. Zamanla onu ele geçirdi. Korktukça korktu. Korktukça uzaklaştı, sevdiği herkesten ve her şeyden. Belki böyle daha kolay olur diye düşünmüştü, herkes için. Ama durumu kolaylaştıracak hiçbir şey yoktu. Bunu zamanla o da anladı. Gittikçe her şey daha da kötü bir hâl alıyordu. Etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştırmıştı, aralarında soğuk duvarlar ve sadece hüzün dolu gözlerin buluşabildiği pencere kalmıştı. Kendini hapsettiği bu yalnızlığın içinde korkularıyla başbaşa geçiriyordu günlerini.
İşte tam da böyle bir günde hayatına girmişti Neşe. Kendi benliğini korkular sarmışken ondan cesur olmasını istemişti, kendisinin belki de hiçbir zaman olamayacağı kadar cesur. Çünkü yaşayabiliyorken yaşasın istedi. İmkanı varken yapmak istediği şeyi yapsın istedi. Bunun sonucunda Neşe belki mutsuz olmuştu ama bu durum ikisini birleştirmişti. Atlas'ın aylardır gülmeyen yüzü Neşe'yle gülüyordu. Kaybettiği hayat enerjisi ona yeniden gelmişti. Atlas'ın hayatındaki en güzel günler şüphesiz Neşe'nin gözlerine bakabildiği günlerdi. Orman yeşili hareler korkunun bastırdığı güzel duyguları yeniden gün yüzüne çıkarmıştı. Fakat hçbir şey yok olmuyordu maalesef, Atlas yine korka korka seviyordu Neşe'yi. Öngördüğü gelecek yaşamak istediği her şeyin önünü kapatıyordu.
Ömründe ilk defa hissettiği bu duygu gerçekten bambaşkaydı. Hem yakıyordu hem de insanı kendine müptela ediyordu. Haftalardır hasret kaldığı o çehreyi görmek için deliriyordu ama biliyordu bunu Neşe'ye yapmaya hakkı yoktu. Daha fazla üzmek istemiyordu. Kendi üzülebilirdi ama o hiç üzülmesin istiyordu. Bunu istemek için geç mi kalmıştı bilmiyordu. En azından bundan sonra onu üzmemek için elinden geleni yapacaktı.
Neşe'nin kendisine ilettiği mesajı duyduğundan beri günler boyu saatlerce izlediği pencereyi izliyordu yine. Kalbi alev alevdi. Bir el avucuna almışta sıkıyordu sanki kalbini. Bu acı hiç mi geçmeyecekti? İnsanın kalbiyle beyni arasında verdiği savaş belki de en zor olanıydı. İradesini korumak zorundaydı ama bu daha önce hiç bu kadar zor olmamıştı.
Artık dayanamayacak gibi hissediyordu. Mutlu olduğu ne varsa hayat onu elinden alıyordu. Çok yorulmuştu artık. Sürekli kaybetmekten, hep hayal kırıklığına uğramaktan, hep bir savaş içerisinde olmaktan çok yorulmuştu. Tüm bunlara bir son vermek istiyordu. Gün boyu düşündüğü kararı artık vermek zorundaydı. Bir bilinmezliğin içinde sürüklenmekten ve sürekli acı çekmekten bıkmıştı. Tüm riskleri göze alacak ve son bir kez savaşacaktı. Bu savaştan galip çıkmayı hiçbir şeyi istemediği kadar istiyordu. Çünkü eğer başarırsa içindeki bütün korkulardan kurtulacaktı ve işte o gün şüphesiz gideceği ilk yer Neşe'nin yanı olacaktı. Bütün gerçeklerle karşısına çıkıp seni seviyorum diyebilecekti. Bu iki kelimelik cümleyi söyleyebilmek istiyordu. Hiçbir şeyden korkmadan ve onu üzmeyeceğinden emin olduğunda ancak bunu yapabilirdi. Tek dilediği her şeyin yolunda gitmesi ve ilk gördüğü anda hayran kaldığı orman yeşili harelere bakarak aşkını dile getirebilmekti.
Verdiği kararın ağırlığını tüm bedeninde hissediyordu. Ailesi istemese bile o tüm riskleri göze alacaktı. Daha fazla dayanamıyordu, eğer bir şansı varsa bunu değerlendirecekti. Dakikalardır sessizce karşısında oturan Tuna'ya döndü bakışları. "Tuna,"diye seslendiğinde o kadar kısık çıkmıştı ki sesi Tuna zorlukla duyabildi. Yere diktiği gözlerini Atlas'a çevirip "Hm?" diye sorarcasına mırıldandı. Tuna da korkuyordu çünkü kuzeninin ne karar vereceğini biliyordu.
"Ben kabul ediyorum,"dedi Atlas. Tuna'nın arkasında kalan pencereden ailesine baktı son kez. Yine aynıydı gördüğü tek şey, kaygılı ve üzgün bakışlardı. Atlas'ın kabul ettiğini öğrendiklerinde muhtemelen daha da perişan olacaklardı ama böyle de hiçbir şey iyiye gitmiyordu. Sadece yerinde sayıyorlardı.
"Atlas yapma," diyerek yalvaran gözlerle Atlas'a baktı Tuna. "Bu çok riskli, biraz daha bekleyelim belki başka bir yol bulunur." Tuna da biliyordu, başka bir yol yoktu.
"Ben kararımı verdim Tuna. Beklemenin bir faydası yok. Ama," deyip duraksadı. Karar verdiği başka bir şey daha vardı. Bu savaşa girmeden yapmak istediği son bir şey. "Öncesinde yapmak istediğim bir şey var. Tek bir gün istiyorum." Tuna anlamazca ona bakarken Atlas sözlerine devam etti. "Gidip herkese kararımı söyle lütfen, bunu ben yapmak istemiyorum."
Tuna bunları kabullenmekte zorlanıyordu. Hiddetle ayağa kalktı. "Bunu yapamazsın! Kimse istemiyor, hiçbirimiz bunu göze alamayız!" Atlas fazlasıyla kararlıydı. "Ben göze alıyorum Tuna ve kimseden izin almayacağım. Yoruldum artık, biraz da beni anlamaya çalışın!"
Tuna sesli bir nefes verip ofladı. Ne yapacağını hiç bilmiyordu. "Hadi Tuna, fazla vaktimiz yok. Git ve konuş." Tuna uzunca baktı Atlas'a. Geçirdikleri zorlu günleri düşündü. Gözlerindeki yorgunluğu görebiliyordu. Son zamanlar ondan çok şey götürmüştü. Göz altları çökmüş ve morarmıştı. Bedeni günden güne zayıflıyordu. Kabullenişin ağırlığıyla omuzları düştü.Bu, hayatının en zor kabullenişiydi. Görüş alanı bulanıklaşmaya başladığında yavaş adımlarla odadan çıktı.
Atlas odada yalnız kaldığında önce derin bir nefes aldı. Ardından gözlerini kapatıp başını yastığa yasladı. Ailesinin az sonra yaşayacakları ânı görmek istemiyordu. Ama görmekten kaçsa bile sadece birkaç saniye sonra annesinin acı dolu sesi kulaklarına ulaştı. Sımsıkı kapattığı gözlerinden bir damla yaş usulca yanağından süzüldü. Hiçbir ses tonu bu kadar canını yakmamıştı...
Asırlar gibi gelen dakikaların ardından Tuna yeniden odaya girdi. Atlas ona baktığında odaklandığı tek şey kıpkırmızı olan gözlerdi. "Herkesle konuştum,"deyip duraksadı. Kelimeleri bir araya getirirken en son ne zaman bu kadar zorlanmıştı bilmiyordu. Yutkunamadı. "İstediğin gibi bir günün var,"dedi boğazındaki yumruyla birlikte. "Yarın sana ait. Diğer gün de..." Sustu, daha fazla konuşamadı. Ama tamamlayamadığı cümlenin devamını ikisi de gayet iyi biliyordu.
"Tamam,"diye mırıldandı Atlas. "Teşekkür ederim." Tuna gözlerini dikip Atlas'a baktı. Diline gelen sözcükleri yuttu. Çünkü kendi hissettiğinden çok daha büyük bir acı ve korku gördü baktığı gözlerde. Şimdi Atlas o korkuyu herkesin omzuna yüklemişti. Hızlı adımlarla odadan çıktı Tuna. Biraz daha orada dursa hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Oysa odadan çıksa da sonuç değişmemişti, sert adımlarına gözyaşları eşlik ediyordu.
Atlas'ın ise dudaklarında buruk bir tebessüm vardı. Kirpik uçlarına takılan gözyaşına inat dudakları yukarıya kıvrılmıştı. Çünkü yarın ona aitti. Ona ve Neşe'sine...