İçeriğe geç

Ormandaki Avcı

Bölüm 4 · 13 dk okuma

Ormandaki Avcı

Bölüm 4

3. Bölüm | Güven Bana

Ormandaki Avcının üçüncü bölümüne hoşgeldiniz. Umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫

"Acımasız olan diğerleri değil, hayatın ta kendisidir."

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Zaman durabilir mi? Gerçeklik algısı yitirilebilir mi? Kalp atışlarımız durabilir mi? Tek bir ses vücudumuzu titretebilir mi? Bunlar olabilir mi?

Hayatımın şokunu yaşıyordum. Karşımdaki kara gözler bana çok şey anlatıyordu. O kimdi hiç bilmiyordum. Ben şuan nerede, ne yapıyordum unutmuştum. Zaman kavramını yitirmiştim. Belki saniyeler geçmişti yabancının sesini duymamın üzerinden. Belki saatler.

Bilemiyordum. Zihnim karışıktı. Burnuma gelen muhteşem koku zihnimi daha çok bulandırırken gözlerimi kapatıp kısa süreliğine yaşadıklarımı düşündüm. Bana koşan birileri, beni ağaç ile kendi arasında sıkıştıran ve ağzımı kapatan bir adam. Çiçeğimi bulmak için ülkeden çıkan ben bunları düşünmemiştim.

Karşımdaki adamın sesi kulaklarımı doldurmuştu ve ben şok içinde kalmıştım. O kalın erkeksi sesi sanki bir ok gibi saplanmıştı bana. Vücudum buz gibi olmuştu. Tüylerim diken dikendi. Sanki ensemden aşağı soğuk su akıyormuş gibi hissettim.

"Sadece beni takip et tamam mı?" Korkuyla başımı sallayınca dudaklarımın üzerindeki elini çekti. Siyahın en güzel tonuna sahip gözleri üzerimde dolaştığı esnada kolumdaki eli parmaklarıma değdi. Elime dokunuşu ile anında donup kalırken kaşlarını çatıp arkama baktı. Dikkatle etrafı inceleyip yana doğru adım attı. Bende onunla birlikte yürümeye başlayınca birlikte koşmaya başladık. O sıkıca elimi tutmuştu. Benim boşta kalan elim ise kalbime gitti. Tanrım neden kalbim bu kadar hızlı atıyor?

Önümdeki adamın saçları bana doğru savrulurken arkamı dönüp etrafa baktım. Az önceki adamlar görünürde yoktu. Etraftan bizim adım seslerimiz dışında bir seste gelmiyordu.

Tekrar önüme dönünce ağaçların arasından koşarak geçtik. Devasa bir kaya gördüm. Dikkatli adımlarla kayanın arkasına yerleştik. Elimi hiç bırakmak istemiyormuş gibi bırakınca sırtımı kayaya yaslayıp derin nefes aldım. Dikkatle etrafı incelediği esnada çenesi kasıldı. Korkulu gözlerimle ona bakıyordum. Şuan tek umudum bu adamdı. Bana yardım ediyordu. Görmezden gelip yoluna devam edebilirdi ama o bana yardım etmişti. Bu lanet şeyden kurtulunca ona teşekkür edecektim.

O dikkatle etrafı süzerken dudaklarımı araladım. Bakışları bana dönünce tam konuşacaktım ancak birşey duymuş olacak ki işaret parmağını dudağıma yerleştirdi. Dudaklarım alev alırken konuştu. "Kendini koru." dedi ve saniyeler içerisinde kılıcını çıkarıp sağ tarafıma atıldı. Kayanın yanından uzun boylu bir adam çıkıp ona kılıcını uzatınca derin nefes alarak etrafıma baktım. Havaya kılıç sesleri yayılırken sol tarafımdan bana doğru gelen adamı gördüm. O da bir vampirdi. Ne yapacağımı bilemez halde etrafımı tararken adam çoktan bana ulaşmıştı.

Kayadan sırtımı ayırıp koşmaya başladım ancak kısa süre içerisinde biri beni kolumdan yakaladı. Dudaklarımdan küçük bir inilti koptu. Boştaki elimi arkama savurup arkamdaki adamın yüzüne tırnaklarımı geçirdim. Adam inlerken ayağımı kaldırdım ve topuğuma değen dizine tekmemi geçirdim. Kolumu bırakınca hızla ona döndüm. Yüzünde büyük bir yara açmıştım uzun tırnaklarım sayesinde. Yüzünden kanlar akıyordu. Sinirle yüzüme baktı. Tam ona yumruk atmak için elimi kaldırmıştım ki bileğimi yakalayıp sıkıca tuttu. Dudaklarımdan küçük bir çığlık koptuğu sırada elini kaldırdı. Gözlerimi sıkıca yumacaktım ki yüzüme yemeyi beklediğim yumruk gelmedi.

"Benim koruduklarıma saldırmak yapabileceğin en büyük hatadır lanet olası herif."

Bu harika ses üzerine bileğim serbest kaldı. Bir adım geri atınca bana saldıran adamın tuttuğu bileğini ters çevirip adamın acıyla inlemesine sebep oldu. Elindeki kılıcı tereddüt etmeden sırtından geçirince ellerimi yüzüme kapatıp şok içinde ona baktım. Kılıcın diğer ucu karnından çıkarken midem bulandı. Etrafa kanlar fışkırırken daha fazla dayanamayacak gibi hissettim.

Adamın ölü bedeni yere düşerken derin nefes alıp dudaklarımı araladım. "Sen onu öldürdün?" diyebildim zorlukla. Lanet olsun gözümün önünde biri öldürülmüştü. Başını salladı. "Öldürdüm çünkü o ölmeseydi şuan senin çığlıkların ormanda yayılıyor olurdu." Adamın bedenine saplı olan kılıcı tek bir hamlede çıkarıp kabzanına geri soktu. Üstünü düzeltip eli ile saçlarını düzeltti. Bu hareketi ile fazla derecede çekici oldu.

"Neden beni korudun bilmiyorum ama koruduğun için teşekkür ederim." Dudakları kenara kıvrıldı. "Rica ederim. Seninle Elf Krallığına kadar eşlik etsem iyi olacak. Akşam olmak üzere." Kaşlarımı çattım. "Ben Cadı ormanına gideceğim."

"Bir-iki saat sonra akşam olacak ama?" diye mırıldandınınca durakladım. Ah hayır. Planıma birşey katmayı unutmuştum. Cadılar geceleri ormana kalabalık gruplar halinde çıkıp elf veya yeni çiçekler aramaya çıkarlardı. Elfler onlar için vampirin verdiği değer kadar değerli değillerdi. Yine de cadılara güven olmazdı. Ayrıca cadılar elflerin kokusunu almazdı. Vampirler alırdı. Metrelerce uzaklıktan bile alabilirlerdi.

"Öyleyse kendime konaklayacak bir yer bulmalıyım. Geri dönmek aptallık olur." dedim sanki buraya gelmek aptallık değilmiş gibi. Adam başını salladı. "Benim kalem bu günler için vardır."

"Nasıl yani?" diye sordum merak dolu sesimle. Hafifçe gülümsedi. "Benim kalemde kalabilirsin. Biraz fazla büyük olabilir ama hoş bir yerdir." Tek kaşımı kaldırdım. "Sana neden güvenmeliyim Bay..." İsmini bilmediğim için devamını getiremedim ama onun dudakları az önceki gibi kıvrıldı. "Salver."

"Cevap bekliyorum Bay Salver." dedim hafif dalgalı sesimle. Birkaç saniye düşündü. "Çünkü başka kalacak yerin yok Bayan..." Bu sefer gülen ben oldum. "Veronica."

"Bayan Veronica." diye tamamladı.

"Kendime mağara bulabilirim." Kaşları bilmişçe yukarı kalktı. "En yakın mağara Vampir Krallığının girişinde. Cadı Krallığında ise mağara yok." Pekala iki seçenek vardı. Bu adam ya beni tuzağa düşürmek isteyen şerefsizin tekiydi yada sadece yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmekti. Başka bir seçeneğim yoktu. Vampir Krallığının dibindeki mağarada kalmaktansa bu adamla kalabilirdim. Ayrıca bu adam birer cadı olmalıydı. Eğer vampir olsaydı kendine engel olamaz, işimi bitirirdi. Maalesef ki bu adama güvenmek zorundaydım.

Merakla bana bakarken yapmak zorunda kaldığım şeyi yaptım ve onun kaleye gelme teklifini kabul ettim. "Umarım kız arkadaşınla aran bozulmaz." diye mırıldandım. Böyle saçma birşey demeyi bende beklemiyordum. Ama bu adamın kesin kız arkadaşı vardı. Fazla yakışıklı ve karizma birşey olduğu için kızlar asla hayır demezdi.

Kafasını geriye atıp kahkaha attı. Böyle de çekici olmuştu bu adam. "Üzgünüm ama kızlarla aklımı bulandıran biri değilim." Yanaklarım yanmaya başlarken kendime sövdüm. Salak Veronica! Sanane adamın kız arkadaşından?

"Kalen ne tarafta?" diye sordum tamamen konuyu geçiştirmek için. Sağ tarafımı gösterdi. "Buradan dümdüz yürüyüp köprüyü geçmeliyiz." Kaşlarımı çattım. "Bir vampir misin?" Cadılardan birisi neden burada yaşayacaktı ki?

Başını iki yana salladı. "Hayır. Vampir olsaydım çoktan damarlarındaki kan durmuştu. Bir cadıyım." Kaslarım daha da çatıldı. "Öyleyse neden burada yaşıyorsun?"

"Çünkü ailemden tamamen uzaklaşmak istiyorum. Cadıların ormanında olsaydım beni sık sık ziyaret ederlerdi." O an cadı olmak istedim. Vampirler onlardan kat kat güçlüydü ve vampirler onlar için tehlike değildi. Hatta vampirler ile cadıların geçmiş zamanlarda yakın dostlukları bile olmuştu. Şuanki zamanda ise her ülke birbirinin arkasından iş çeviriyordu. Hepsi birbirini yok etmek için çalışıyordu. Özellikle elfler ve vampirler birbirine ölümüne düşmandı.

Yürümeye başlayınca peşinden ilerledim. Hafif bir rüzgar eserken ağaçları inceledim. Çoğunlukla upuzunlardı. Sık sık ve devasa yaprakları olduğu için güneş ışığı fazla olduğumuz yere düşmüyordu. Güneşi severdim. Etrafın aydınlık olmasını severdim.

"Neden Elf Krallığından ayrılıp kendine tehlikeye attın?" Salver'ın sorusu ile etrafı incelemeyi bir kenara bırakıp ona döndüm. Yürüyordu ama bir yandan da dikkatle beni dinliyordu. "Çünkü benim küçüklüğümden beri biriktirdiğim bir çiçek koleksiyonum var. Yaşadığımız coğrafyadaki bütün çiçekleri neredeyse biriktirdim." Çiçek koleksiyonum aklıma gelince gülümsedim. Koleksiyonumu çok seviyordum. Onları seviyordum.

"Son bir çiçek kaldı. O da cadıların ormanındaydı." Yürümeye devam ederken başını hafifçe yukarı kaldırıp konuştu. "Yolunu karıştırıp vampirlerle dolu bir ormana düştün." Onu onaylayan bir mırıltı çıkardım. "Eğer haritam uçmasaydı seninle tanışmamış olurdum. Hayatımı kurtarmak zorunda kalmazdın."

Bir tarafın sanki iyiki haritam uçmuş da böyle yakışıklı bir adamla tanıştım diyor...

Ah lanet iç sesim.

"İyiki bana denk gelmişsin." diye mırıldandı. Gülümsedim. Başka birine denk gelseydim ne halde olurdum bilmiyordum ama az çok tahmin ediyordum. "Beni neden kurtardın? Umursamayıp yoluna devam edebilirdim." Elini kalbine götürüp gülerek bana döndü. "Çünkü senin gibi çekici bir hanımefendiyi vampirlere yem etmeye yüreğim el vermedi." Gözlerim kocaman açılırken kalbim hızlanmaya başladı. Tüylerim diken diken olurken parmak uçlarımın soğuduğunu hissettim. Tepkimi görmüş olacak ki kahkaha attı. "Pekala sadece şaka yapıyordum. Kötü bir adam değilim ben Veronica." Onun harika şakasına gülmek istedim ama vücudum karıncalandığı için birşey diyemedim.

Tekrar önüne dönüp yürümeye devam etti. Biraz gerisinde kaldığımı farketmiş olacak ki hafiften yavaşladı. Ona yetişip yanından yürümeye devam ettim. "Saray hayatı nasıl?" diye sorunca kaşlarımı çattım. "Ben sarayda yaşamıyorum." diye cevapladım. Altın Elf olduğumu anlamıştı. Altın Elflerin saray tarafından korunduğunu bütün dünya biliyordu.

"Krallığın senden haberi yok?" diye sordu bana dönüp. Başımı salladım. "Annem benden ayrılmak istememiş. Ayrıca bende saraya gitmek istemiyorum." Kaşlarını çattı. "Seni yıllarca nasıl farketmediler?" Elimi dudaklarıma götürüp kıkırdadım. "Yirmi yıl boyunca annem ve büyükannem ile evde yaşadım." Komik değildi. Yıllarca kimseyi görmeden bir evde yaşamak komik değildi ama sarayda hapis olmaktan çok ormanlarda yaşamayı tercih ederdim.

"Çiçek koleksiyonu?" Sorusuyla birlikte tekrardan güldüm. "Herkesin yaşadığı işlek yerlerden uzak yaşıyorduk. Yıllarca ormanlarda tek başıma dolaştım." Bu durumdan şikayetçi değildim. Yine de bende diğerleri gibi normal bir hayat yaşamayı isterdim.

"Bu durumdan şikayetçi değilsindir umarım." dedi adımlarını atarken. Heybetli vücudunun yanında yürüyordum. "Neden ki?" İleriye bakıp konuşmaya devam etti. "Çünkü herkesten uzak durmak en iyisidir. Bazen ailenden bile uzak durman gerekir." diye cevapladı. Sesi hafiften de olsa titremişti. Burukça tebessüm ettim. "Ailenle aranda ne geçti bilmiyorum ama onlar sana her ne yaptıysa hala dimdik ayakta durman güzel birşey." Ailesiyle arasında ne geçtiğini ona sormayacaktım. Onu zor durumda bırakmak istemiyordum. Anlatmak isteseydi anlatırdı.

"Yaşama amacı olmayan birinin dimdik ayakta durması güzel birşey midir?" Sorduğu bu soru ile iç çektim. Aslında benimde tam olarak bir yaşama amacım gözükmüyor gibiydi. Ama vardı. Çiçek koleksiyonum vardı. Ailem vardı. Salver ailesinden uzak durmayı tercih ediyordu. Kendine bir yaşama sebebi bulabilirdi.

"Bu yüzden kendine yaşama sebebi bulmalısın." Hafifçe güldü. Komik birşey olduğu için değildi bu gülme.

"Tek başıma kalede yaşayan bir adamım Veronica. Nasıl bir yaşama sebebim olabilir ki?" Dağılan saçlarımı kulağımın arkasına attım. "Herşey olabilir. Kendini tamamen kalene adayıp kalene yeni birşeyler alabilirsin. Yada bir hayvan sahiplenip ona bakabilirsin. Veya bir arkadaş edinebilirsin." Gülümsedim ve onun için biraz sonra söyleyeceğim şeyin gerçekleşmesini diledim. Bakışlarım yere kaydı. Adımlarımızı izlerken dudaklarımı araladım. "Belki karşına biri çıkar ve ona aşık olursun."

"Aşık olacak kadar masum kalbim yok." İnatla başımı iki yana salladım. "Lotus çiçekleri bataklıkta açar Salver." Güneş ışığı yüzüme vururken konuşmaya devam ettim. "Bakarsın kalbinde birer lotus çiçeği açmış ve kirli suyu temizliyor." Gülümseyerek ona dönünce ise büyülendim. Simsiyah gözleri ışıl ışıl parlıyor, çarpık bir şekilde dudakları yana kıvrılmıştı. "Zamanla lotus çiçeği kirden ölmez mi?" diye sordu. Kaşlarımı hayır anlamında yukarı kaldırıp indirdim. "Kirleri temizledikten sonra neden ölsün ki?"

"Sanırım Lotus çiçeklerini araştıracağım." Gülerek ona baktım. "Düşünsene yaşama sebebin Lotus çiçekleri oluyor." Kahkaha attı. "Bak bu fikir hoşuma gitti." Elimi dudaklarıma götürüp kıkırdadım. Bakışları kısa bir an elime indikten sonra tekrar gözlerime döndü.

"Neden gülerken gülüşünü kapatıyorsun?" Onun bu sorusu üzerine durgunlaştım. Kendimde sevmediğim birçok özellik vardı. Bunlardan birisi ise gülüşümdü. Gülünce fazla çirkin birine dönüşüyordum ve bunu sevmiyordum.

"Çünkü hoş bir görüntü olmuyor." Hızla başını iki yana salladı. "Bu görüşüne katılmıyorum." Beni geçiştirmek için böyle diyordu. Bu yüzden birşey demeden yürümeye devam ettim.

Kısa bir süre boyunca sessizce yürüdük. Salver garip biriydi. Geçmişinin iyi olduğunu sanmıyordum. Anlattıkları, tepkileri iyi şeyler yaşadığını göstermese de onunla iyi anlaşmıştım. Bana olabildiğince nazik davranmaya çalışıyordu. Heybetli vücudu ve uzun saçları onu daha harika gösteriyordu. Ona yavaş yavaş güvenmeye başlamıştım sanırım. Yine de gözüm kapalı güvenecek değildim.

Ağaçların arasında ilerlerken akarsu sesi duydum. Buralarda akarsu olduğunu bilmiyordum. "Burada akarsu mu var?" Başını salladı. "Köprüden geçince kaleye varacağız." dedi ve ardından bahsettiği köprüyü gördüm. Eskimiş bir köprüydü. Tahtalarından bazıları eksikti.

Köprünün yanına kadar gidince kalenin çatılarını gördüm. Heyecanla Salver'a döndüm. "Vay canına." diye mırıldandım. Gülümsediği esnada köprüye adım attı. Bende onun arkasından köprüye adım attım. Akarsu ayaklarımın altından öylece akarken Salver'a yetişip köprüyü geçtik. Köprüyü geçince kalenin devasa yapısı gözüme çarptı.

"Saray olmadığına emin misin?" diye sordum devasa kaleye bakarken. Kalenin kenarlarında yüksek duvarlar vardı. Tam ortasında siyah demirleri olan büyük bir bahçe kapısı vardı.

"Saraylar bu kadar küçük olmuyor Altıncık." Gülerek kaleye baktım. "Bu küçükse sarayları düşünemiyorum." Bu küçük kale benim yaşadığım evden kat kat büyüktü.

Salver iri elini bahçenin kapısına koyup ittirdi. Kapı kulak kanatan bir gıcırtı ile iki yana açılırken merakla bahçeye baktım. Bahçede onlarla çiçek görmeyi bekliyordum ama çiçeğe dair hiçbir şey yoktu.

Bahçenin içine girince kenarda duran küçük bir ağaç karşıladı beni. Gerçekten bu kadar büyük ve güzel bahçede çiçek olmasını beklemiştim.

"Bahçeyi çiçeklerle renklendirmeyi denemelisin." Bir harika tavsiyem ile bana döndü. "Çiçeklerden nefret ediyorum." Kaşlarımı çattım. "Nasıl dünyanın en harika şeylerinden nefret edersin?" Kalenin kapısını açmak için cebinden anahtarı çıkarırken konuştu. "Genelde sevmediğim renklerde oluyorlar ve güzel kokmuyorlar." Kalenin kapısını açtı. İçeri girdi. Bende arkasından içeri girip etrafı incelemeye başladım.

Bizi uzun bir koridor karşıladı. Koridorun duvarlarına küçük küçük gaz lambaları konulmuştu. Lambaların bazıları dışında hepsi yanıyordu.

Koridorun duvarlarında siyah Beyaz resimler vardı. Resimler oldukça ustaca çizilmişti. Kimisinde portreler kimisinde manzaralar vardı. Nadir olarak kırmızı renkli tablolar da vardı. En çok dikkatimi çeken ise bataklığın içinde ayakta duran kız çocuğuydu. Renkli bir resim değildi ama kız çocuğu benim küçüklüğümü andırıyordu. Gülümseyerek portrelere bakıp konuştum.

"Bu resimleri her kim çizdiyse fazla güzel çizmiş." Salver hafifçe güldü. "İltifat için teşekkürler." Şok içinde ona döndüm. Bu kadar harika resim çizen birini beklemiyordum. "Bunları sen mi çizdin?" Koridordan çıkıp dev bir salona gelince dudaklarını araladı. "Ergenlik yıllarımda saatlerce hatta günlerce bir resime uğraştığım oldu." Kaslarım hayretle kalkarken salonu inceledim. Salondan birkaç tane koridora açılıyordu. Salonun sağ köşesinde yukarı çıkan merdiven vardı. Merdivenin sadece başı gözüküyordu çünkü duvarla kapatılmıştı.

Salonun tam ortasında iki tane karşılıklı koltuk vardı. Karşılıklı konulan koltukların arasında ise camdan oluşan, ayakları tahta olan sehpayı gördüm. Merdivenin olduğu duvarda ise yaşadığım evdeki şömineye göre daha büyük olan şömine vardı. Kale tamamen siyah taşlardan yapılmıştı ve oldukça gotik görünüyordu. Duvarlarda küçük küçük lambalar, özenle çizilmiş, emek verilmiş hoş tablolar vardı. Tablolar biraz fazla ürkütücü olsa da çok güzel çizilmişlerdi.

"Çok güzel çiziyorsun." Hevesle ona döndüm. "Beni de çizer misin?" Bu sorum ile gülümseyen sırıtışı soldu. "Ben sadece zihnimde her zerresini ezbere bildiğim şeyleri çizebiliyorum." Saçımdan birkaç tel dışarı çıkınca saçlarımı kulağımın arkasına atıp gülümsedim. "Bakarak çizemez misin?" Başını iki yana salladı. "Çizmeye, aldığım oda cezalarından birinde başladım. Odada yataktan başka birşey olmadığı için zihnimde kalanları çizebilmiştim. Ve ben böyle alıştım." Onu anlıyordum. Onun yeteneğinin özelliği buydu. Sadece ezbere bildiği, akılda kalıcı şeyleri çizebiliyordu. Yeni tanıştığı benim herşeyimi elbette ezbere bilemezdi. "İsteğini yapmayı çok isterdim ama lütfen mazur gör." dedi pelerinini çıkarırken.

"Sorun değil Salver." dedim gülümseyerek. Yumuşak tavrıma karşılık düşen yüzüne neşe geldi.

"Bu arada kendi evinmiş gibi rahat ol lütfen." dedi kibar ses tonuyla. Başımı sallayıp omzumdaki çantayı çıkarıp koltuğun üzerine bıraktım. Üzerimde sadece beyaz bir elbise vardı ve elbisenin kolları paramparça olmuştu. Eteklerinde ise hep lekeler vardı.

"Ben ne kadar teşekkür etsem az. Bu yaptıklarını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum." dedim hafiften gülerek. Omuz silkti. "Ödenecek birşey yok. Hem bakarsın bir gün sende benim hayatımı kurtarırsın." Gülümsediğim esnada merdivenlere yöneldi. "Ben üstümü değiştirip geleceğim." Başımı salladım. Merdivenleri çıkarken heybetli vücudunu izledim. Neredeyse benim iki katım kadar olan omuzları vardı. Boyu ise benden epey uzundu. Geniş sırtını dikleştirmiş bir şekilde merdivenleri çıktı. Omuzlarına kadar uzamış olan saçları ise çok güzeldi. Arada gözüm kayıyor, elimi saçlarına daldırıp parmaklarımı saçlarının arasında gezdirme isteği doğuyordu. Tabiki de bir yabancıya böyle saçma birşey yapmayacaktım.

Kendi kendime gülerek koltuklardan birine oturdum. Siyah kumaşlı koltuk biraz sert olsa da sorun değildi.

Bu geceyi burada geçirme düşüncesi aklıma gelince ürperdim. Büyüktü. Oldukça büyük bir kaleydi ama ürkütücüydü de. Okuduğum korku kitaplarındaki gibiydi.

"Yemiş seversin değil mi?" Salver'ın sesi ile arkama döndüm. Merdivenlerden inmiş yanıma gelmişti. Hiç sesini duymamıştım. Hiç ses çıkarmadan yanıma gelmesine şaşırmıştım. Yemişe bayılan kıza bunu mu soruyordu? Yüzüme anında gülümseme yerleşirken konuştum.

"Bayılırım." dedim heyecanla. Gözlerim ellerinde duran tabağa kayınca şaşkınlıkla oturduğum yerde doğrulup ellerinin arasındaki tabağın içine baktım. Yemyeşil yemişleri görünce ise adeta gözlerim ışıldadı. "Oha!" Gülerek karşımdaki koltuğa oturdu. Tabağı sehpaya koyup benim olduğum tarafa ittirdi. "Sonbaharda yeşillerinden çıkmazdı?" dedim yeni yıkanmış yemişlerden bir tane alırken. Arkasına yaslanırken konuştu.

"Buralarda çıkıyor. Sadece kış aylarında çıkmaz." Kaşlarım hayretle havalanırken yemişi ağzıma attım. Muhteşem, sulu tadını aldığımda ise bayılacak gibi oldum. Şu yemişlerin hepsini ayrı ayrı seviyordum. Gözlerimi kapatıp gülümsedim. "Fazla mı iyi?" Salver'ın bu sorusu ile başımı sallayıp gözlerimi açtım. Yemişi yutup dudaklarımı araladım. "Fazlasıyla." Gülerek o da yemişlerden aldı. Yüzü hafif buruşurken yemişi yuttu. "Sen sevmez misin?" Başını iki yana salladı. "Pek değil. Sağlıklı olduğu için topluyorum."

Tabaktan bir tane daha yemiş alıp ona gösterdim. "Bu cennet sevilmez mi?" dedim gülerek. O da güldü.

Sessizce yemişleri yedik. Daha doğrusu ben yedim. Salver ise biraz yiyip bırakmıştı. Aç ol

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.