İçeriğe geç

Ormandaki Avcı

Bölüm 6 · 13 dk okuma

Ormandaki Avcı

Bölüm 6

5. Bölüm | Yabancı Diyar

Ormandaki Avcı'nın beşinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫

"Tanıdık değildi ki bu diyar. Kim yabancı olduğu yere ait olabilirdi ki?"

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

"Veronica Addams!" diyerek adımı bastıra bastıra söyledi Kral Luis. Olduğum yerde öylece kalakaldım. Lanet olsun!

Tam bu saniyelerde zamanı durdurmak istedim. Zamanı durdurmayı bu yaşıma kadar bir kere istemiştim. O da Salver ile kalmaktı. Ancak ondan ayrılalı epey olmuştu. Şimdi ise hiç tanımadığım yabancılar tarafından bulunmuştum. Belki bugünden sonra özgür bir kız olup kırlara çıkamayacaktım. Belki koklayıp hayat bulduğum çiçeklerime bir daha dokunamayacaktım. Göremeyecektim. Annemin ben uyurken saçlarımı okşamasını özleyecektim belki de. Gelecek belirsizdi. Geçmişe dönüp bakabilirdik ama gelecek sisli bir geceden ibaretti. Sislerin arasında yürürken nelerin karşıma çıkacağını tahmin edebilirdik ama kesin olarak belirtemezdik. Başımıza iyi veya kötü birşey geleceğini, olayı yaşadığımızda öğrenebilirdik. Tanrının yarattığı kullar olarak kaderimize ne karşı gelebilirdik, ne de değiştirebilirdik.

Ancak başımıza kötü birşey gelince geçmişe dönüp iyi anılarda kalmayı isteyebilirdik.

Bu yüzden tam burada zamanı durdurmak, hatta geriye almak istedim.

Küçükken annemin bana çok kızdığını hatırlamıyordum. Genelde bahçede, tek başıma takılan kızdım. Çamurlardan kendime bebek yapar, yaprakları elbise gibi kullanırdım. Bazı çiçekler bebeklerimin saçları olurdu. Küçük dallarla yüzlerini yapıp saatlerce onlarla oynardım. Birşey için ağladığımı bile hatırlamıyordum. Dünyada nelerin var olduğunu bilmezdim ki. Dünyanın çiçeklerden, hayvanlardan ve bizlerden ibaret olduğunu sanardım. Kötülük, ölüm, kan gibi şeyleri bilmezdim. Sırf diğer elfleri merak edip meydana doğru gizlice yol aldığımda bile başıma kötü şeylerin geleceğini bilmezdim. Diğer elflere gözükmeden annemin beni bulup sinirli bir şekilde eve götürmesini unutamıyordum. İlk defa o zaman Altın Elf olduğumun ne kadar iğrenç birşey olduğunu farketmiştim. Annem, beni bulurlarsa ondan ayrılacağımı söylemişti. Ve ben Altın Elf olmaktan çocukken nefret etmiştim. O gece uyumamıştım. Ağlamıştım. Sessizce yorganın altında ağlamıştım.

Ağaçların arasında gülerek oyunlar oynayan çocukları görünce arkadaşlık ne demek öğrenmiştim. Ve o çocukları çok kıskanmıştım. Diğer elflerle birlikte yaşayıp, arkadaşları vardı. Anneleri ve büyükanneleri dışında başka elflerle de konuşabiliyorlardı. Ama ben kalbi bile olmayan çamurlarla arkadaşlık etmiştim.

Şimdi ise Krallık tarafından yakalanmıştım.

Başımı hiç kaldırmamak, geriye dönüp güzel anılarda kalmak istedim.

Başımı yavaşça kaldırdım. Kalbim korkuyla çarpmaya başlarken karşımdaki kraliyet ailesini görünce kanım dondu. Arkalarındaki askerler beni iyice korkuttu. Gözlerim hepsinin üzerinde gezindi. En sağda Kral Luis vardı. Hafiften öfkeli görüntüsü ile bana bakıyordu. Üzerinde uzun, gösterişli beyaz bir kürk vardı. Başında devasa bir taç, parmaklarında ise parlak yüzükler vardı. Bakışlarım yanındaki Kraliçe Elizabeth'e döndü. Saçlarını topuz yapmış, başına topuza yakışır bir taç takmıştı. Gerdanında oldukça gösterişli kolyeler, parmaklarında ışık saçan elmastan yüzükler vardı.

Onun yanında ise büyük oğulları James vardı. James tamamen mavi giyinmişti. Bir tek pantolonu beyazdı. Başında babasınınkine kıyasla daha küçük bir taç vardı.

En solda ise küçük oğulları Justin vardı.

Justin'in gözleri direkt benim gözlerimin derinliklerine bakarken rahatsız oldum. O da abisinden biraz koyu giyinmişti. Mavi, uzun saçları vardı. Masmavi gözleri ürkütücü görünüyordu. Gözlerine bakınca ise ürpermiştim. Annemin anlattığına göre Justin benden sadece 3 yaş büyüktü.

Bana o kadar rahatsız edici bakıyordu ki geriye dönüp kaçmak istedim.

Luis hafifçe öksürünce Kral Luis'e döndüm. Sitem eder bir tavırla bana bakıyordu. Kral Luis'in arkasında duran ince bıyıklı, siyah saçlı adam Kral Luis'in önüne geçip sabit durdu. İnce bıyıkları dudaklarıyla uyumlu bir şekilde hareket ederken konuşmaya başladı.

"Veronica Addams," diye başladı. İsmimi söylerken yüzünü öyle sinir bozucu bir hal almıştı ki, benden tiksindiğini haykırarak söylese şaşırmazdım. Birinin özgürlüğü sevmesi ne zaman iğrençlik olmuştu? Sırf aptal Krallık adetlerine uymadığım için benden nefret ediyorlardı. Hepsi benden nefret ediyordu. Justin ve James diğerleri gibi tiksinir tarzda bakmasa bile onların da içindeki öfkeyi sezmiştim.

"Yirmi yıldır evinizde saklandınız. Bugünden itibaren ise tamamen krallığın himayesinde olacaksınız. Her türlü ihtiyaçlarınızdan krallık sorumlu olacaktır." demesi ile kaşlarımı çattım. Annemler neredeydi? Onlar mı haber vermişti? Annem beni böyle bir şeye sürüklemezdi ki.

Kaşlarım çatılırken iki asker öne çıkıp bana doğru adım atmaya başlayınca dudaklarımdan cılız bir ses çıktı. Geriye doğru bir adım attım.

"Hayır..." İki asker yanlarıma geçip kollarımdan tutmaya kalkınca ise geri adımlayıp başımı iki yana salladım. "Hayır bırakın beni!" Beni götüremezlerdi! Benim bir ailem vardı. Evim vardı. Annem çok merak etmişti beni. Ah hayır ben ne yapmıştım? Evimden ayrılmak istemiyordum. Bu adamlar beni saraya mı götürecekti? Özgürlüğümü kimse alamazdı elimden! Bu adamlar ise özgürlüğümü, ellerine bir bıçak alıp parçalıyorlardı.

Kollarımı iki adamda iki yanımdan kavrayınca kurtulmaya çalıştım ancak öyle sıkı tutmuşlardı ki hiçbir şey yapamadım. "Lütfen bırakın." diyerek kurtulmaya çalıştım. Nafileydi. Öyle sıkı tutmuşlardı ki beni...

"Zorluk çıkarmayın Bayan Addams." Bu ses kimden gelmişti bilemiyordum ama kabusta gibi hissediyordum. Sanki herşey rüyaydı. Gözlerimi açacak ve annemle büyükannemin olduğu o güzel sabahlara uyanacaktım. Yada Salver parmağını şıklatıp beni korkunç bir kabustan kurtaracaktı.

Belki de doğduğum andan itibaren korkunç bir kabusa dalmıştım. Ve bu kabus beni gittikçe içine çekecekti.

Askerler beni yürütmeye çalışınca adım atmayıp onları durdurmaya çalıştım. Zorluk çıkarınca ise resmen beni sürüklemeye başladılar. Çığlık atıp gitmemek için direndim ancak zayıf bedenimle onlara engel dahi olamıyordum.

Gözlerimden yaşlar akarken beni zorla yürütmeye devam ettiler. İstemiyordum. Yabancı olduğum devasa sarayda yaşamak istemiyordum. Tanımadığım elflerle yaşamak istemiyordum. Daha fazla direnemeyip onlara uymak zorunda kaldım. İki adamdan kurtulsam bile Kral Luis'in arkasındaki ordudan kurtulamazdım. Bu yüzden direnip bedenime zarar vermeyi bıraktım.

Kraliyet ailesi tam sağımdan yürürken biraz ileride dev bir at arabası gördüm. Arabanın bazı yerleri hariç bembeyazdı. Sadece ufak yerlerinde altın sarısı dokunuşlar vardı. Arabaya bağlanmış atlar ise tıpkı masallardaki gibi beyaz tüylere sahipti.

Arabaya iyice yaklaşınca kapının iki yanına dizilmiş iki asker kapıyı bizler için açtı. Kral Luis öne atılıp arabaya bindi. Arkasından ise Kraliçe ve prensler bindi. Askerler kollarımı sıkıca tutup kapının tam önüne getirdi. Çarem yoktu. Bu arabaya şimdi kendim binmessem canımı acıta acıta bindireceklerdi.

Üç tane sarı basamak vardı. Basamaklara basıp at arabasının içine girdim. Beni tutan askerler ittirerek Prens Justin'in yanına oturttu. Midem tekrardan bulanmaya başlarken Prens Justin'e bakmasam bile hafiften gülümsediğini gördüm. Tüylerim bu adam yüzünden diken diken olurken kucağımdaki bileklerimin sertçe tutulması yüzünden sıçradım.

Az önce beni tutan askerlerden biri bileklerimi sıkıca ellerinin arasına almıştı. Öyle çok bileğimi sıkmıştı ki Salver'ın sardığı sargı açıldı. Bileklerimin etrafına hasır ipten doladı. Cidden onlara zarar vereceğimi mi düşünüyorlardı? Başımı kaldırıp karşımda oturan Kral Luis'e baktım. "Size zarar verecek kadar aptal değilim. Ama siz savunmasız bir kızı etkisiz hale getirecek kadar aptalsınız." Lanet olsun bu cesaret nereden gelmişti bana?

Dediğim bu cümle ile Kraliçe şaşkınlıkla ağzını kapatıp bana ayıplar bir bakış attı. Kocasının kölesi olan bir kadın için fazlasıyla normal bir davranıştı. Bileklerimi bağlamakla meşgul olan asker bile durakladı. Prens Justin olduğu yerde gerildi. Tam birşey demek için ağzını açmıştı ki Kral Luis konuştu.

"Umarım bu cesaret bir daha gelmez Veronica Addams. Size zarar gelmemesi için tavsiye etmeyeceğim bir cesaret." Denilecek çok şey vardı ancak sustum. Bu beyni bozuklara ne kadar laf söylersem söyleyim diğer kulaklarından çıkacaklarına emindim.

Asker bileğime ipi dolarken sargı iyice açılmış büyük bir kısmı sarkmıştı. Sargının düşmemesi için dua ederken ipi düğüm yaptı. Son kez ipi sıkıyordu ki sargı dizimin kenarına düştü. Dizimin kenarından sıyrılıp yere, Justin'in ayaklarının dibine düştü.

Asker bileklerimi bağladıktan sonra arabadan indi. Salver'a ait bir iz taşıdığı için o sargıyı almak istedim. Ellerim bağlı bir şekilde sargıya uzanmak için hareket etmiştim ki Justin benim tarafımdaki ayağını sertçe sargının üzerine bastırınca durakladım.

Pislik!

Ona dönüp iğrenir bir bakış atınca ise dudakları sağa doğru kıvrıldı. Donuk bakışlarımı kucağımdaki ellerime indirip bu şeyin birer hayal olmasını diledim. Gözlerimi kapatıp derin nefes aldım. Arabanın önünden gelen kırbaç sesiyle karışık kişneme sesi gelince ise araba hareket etmeye başladı.

Ellerinden kurtulmam gerekiyordu. Bu lanet olası elflerle yaşamak istemiyordum. Annemin yanına dönmek istiyordum.

Araba uzun bir süre yol aldı. Justin ara ara bana rahatsız edici bakışlar atıyordu. Olduğum yerde defalarca Justin yüzünden kıpırdanmıştım. Adamın nefes alması bile bana batarken geri kalan süreçte bu adama nasıl dayanacaktım yüce tanrım?

"Akşam için herşey hazır değil mi James?" Luis'in bu sorusu ile James saygıyla başını eğdi. "Evet efendim." Kaşlarımı çattım. Akşam ne olacaktı ki?

Kraliçe Elizabeth tiksinir bakışlarını üzerime dikti. Önce hafifçe öksürdü. Ardından hafif pembemsi renkteki, ince dudaklarını araladı. "Böyle paspal şekilde halkımızın önüne çıkarmayacağız değil mi Kral'ım?" Şuanki halime paspal diyip beni ezmesi zoruma gitmişti. Burnumun direği sızlarken boğazımda devasa bir yumru oluştu. Göz pınarlarım yaşlara boğuldu ancak o yaşları akıtıp onların karşısında daha fazla ezik duruma düşmek istemiyordum. Ellerimi yumruk yapıp sessiz kaldım. Evet, az önce cesur davranmış olabilirdim ancak bu psikopatlar bana herşeyi yapabilirdi. Aileme bile zarar verebilirlerdi. Bu yüzden susmam gerekiyordu. Bedenimin sağlığı için susmam gerekiyordu.

Özgürlüğün ne demek olduğunu şimdi anlıyorum.

Prens Justin derin nefes alıp konuştu. "Elbette böyle halk arasına çıkmayacak." Gözlerimi kapatıp kafamı koltuğa yaslamıştım ki at arabasının durması ile gözlerimi açıp sırtımı dikleştirdim. Kral Luis olduğu yerde doğrulup doğrudan Justin'e baktı. "Bizler yemek odasına gideceğiz. Sen ise Veronica'yı odasına götür." Justin anlayışla başını sallayıp kolumu kavradı. Yırtılmış elbisemin yırtık kısmından teni, koluma değince vücudum ürperdi. Salver tenimi yakarken bu adam tiksindirmişti.

Kapı açılınca Luis ayağa kalkıp üzerini düzeltti. Hafifçe eğilip kapıdan geçti. Onun arkasından Kraliçe Elizabeth eteğini tutup ayağa kalktı. Zarif yürümeye çalışarak dizlerimin tam dibinden geçti. Sol elini kapının dışına uzattı. Biri onu tutmuş olacak ki dikkatli bir şekilde arabadan indi. Onun arkasından James inerken Justin, kolumu sıkıca tutup beni ayağa kaldırdı. Tam karşısında durunca sırıttı. Yüzü neşeyle karışık alaycı bir tavır alırken konuştu.

"Uslu bir kız olursan anlaşabiliriz." dediği cümle ile kaşlarımı çatıp iğrenir bir bakış attım. "Seninle anlaşma gibi bir amacım yok." Az önce alaycı yüzünün yerine öfke geldi. Kolumu morartmak istercesine sıktı. Koluma büyük bir sızı girerken bedenimi sıkıp acımı gizlemeye çalıştım. "Bir daha bu kadar aptal olursan bedenin şuankinden daha çok kasılır." diyerek arabadan inmem için beni öne doğru ittirdi. Arabanın dışında duran askerlerden biri beni tutup arabadan indirdi. Arkamdan Justin indi.

Kral Luis, Kraliçe Elizabeth ve James çoktan saraya doğru yürümeye başlamıştı. Başımı kaldırıp nerede olduğumuza baktım. Devasa bir bahçedeydik. Önümde geniş bir yol vardı. Yol, beyaz fayanslardan yapılmıştı. Kenarlarda çeşit çeşit çiçekler vardı. Yolun sonunda aynı renkte, beyaz taşların dizildiği bir merdiven başlıyordu. Merdiven en fazla on basamaklıydı. Merdiven çıkıldığında ise siyah demirlerden yapılmış iki yana açılan boyumun en az üç katı bir kapı vardı. Kapının iki yanında ise büyük bir saksıda çiçekler vardı.

Saray epey yüksekti. Dişi hafif mavimsi bir renkteydi. Boydan boya, devasa camları vardı. Camların kenarlarına ise beyaz taşlar dizilmişti. Saray cam gibi parlıyordu. Bazı yerlerinde sarmaşıklar vardı. En tepesinde ise Luis Krallığının bayrağı vardı. Fazla rüzgar olmadığı için dalgalanmasa bile büyük olduğu anlaşılıyordu.

Sarayı incelerken camlardan birinde bir kız olduğunu farkettim. Beyaz saçları güneş ışığı sayesinde parlarken saçlarının benim saçlarımla aynı boyda olduğunu farkettim. Üzerinde mavi bir gecelik vardı. Geceliğinin askılarından biri omzundan sarkmıştı. Direkt bana bakıyordu.

Justin kolumu tekrar avucunun arasına alıp yürümeye başladı. Onunla birlikte yürürken bahçedeki hizmetçiler merakla beni süzüyordu. Bazıları iğreniyor, bazıları ise halime acıyordu. Yırtık, kirlenmiş yırtık bir elbise giyen, kolu ülkenin prensi tarafından tutulan ve elleri bağlı bir kadına herkes acırdı. Özgürlüğü elinden alınmış bir kadına herkes acırdı.

"Herkesin sana nasıl baktığının farkında mısın?" diye sordu Justin alaycı bir tavırla. Yüzümü buruşturdum. "Senin gibi iğrenç biri yanımdayken herkes bakar." Midemi bulandıran bir kahkaha attı. "Buradaki tüm kızlar bana bayılır Veronica." Bunu birer marifetmiş gibi söylemesi ne kadar aşağılık biri olduğunu açıklarken sesimi çıkarmayıp yürümeye devam ettim.

Merdivenleri sessizce çıkarken duyulan tek şey adım sesleriydi. Siyah, demir kapı iki yana açılmıştı. İçeri girince ise bizi tavanı oldukça yüksek bir yer karşıladı. Hizmetçiler beyaz, dizlerine kadar gelen kabarık elbiseleri ile koşturuyordu. Kimisinin elinde tepsi, kimisinin elinde süpürge ile hepsi birşeye yetişmeye çalışıyordu.

Hemen köşede ise oldukça uzun gözüken bir koridor vardı. Justin koridora yönelince otomatik olarak bende o tarafa yöneldim. Adımlarım gidiyordu, bedenim yürüyordu ancak ruhum arkasına bile bakmadan kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Nefes almadan kusmak istiyordum. Bütün kötü duygular vücuduma akın etmişti. Bütün hepsini kusup buradan kaçmak istiyordum.

"Beni nasıl öğrendiniz?" Justin yürümeye devam ederken sorumu cevapladı. "Annen senin kayıp olduğunu bizlere bildirdi. Ancak kayıpta bir sürü elf vardı ve seni bulmak epey zaman alacaktı. Annende dayanmayıp senin Altın Elf olduğunu söyledi." Yüzünü bana çevirip gözlerini kıstı. "Neden ülke dışına çıktın?" Sinir bozucu bir şekilde güldüm. "Seni ilgilendirmiyor." Kolumu daha çok sıkıp kendine doğru çekti. Göğsüm onun göğsüne yapıştı ve benim midem bulandı. Yüzünü bana doğru eğince ise kusmak istedim.

"Sorularıma böyle cevap verirsen iyi şeyler olmaz." dedi dişlerini sıkarak. Yüzüme biraz daha yaklaşıp fısıldadı. "Ülke dışına neden çıktın?" Onun eli tarafından esir tutulan kolumu geri çekip ondan uzaklaştım. "Seni ilgilendirmiyor." diyerek arkamı dönmüştüm ki Justin'in tekrardan beni tutması ile durmak zorunda kaldım.

Aynı koluma tekrardan sıkıca tutunup beni zorla koridorda yürütmeye başlayınca kurtulmaya çalıştım ancak bağlı ellerimle hiçbir şey yapamıyordum. "Bırak beni!" diye bağırdığımda ise bizi tiyatro izler gibi merakla izleyen hizmetçileri yok sayarak yürümeye devam etti. Hızlı hızlı nefesler alıyordu. Boynundaki damarlar belirgenleşmişti. O kadar iğrenç bir adamdı ki daha ilk günden ondan tiksinmiştim.

Koridor bitince bizi devasa bir merdiven karşıladı. Basamakları sayamamıştım ancak epey basamak vardı. Bu saray tamamen beyaza bürünmüştü. Yerdeki fayanslarda ise siyah, küçük küçük ince çizgiler vardı. Yere boya dökülmüş gibi bir hava verirken Justin sayesinde basamakları çıkıp üst kata geldik. Üst kat ise devasa boyuttaydı. Yuvarlak şekildeydi. Sayamayacağım kadar oda vardı. Tam ortada ise az önceki merdiven kadar büyük bir merdiven daha vardı.

Justin beni odalardan birinin önüne getirdi. Kolumu sıkıca tutarken beyaz kapıyı açtı. Kapıyı açar açmaz beni de tutarak içeri girdi. İçeri girince ise geniş bir oda karşıladı. Dikdörtgen şeklindeki odada iki kapı daha vardı. Kapıların karşısındaki duvarda ise iki kişinin rahat sığabileceği bir yatak vardı. Yatakta çoğunlukla pembe tonlarında yastıklar vardı. Aynı zamanda yatağın üzerinde açık mavi elbise vardı. Yatağın yanında küçük bir komodin vardı. Yere kadar uzanan dev camın önünde ise küçük bir makyaj masası ve pembe taburesi vardı. Makyaj masasının üzerinde ise devasa bir kutu vardı. Köşelerden birinde ise boy aynası vardı.

Justin kolumu bırakmadan üzerime eğildi. Ondan uzaklaşmak için geri çekilmiştim ki diğer kolumu da tutup hareket etmemi engelledi. İğrenç dudaklarını benimkilere yaklaştırıp konuştu. "Bir daha saygısızlık yaparsan sesini çıkaramaz hale gelirsin Veronica!" diyerek bağırdı. Öyle bir bağırmıştı ki yüzümü buruşturmak zorunda kalmıştım. Tepkisiz bir şekilde yüzüne bakınca beni sarstı. "Duydun mu beni?" Tekrar bağırdı. Daha çok bağırmıştı. Olduğum yerde sıçrarken titreyerek başımı salladım. "Güzel." Beni bırakıp geri çekilirken ben hala aynı pozisyondaydım. Titreyerek olduğum yerde öylece kalmışken bileklerimde ellerini hissettim. Ellerime bakınca ise ipleri çözdüğünü farkettim.

"İki saat sonra Kraliyet yemeği var. Herkes seni görmek için heyecanlı. Kıyafetin orada." diyerek yatağın üzerindeki elbiseyi gösterdi. "Ne yapıp et bizi rezil etmeyecek şekilde hazırlan." İpleri tamamen çözünce ip yere düştü. Buna aldırmadan bileklerime baktı. İpin izleri çıkmıştı. Parmakları izlerin çıktığı yerlerde gezindi. İçimde Salver'da olduğu gibi tek bir heyecan bile olmadı. Aksine tiksindim. Bir an önce ellerimi bırakmasını istedim. Bileklerimi tutan Salver olsaydı sonsuza kadar ellerinin bileklerimde durmasını dilerdim. Ancak bileklerimin bir an önce özgür bırakılmasını diledim.

Bileklerimi okşamaya başlayınca ise gözlerim doldu. Şuan ona karşı gelirsem canımı acıtacaktı. Sırf canım acımasın diye bana dokunmasına izin mi veriyordum? Bu düşünce yüzünden gözümdeki yaşlar yanağımdan süzülmeye başladı. Yaşlar süzüldü ve Justin'in eline damladı. Eline düşen birer damla derisinden öylece kayıp giderken hafiften durakladı.

Bileklerimi okşamaya devam ederken gözlerini bana çevirip iğrenç sesini bana duyurdu. "Uslu bir kız olacağına inanıyorum Veronica." Adım ilk defa birinden bu kadar kötü çıktı. Annem ve büyükannem hep adımı neşeyle söylerdi. Salver ise melodi gibi söylerdi ve kulağıma o kadar güzel gelirdi ki rüyada gibi hissederdim. Ancak bu adamın adımı söylemesi kendimden utanmama neden olmuştu.

Bileklerimi bırakıp arkasını döndü. Açık olan kapıdan çıkarken kapıyı kapattı. O tok ses kulaklarıma ulaşırken dudaklarımın arasından hıçkırık firar etti. Karnımın üzerindeki ellerim usulca iki yanıma düştü. Bedenim sarsılırken ikinci hatta üçüncü hıçkırık koptu benden. Olduğum yerde durup etrafıma baktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.