İçeriğe geç

orenda

Bölüm 2 · 23 dk okuma

orenda

Bölüm 2

bir - wanderlust

bir – wanderlust

yeni dünyalar keşfetmek için her şeyi geride bırakıp gitme arzusu.

Sekiz ay önce

Çocuktum. Bedenimi sarıp sarmalayan acılar kalbimi de karanlık bir kuyunun dibine gömmeye başlamadan önce ben de bir çocuktum. Bir şekere tamah ettiğimi bildiklerinden yıllarca beni kandırmalarına göz yumarken güvendiğim herkes, yine çocuktum. Bir gece ansızın kapının şiddetli sesine açtığımda gözlerimi, yatağımdan kalkıp gözlerimi ovuşturarak ilerlediğimde paytak adımlarla zeminde ve yerde ağlarken bulduğumda annemi, büyümeye başladım. Bu ne sancılı bir sürecin sonuydu ne de başı. Bu sancının ta kendisi olmuştu. Annemin kolları arasına saklarken küçük bedenimi ve kulağımı göğsüne bastırırken öğrendim annelerin de ağlayabildiğini.

Babamın ceketini alıp çıktığı bir akşamüstü, ceketin yükü altında ezilen annemin sessiz hıçkırıklarını duymaya başladığımda anladım büyüdüğümü. Kapanan kapılar ardında saklananları görmeye başladığımda anladım. İnsan bir kere büyümek hastalığına yakalanınca ölene dek iyileşemiyormuş meğer.

Alfabeyi yeni söktüğüm yaşlardayım. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum üç beş hikâye kitabı var. Öyle sarılmışım ki her birine, koşarak okulun merdivenlerini inerken önüme değil kitaplara bakıyorum düşmesinler diye. Sınıfta yarışma yapılmış, ben kazanmışım bu kitapları. Hak etmişim hepsini. Okuldan almaya babam gelecek. Salı günleri hep o alır okuldan. Ona göstereceğim elimdekileri. “Bak baba,” diyeceğim. “Bak hepsini ben kazandım. Akşam evde okuyayım mı sana, sever misin Ayşegül’ü?” Koşarak indiğim merdivenin son basamağına takılıp düşüyorum heyecandan. Annemi ağlayarak giymeye ikna ettiğim kırmızı külotlu çorabımın dizleri yırtılmış. En sevdiğim çorabımın yırtılmasına bile aldırış etmeden ayağa kalkıp babamın arabasına doğru koşuyorum. Arabanın önünde annemi görüyorum aniden. Gözleri kıpkırmızı olmuş. Beni görünce hareketleniyor hemen, ben de yanına koşuyorum.

“Anne!” diyerek atlıyorum kucağına. Dizlerinin üzerine çöküp sarılıyor sıkıca bana. Ellerimi tutarak geri çekildiğinde gözleri dizlerime kayıyor.

“Düştün mü?” Endişesi gözlerine vuruyor. Omzumu silkiyorum umursamadan.

“Anne bak! Bunları öğretmenim verdi bana. Yarışma yaptık, hepsini ben kazandım. Akşam babama okuyacağım. Hem anne bugün baba günü değil mi? Neden sen geldin?” Annem bana bakıyor. O zamanlar henüz çocuğum tabii, anlamıyorum insanların gözlerinden acılarını. “Gel,” diyor bana elimden tutarak, arabaya bindiriyor. Babamın mezarına götürüyor beni o gün. Annem çocukların mezara götürülmeyeceğini bilmiyor mu?

“Baba artık burada yatıyor, bir daha eve gelmeyecek.” diyor bana gözlerimin içine bakarak. Gülüyorum dediklerine kıkır kıkır. “Anne babam burada nasıl yatsın, toprak bu.” Toprağın ölülerin yatağı olduğunu bilmiyorum o zamanlar, küçüğüm biraz. Annem de bir şey söylemiyor bana. Kızgın gibi zaten biraz, anlamıyorum hiç.

O zamanlar bilmiyordum, babamın üzerine toprak atmadan önce hamile olduğunu öğrendiğini.

O zamanlar bilmiyordum, annelerin de baba olabileceğini.

O gün binmeseydi arabaya, beni okuldan alması için annemi arayıp arkadaşıyla işi olduğunu söylemeseydi belki; gelseydi benim yanıma, böyle olmazdı hiçbir şey.

Babamın gittiği o gün, annem karnındaki çocuğuyla tek başına, bense yırtık kırmızı çoraplarımla onun yanında kalmazdım.

“Abla!”

Başımı kaldırdığımda Elvin’in bana uzattığı kahveyi gördüm. Ona gülümseyip dumanı üzerindeki kahveyi sıkıca kavradım. Karton bardağa avuçlarımı sardığımda fark ettim titrediğimi. Ağzımdan çıkan buharı bile fark edemeyecek kadar düşünceliydim oysaki ben. Elvin kahveyi verdikten sonra yanımda kalmayıp tekrar içeri, hastaneye geçerken haddinden fazla soğuk olan hastanenin bahçesinde elimde dumanı tüten bir kahveyle oturmaya devam ediyordum. Belki tenime işlese bu soğuk, kazınsa her bir zerreme yavaş yavaş, yaşamanın ederine dair umutlar yeşerirdi zihnimde.

Kahvemden aldığım bir yudumun ardından başımı yavaşça geriye yatırıp bulutlu gökyüzünün karanlık tarafına doğru uzattım bakışlarımı. Küçükken bazı geceler uyuyamadığımda kendimi uyumaya zorlamak yerine bunu kabullenirdim. Yataktan iner ve çoğu zaman pencerenin kenarına geçip gökyüzünü seyrederdim. Zaten gökyüzü biraz farklıydı o zamanlar. Mesela şimdiki kadar kasvetli değillerdi. Bulutlar şimdiki kadar koyu olmazdı. Şimdi gökyüzüne bakınca karanlık görüyordum, kâbuslar. O zamanlar güzel hayallerim vardı. Mutlulukla izlerdim gökyüzünü. Boşluğu uzun süre izlediğinizde o da sizi izlerdi bir süre sonra. Vücudum uyumayı isteyene dek o şekilde kalırdım. Bu bazen sabaha kadar sürerdi, bazen birkaç saat.

Çocukken gökyüzü güzeldi.

Çocukken bir boşluğu izlemek acı vermezdi.

Şimdiyse uzun süre bir yere dalıp gittiğimde kendimi kâbusların içinde buluyordum. Rüyanda bir zombi seni yediğinde ve uyandığında annene sarılıp ağlayacağın kâbuslar değildi bunlar. Yatağından seni kan ter içinde uyandıran fakat elini uzatacağın kimsenin olmadığı, yapayalnız kâbuslardı. Bazen uyanmak istemeyeceğin türde kâbuslardı. Çünkü bilirdi insan, kendisini nasıl olsa kâbus diyerek avutmak kolaydı. Rüyada olduğuna inanmak kolaydı. Asıl mesele uyandıktan sonra, kâbustan farksız olan hayatına döndüğünde başlardı. Çünkü ne seslenecek birisi vardır ne de artık o bir rüyadır.

“Arzelin.”

Adımı tanıdık bir sesin ağzından işitmemle ne zaman kapattığımı anımsayamadığım gözlerimi aralayarak başımı dikleştirdim. Kahvemin üzerindeki duman sönecek kadar uzun zamandır gökyüzünü izlediğimi fark ettiğimde şaşırmıştım. Zaman da işine geldiği gibi akıyordu zaten artık. Durmasını istediğim her an depar atmaya hazırlanıyordu.

“Arya.” Zoraki bir gülümsemeyle selam verdiğimde adımlayarak yanıma oturdu. Bir şey sormadı. Ne soracağını bilmiyor da olabilirdi, nasıl soracağını bilmiyor da. Fakat benim birilerine konuşmaya ihtiyacım vardı. İçime doldurduğum kelimeleri kusmaya ihtiyacım vardı.

“Annem ölüyor.” Bunu bu şekilde, keskin bir cümle halinde, geri dönüşü olmayan bir sonmuş gibi, mecburiyetmişçesine dillendirmek bir anlığına beni yerimde kıpırdatacak kadar çok rahatsız etmişti. Dillendirmeyerek kaçmayı seviyorduk korkularımızdan. Sanki iki dudağımızın arasından dökülüvermeseler hiç, arkasını dönüp gerçekliği terk edeceklerdi. Fırtına öncesinin sessizliğine kanıyorduk hepimiz, farkında değildik. Çığlık çığlığa gelen fırtınanın sessiz olduğuna kanıyorduk.

“Hiçbir şey yapamıyorum. Annem ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Sen bir şey yapabilir misin?”

Arya senin iş arkadaşın, Arzelin. Aldığı maaş belli, kazandığı para. Kimin ne yardımı dokunabilir sana şu saatten sonra? Yanına gelip avuturlar seni, sarılırlar, dinlerler. Ellerinden gelen bu. Senden de fazlası geliyor mu sanıyorsun?

“Kanser, karaciğerine sıçramış. Çok zor diyorlar Arya. Yaşaması bir mucize olurmuş. Benim annem bir mucize zaten diyemiyorum işte.”

Yanaklarımda hissettiğim ıslaklık cümlemi yarıda keserken ellerim yüzüme gitti. Buz gibi olmuş parmaklarımla göz pınarımdaki gözyaşlarının önünü keserken ayakkabılarımı izliyordum. Küçükken olduğu gibi. Annem bana kızarken ayaklarımı izlediğim gibi.

“Konuşamıyor bile artık. Ağrıları var. Bizi görünce de üzülüyor biliyor musun? Onu o halde görmemizi istemiyor, biliyorum. Elinde olsa kızar hatta bize, kovar bile bizi yanından. Sesini bile duyamıyorum günlerdir. Ben…” Titreyen ellerim yanaklarımı turladı bir kez daha. “…annemin sesini duymayalı günler oluyor. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Ayakkabılarım çamur olmuştu. Kesin önüme bakmadan avare avare yolda yürürken çamura basmıştım. Önüme bakarak bile yürüyemiyordum işte. Bu kadardım ben. Ayakkabısına çamur bulaştıran, annesini bile iyileştiremeyen birisi. Ben de bundan ibarettim belki de.

“Doktorla konuştum. Çok zor ama seni iyi bir doktora yönlendirebilirim dedi. Oradaki ihtimali buradakinden çok daha yüksek dedi. Yurt dışı diyor ama Arya. Annemin pasaportu bile yok. Benimkinin süresi geçen yıl doldu. Çok para diyorlar. Yok. Nereden bulayım o kadar parayı? Bulsam, nasıl geri ödeyeyim? Bu saatten sonra insanlardan para mı dileneyim? Hadi diyelim ki…” Yutkundum. “…olmadı. Elvin’e ne olur. Benden başka kimsesi yok. On beş yaşında çocuğun üzerine dünyaları mı bırakayım. Ben ne yapayım Arya. Ben ne yapacağım?”

Soğuk havayı ciğerlerime doldururken başımı ellerimin arasına aldım. Şu beynim içi, patlayacak gibiydi sanki. Acıdan mı yoksa düşüncelerden mi hesaplayamıyordum artık. Göğüs kafesimin içinde bir sızı dolanıyordu durmadan. İnsan kalbim ağrıyor da diyemiyordu tabii. Nefes alamıyorum diyordu. Göğsüm daraldı, nefes almam lazım biraz diyordu. Şu dünyadaki tüm havayı içime çeksem bile havasız kalmıştım ben. Rutubet olmuştu akciğerlerimin içi. İçim rutubet kokuyordu artık benim, kendimden tiksiniyordum zamanla. Kendimi kaldırıp çöpe atasım vardı.

“Ben biraz içeri geçeceğim.” dedim bir kez daha yanaklarımı silip ayağa kalkarken. “Elvin’e bakayım. Sen de gel istersen.”

Arya’ya bir kez daha bakmadan arkamı dönüp içeri yürümeye başladım. Ağlıyordu çünkü. O da ağlıyordu herkes gibi. Acıyordu belki bana. Beni dinledikten sonra dönüp hayatına şükrediyordu belki. Ben zaten ağlıyordum. Elvin de ağlıyordu. Başkalarının da ağlamasına gerek yoktu. Ağlayınca da bir şey olmuyordu sonuçta. Olmuşla… neyse. Çare yoktu sonuçta.

Annemin odasına geldiğimde kapı kulpuna elimi uzatmıştım ki Elvin’in konuşmasını duymamla duraksadım. Yaptığımın doğru olmadığını biliyordum fakat ben neyi doğru yapabiliyordum ki artık. Her şeyim düzdü de bir bu yamuktu sanki.

“Anne ya! Böyleyken bile harika görünüyorsun. Neyse ki ablama değil bana vermişsin en güzel genlerini. Ablama çirkin dediğimden değil ha, yanlış anlaşılmasın güzeller güzeli bir kızın var ama şimdi de benim güzelliğim bir ayrı değil mi ama? Baksana bir bana.”

Kendi kendime gülerken içeri girdim. Elvin anneme farklı açılardan pozlar vererek güzelliğini ispatlamaya çalışıyordu. Beni görünce hemen kendini toparlayıp sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi mahcup bir ifadeyle sandalyeye oturdu. Annem bu kargaşaya gülerek şahitlik ediyordu. Bir anneme bir Elvin’e kötü bakışlarımı yolladım.

“Kapıda güzelliğime dair bir iftiraya kulak misafiri oldum yanlışlıkla. Tamamen zırvalık. Tüm suçlamaları reddediyorum. Elvin’den daha güzelim.”

Pekâlâ, bazı şeyler zamandan ve mekândan bağımsızdı.

“Yalana bak!” diye cırladı birden Elvin. Yanına yaklaşıp saçlarını kurcalayarak bir güzel bozup söylenmelerini görmezden geldim.

“Kraliyet vasisi Elvin Hanım, ileteceğim bu mesaj kraliçe anne tarafından gönderilmiştir. Kraliçe anne bu gece evde kalmanızın yarınki okul gününüzü verimli geçirebilmeniz için çok önemli olduğunu söylüyor. Onaylıyor musunuz kraliçem?” Anneme dönerek bir onay işareti beklediğimde başını hafifçe yukarı aşağı salladı.

“Hayır anne ya! Of!”

“Of denmez anneye!” diyerek ani bir refleksle atıldığımda duraksadım. Ardından hafifçe öksürüp kendimi toparladım. “Diyor sayın kraliçem.”

Önümüzdeki birkaç dakika Elvin’i evde kalmaya ikna etmekle geçtikten sonra sonunda ikna olup anneme satırlarca sevgi sözcükleri yağdırıp odadan çıkmıştı. Elvin’i bırakıp geri geleceğimi anneme söyledikten sonra bende küçük ergenimizin peşinden gitmiştim. Bahçeye çıktığımda az önce oturduğumuz yerde Arya’yı göremediğime şaşırsam da bunun üzerine çok düşünmeyip arabaya ilerlemiştim. Belki de duydukları ona ağır gelmişti. Arabayı çalıştırıp ısınması için biraz bekliyorduk.

“Bir daha annemi güldürmeyelim.” diyerek sessizliği bozdu Elvin. Sorgu dolu bakışlarımla ona döndüm. “Canı acıyor gülerken. Belli etmemeye çalışıyor ama anladım ben.”

Annemin canı acısa bile bizi mutlu görmekten ve gülmekten hiç gocunmayacağını bilsem de bunu o an açıklamak yerine kafamı sallayıp arabayı çalıştırdım. Eskiden müziksiz beş metre bile gidemezken yol boyu kimse radyoyu açma girişiminde bulunmadı. Belki bir şeyler çalsa arkada, bizi girdiğimiz bu buhrandan çekip çıkarırdı birkaç dakikalığına. Ama ikimiz de farkındaydık bazı şeylerin. Acıların yaşanması gerektiğinin mesela. Acılardan kaçılmaması gerektiğinin. Seni zincirlemeden esir alan, zehirlemeden öldüren bu acının bizi ele geçirmesi gerektiğinin farkındaydık. Acısını bile yaşayamadan ona veda etmek istemediğimizin farkındaydık.

Acısı bile yaşanmadan gitmemeliydi kimse. Arkasından bakan olmadıktan sonra gitmek, gitmek olmazdı ki. Tek başına olduğunda insan, oradan oraya koşturduğunda durmadan, kuş misali, gitmiş olmuyordu hiçbir yerden. Yer değişiyordu, gün batıyordu, sonra tekrar güneş açıyordu, tarihler değişiyordu. Bekleyeni olmayınca insanın, döneceği bir yer de kalmıyordu zaten.

Elvin’i eve bırakırken sessiz olan yolculuğum, hastaneye geri dönerken daha da sessizdi. Artık nefes sesleri tek kişiye düşmüştü. Evimizdeki nefes sesleri de bir gün iki kişiye düşer miydi? Düşmeyebilir miydi peki? Var mıydı öyle bir ihtimal? Çıkıp da yirmi iki yaşında kızın karşısına, annenin ömrü en fazla altı ay demek kolay mıydı peki? Hayat da bu kelimeler kadar zehirli miydi artık?

Yol üzerinde durduğum bir tekelden bir su, iki bira alıp yoluma devam ettim. Benim de vaktim bu kadardı. Sonra biraz gelişigüzel olunca şu işe yaramaz kafamın içi, annemin yanına çıkar uyurdum hastane koltuğunda mışıl mışıl. Benim de sabrım bu kadardı işte; bir su, iki bira kadar.

Hastaneye alkollü girmek yasak mıydı bilmiyordum. Yasaksa yasaktı. Babaların ölmesi de yasaktı mesela. Kimse bu kurala uymadı. Cezalandırılacak kişi de kalmadı. Annelerin ölmesi de yasaklanmalıydı. Benim annem hasta bile olmazdı ki. Kim çıkıp da karşıma senin annen ölüyor diyebiliyordu şimdi. Ne hakla? Bu suyun tadı hep bu kadar kötü müydü mesela. Yoksa son zamanlarda o da etrafımdaki her şey ve herkes gibi mide bulandırıcı mı olmuştu? İki bira beni ne zamandır sarhoş ediyordu?

Paraya ihtiyacım vardı. Yarın işe gitmem gerekiyordu. İstifa edip ortada kalasım vardı. Annem için para bulmam lazımdı. Bir ömür çalışsam bahsi geçen parayı kazanamazdım bile ben. Annem ölüyordu benim. Gidip işte mi çalışacaktım? Hayat bu kadar boktan bir halde miydi? Altı ayımız kalmış. Altı ay dediğin nedir ki? Bir yıl bile değil. Doğum günüme daha sekiz ay var. Doğum günüme bile yetişemiyor. Son doğum günümüzü dört ay önce kutlamışız, hiçbirimizin haberi bile yokmuş. Elvin’in doğum günü iki ay sonra. O kadar dayanır mıydı benim annem?

Ölemezdi ki benim annem öyle hemen.

Ölebilir miydi?

***

Güneş ışığı.

Güneş ışığından nefret ettiğimi söylemiş miydim?

Güneş ışığından nefret ediyordum.

Gözlerimi aralayamazken aheste aheste uyandığımda belimdeki sızı biraz olsun beni gerçek hayata döndürmüştü. Bugün yaşıyordum, yine. Annem de yaşıyor muydu peki, belki. Ama bir gün uyandığımda, sadece ben yaşıyor olacaktım. Bir dakika… arabada mı uyumuştum ben?

Gözlerimi açar açmaz gördüğüm direksiyon, bedenimin sağa doğru kaymasıyla muhtemelen sabaha kadar kaldığım pozisyon belimdeki ağrının sebebini açıklıyordu. Üstelik dün açtığım şişeler de dibi bulunmuş bir halde ayaklarımın dibinde yerlerini almışlardı. Araba, yatak, çöplük, mezar. Fonksiyonel bir aracın içerisinde gibi görünüyordum.

Beynimin içerisine aniden dolan hatıralarla bir anlığına duraksadım. “Siktir ya!” Annemin yanına çıkmamıştım. Aptal gibi arabanın içerisinde sızmıştım. İki birayla sarhoş olmam mı, arabada sızmam mı yoksa birazdan bu kokmuş kıyafetlerimle hastaneye çıkacak olmam mı daha utanç vericiydi emin olamıyordum. Darmadağın saçlarımı adam etmekle vakit kaybedemeyeceğimden bir başka darmadağınık bir topuz daha yapıp arabadan çıktığımda neredeyse bir yere yetişir gibi koşarak hastaneye girdim. Teknik olarak bir yere yetişiyordum; anneme ve… işe!

Annemin odasına bir anda dalmak yerine kapının önünde yakaladığım bir hemşireyi durdurup uyuyup uyumadığını sorduğumda annemin buraya geldiğinden beri ilk defa gece uyuduğunu söyleyerek beni hayret içerisinde bırakmıştı. Buraya geldiğinden beri ilk defa Elvin ya da ben onun yanında kalmamıştık. Benim dün gece Elvin’le evde kaldığımı düşünüp rahatlamış olmalıydı. Şimdi uyanık olduğunu öğrendiğimde kendime çekidüzen verip içeri girdim. Geceden kalma görünmemeliydim. Annem alkol almama laf ederdi hep. Şimdi onun kurallarını çiğnediğimi ona söylemenin ne yeri ne de zamanıydı.

“Günaydın anne.” Annem camı izleyen yorgun bakışlarını usulca bana doğru çevirdiğinde gülümsedim. Gözaltları mosmor olmuştu. Vücudundan neredeyse hiç çıkmayan serumlar, bağlı kablolar vardı. Hızlı ve etkili bir tedavi için ağır kemoterapi görmesi sebebiyle anında dökülen saçlarının yerine şimdi bir hastane bonesi takılıydı. Annem yere göğe sığmazdı benim. Güçlü kadındı. Koşturur dururdu hep oradan oraya. Bizim için uğraşırdı durmadan. Şimdi onun ayağına gelmek, görmek bu halde onu ve elimden hiçbir şey gelmediğini bilerek gözlerimin önünde eriyip gitmesini izlemek, iç organlarımın hepsinin sıkışmasına sebep oluyordu. Benzin içmiş, çakmağı yutmuştum sanki. Göğsümün ardı alev alevdi de gözlerime ulaşmadan yangın yeri, yutkunuyordum sürekli.

Bana cevap vermedi. Bana cevap verecek halde değildi zaten. “Dün Elvin ısrar edince onunla kaldım. Yanına gelemedim ama bir daha seni yalnız bırakmam merak etme.

”

Aslında benim Elvin’le kalmamın onu daha mutlu ettiğini biliyordum. Yine de yalnız olmadığını da bilmesini istiyordum. Onu bırakmadığımızı, bırakmayacağımızı.

“Şimdi de işten bekliyorlar beni, zaten zar zor izin almıştım, gitmem lazım ama akşam yine geleceğiz Elvin’le.” Annem sessizce beni dinlese de bakışlarından beni anladığını, onayladığını görebiliyordum. Dili suskundu ama gözleri bağıra çağıra bir şeyler anlatıyordu bana. Yanına gidip serum takılı olmayan elini avuçlarım arasına aldım. “Dikkat et kendine annecim.” dedim elini dudaklarıma götürüp öpmeden önce. Ölme sakın annecim

.

Hastaneden çıktığımda çalan telefonumda Arya’nın adını gördüm. Dün geceden sonra bir daha hiç konuşmamıştık. Galiba bugün işe gitmem gerektiğini bana hatırlatmak için arıyordu sabahın bu saatinde. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Efendim?”

“Günaydın Arzelin, şey söylemek önce aramıştım ama ondan önce annenin durumunda bir değişiklik var mı?”

“Günaydın, aynı hâlâ.”

“Ben, dün söylediklerinden sonra biraz araştırdım. Yani şu para konusunda bahsettiklerinden. İşini görür mü bilmiyorum ama yakınlarda bir yer, şu ankinden daha fazla maaş alacağın kesin ama ne kadar verirler bilmiyorum. Dijital medya yöneticisi arıyorlarmış. Portfolyon o şirketi karşılar mı bilmiyorum ama bir şansını dene bence. Çok uzaklarda da değil yeri. Bir git görüş bugün işe gelmeden önce istersen, olmazsa gelirsin.”

Günlerdir daha iyi olanaklı bir iş arıyordum fakat karşıma hiçbir ilan çıkmamıştı. Arya’nın haberi içimde hafif bir kıpırtıya sebep olduğunda elimi istemeden kalbime götürdüğümü anlamamıştım.

“Olur, gönder bana bakayım hemen. Teşekkür ediyorum Arya, şu an bundan güzel haber veremezdin.”

Telefonu kapattığımda apar topar arabama binip evin yolunu tuttum. Üstüme başıma adam akıllı şeyler giymeliydim. Bu dağınıklıkla iş falan alamazdım. Belki de onlardan biraz avans isterdim? Bir ihtimal var mıydı? Annemi kurtarabileceğim bir ihtimal var mıydı? Görsem, tırnaklarımla kazıya kazıya o ihtimale giderdim.

Elvin çoktan okula gitmişti. Çok hızlı bir duş alıp saçlarımı güzelce şekillendirdim. Uzun dalgalı saçlarım uzun zamandır ilk defa bu kadar güzel görünüyorlardı. Koyu gri palazzo bir pantolonun üzerine takımın aynı tonlardaki straplez üstünü giyip üzerime ceketimi aldım. Yüzüme yaptığım alelacele bir makyajın ardından kahverengi tonlarında bir ruj sürüp aynada geri çekildim. Oldukça ciddi bir iş kadını olmuştum. Elimden daha fazlası gelemezdi şu an için.

Arya’nın bana gönderdiği konuma doğru ilerlerken heyecanlı hissediyordum. Bu duyguyu tatmayı gerçekten özlemiştim. Bir belirsizlik zindanının içerisinde üç haftadır yerden yere vurulurken ayağa kalkıp bu zindandan çıkmak için uğraşıyordum.

Gönderdiği konumun neresi olduğunu biliyordum. Büyük bir şirkete aitti. Uzun zamandır bir eleman açığı olursa başvuru yapabilmek için takip ettiğim bir şirketti fakat kadro her zaman tam olurdu. Şimdi nasıl olmuştu, bu bir işaret miydi bilmiyordum fakat uzun zamandır istediğim işin görüşmesine en çok ihtiyacım olduğu zamanda gidiyordum.

Heybetli şirket binasının döner kapısından içeri girerken adımlarımı yere sağlam basmaya dikkat ediyordum ve kendimi muhtemel üzücü bir sona hazırlıyordum. Buranın eleman ihtiyacını karşılayacak kişi ben değildim. Çok daha yetenekli ve prestijli insanlar vardı. Benden çok daha iyileri. Yine de şansımı denemekten zarar olmazdı.

“Ben dijital medya yöneticisi pozisyonundaki ilanınız için gelmiştim.”

Resepsiyondaki çocuk şaşkın bakışlarla bana bakarken ne dediğimi anladığını sanmıyordum. Birkaç saniye durduktan sonra kafası karışık bir şekilde yanıtladı. “İlan mı? Eleman alındığından haberim yoktu.”

Pekâlâ evet, belki de bu harika bilgiyi kimse seninle paylaşmamıştı. Ya da bunu bilmen için ortada hiçbir sebep yoktu. Beni daha yetkili birine yönlendirebilir miydin?

Çocuk bir saniye diyerek yanımdan ayrıldı ve lobiye doğru ilerledi. Adımlarını takip ederken lobide oturmuş takım elbiseli ve vücudu bize dönük olan adama doğru ilerlediğini anladığımda duruşumu daha da dikleştirdim. Belli ki muhatabım bu adam olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Adam resepsiyonistin söylediklerini dinledikten sonra masadaki kahve fincanından bir yudum daha aldı ve ayağa kalktı.

“Hanımefendi buyurun.” diyerek eliyle ilerlememi işaret ettiğinde adımlarımı adamınkine hizalayıp ilerledim. Topuklu ayakkabımın çıkardığı tok sesler sessiz lobide yankılanırken asansöre ilerledik. İkinci katta bir toplantı odasının kapısı açıldı ikimiz için. Gergin bakışlarım etrafı durmadan taramaya devam ediyordu. İçeriye girip masada adamın tam karşısına oturdum. Hiç telaşlanmadan usulca ceketini çıkardı, yanındaki sandalyenin sırtına yerleştirdi. Bunlar olurken kapıdan bir başka takım elbiseli adam girip alüminyum bir taşıma çantasını masaya bıraktı. Ardından tekrar kapıya yöneldi. Çıkacağını sanarken kapının girişinde beklemeye başladı.

Karşımdaki adam masadaki çantayı yavaş hareketlerle yan çevirdi. Bana dönük tarafındaki iki klipsi eliyle açıp çantayı araladığında karşımda duran artık içerisinde para balyalarıyla ağzına kadar dolu duran bir çantaydı. Ne olduğunu anlayamıyordum. Sorgulayıcı bakışlarım bir çantaya, bir karşımdaki adamın bakışlarına dönerken çantanın kapanma sesiyle irkildim. Adam çantayı tekrar kilitleyerek kenara koyduğunda şimdi karşısındaki tek odağı bendim.

Keskin yüz hatları, kirli sakallı yüzü ve kahverengi gözleriyle bana bakıyordu. Boynundan başlayıp gömleğinin içine doğru uzanan dövmelerindeki figürler ise yırtıcı hayvanlara aitlerdi. İri yarı gövdesinin üzerine geçirdiği gömleği gergin duruyordu. Bakışları keskin, solukları aniydi.

“Şimdi biraz iş konuşma zamanı, Arzelin.”

Adım dudaklarının arasından çıktığı andan itibaren tüm odayı saran gerginlik katlanarak artmıştı. Bu defa kaşlarımı çatarak ona rahatsız edici bakışlar atan ben olmuştum. Adımı kimseye söylediğimi sanmıyordum. Ayrıca bana hitap biçimi siz değil, sen şeklindeydi. Masada bulunan para dolu çanta, kapı girişinde bekleyen bir adam ve seviyesiz başlayan bir sohbet, işlerin sandığım gibi gitmeyeceğinin kanıtıydı.

“Benim için çalışmanı istiyorum.”

Hiçbir şey anlamıyordum. Bu adam da kimdi ve neyden bahsediyordu? Arya burayı nereden bulmuştu? Ben neyin içine düşmüştüm?

“Ne karşılığında?” Zar zor kendime gelip bir şeyler söyleyebilmiştim. Şaşkındım ve neler olduğunu kestirmeye çalışıyordum. Adam yanındaki çantayı eliyle ittirerek bana yaklaştırdı.

Çok fazla para. Hayatım boyunca çalışsam kazanamayacağım kadar fazla para. Annemi kurtarabilecek, Elvin’e harika bir hayat sunabilecek kadar fazla para. Peki benim ederim neydi? Bu kadar paranın karşılığında benden bekledikleri neydi? Sormaya korktuğum soru zihnimin sarmalından kopup dudaklarıma firar etti.

“Benden ne istiyorsun?”

Tek kelime duydum ardından. Yutkunmama bile engel olabilecek kadar güçlü bir kelime. “Hayatını.”

Önüme ne zaman koyulduğunu görmediğim sudan bir yudum alırken ellerim titremeye başlamıştı. Eskiden böyle değildim. En ufak bir şeyde hemen ellerim titremeye başlamazdı. Bu kadar kırılgan değildim. En ufak bir acıda göz pınarlarım ıslanmazdı önceden. Nefesim sürekli boğazımı tıkamazdı. Küçüktüm tabii o zamanlar. Büyüdükçe değişmeye başladım. Büyüdükçe güçlenmem gerekirken kırıldım, parçalandım, yıprandım. Bir bez parçasıymış gibi kullanılıp kenara atıldığım oldu, daha da kanadım. Sonra yaralarım iğne iplik geçirmez oldu. Kabuk bağlamayı reddettiler. Hiç durmadan kanadılar. Hiç iyileşmediler. Kan kaybederek büyüdüm, ağladığımla kaldım.

Hayatını.

Hangi hayatımı? Bir zamanlar güller çiçekler açtırdığım, güle oynaya yaşadığım hayatımı mı? Ne kadar öncesini mesela? Kırmızı çorabım yırtılmadan önceki hayatımı mı? Onu size veremezdim. Onu kimseye veremezdim. Babam gelirse bir gün diye ona okumak için kazandığım kitapların kapağını aralayamadığım hayatımı mı?

Kırmızı çoraplarımı anneme diktirdim. Sandım ki mesele kırmızı çoraptı. Kırmızı çorabım hiç yırtılmamış olsaydı, ya da sabah o çorabı giymek için ısrar etmemiş olsaydım, böyle olmazdı. Kırmızı çorabımı dikti annem. Hiçbir işe yaramadı. İğne ipliği aldı avuçlarının arasına, yanaştı yanıma babam gelsin diye ağladığım bir akşamüstü. Karnı gittikçe büyümeye başlamış. Ben ne olduğunu bilmiyorum tabii o zamanlar. Bak kızım, dedi bana dönerek. Canının acısı çorabının yırtığında değil. Elini tam göğsümün üzerine koydu. Buranın yarasında. Avuçlarını araladı. Bu iğne iplik, senin kalbindeki yaraları dikemez. Dikse de iyileştiremez. Bir çorabı bile eski haline getiremeyen iplik, kalbini nasıl eski haline getirsin? Gözlerimin altında dolandırmıştı parmak uçlarını. İçine ağlama kızım. İçine sakın ağlama. Gözyaşı bu, tuzludur, yakar. Yaraya tuz basılmaz. Korkma, eskisi kadar acıtmayacak zamanla. İyileşmeyecek belki ama, acısına alışacaksın ağladıkça. Geçecek, sakın korkma.

Babamın acısına anneme sarıldım ben yıllarca. Dediği gibi de oldu. Acıtmamaya başladı. Anneler işte, bilirdi her şeyi. Ben anne değildim. Elvin bana sarılamazdı. Sarılsa da işe yaramazdı. Tek başına kalırdı. Ben kendime bile sarılamazdım ondan sonra, ona kucak açamazdım.

Bir önümde duran çantaya, bir adama baktım. Devam etmesini bekledim. Devamı olduğunu biliyordum. Bir cevap vermedim. Bir süre konuşmadı kimse, ardından konuşmaya başladı.

“Hayatını geride bırakıp benimle gelmeni istiyorum. Başka bir yerde, başka insanlarla birlikte. Benim için çalışacaksınız. Şimdiki hayatından kimseyle görüşmeyeceksin. Tabii bu bir süre için. Fakat uzun bir süre. Hayatından kalan tek şey, adın olacak.”

“Ya reddedersem?”

Adam sandalyesinde geriye yaslandı rahatça. Gözlerinde bir endişe aradım ancak yoktu. Şüphe, hayır.

“Reddedilebilecek teklifleri sunmam ben.”

Kaşlarımı kaldırdım. Devam etti.

“Açık konuşalım mı, Arzelin? Annenin durumunu biliyorum. Onun ölümü izlemek zorunda kaldığını da. Teklifimi kabul et, anneni kurtarayım. Doktorla konuştun değil mi? İhtimal dahilinde. Buradaki doktorlardan çok daha iyi bir bakım sağlayabileceklerini sen de biliyorsun. Zor, ama imkânsız değil. Güven bana, anneni kurtarayım. Kardeşinin hayatı kurtulsun, parayı düşünmeden atsın adımlarını. Bir çanta daha getirelim.” Başıyla kapıdaki adama işaret verdi. “O da kardeşinin olsun. Tamamı.”

Saniyeler içerisinde masaya bir çanta daha koyuldu. İçi para dolu. “Ben iş teklifi ediyorum. Reddedersen teklifimi, buradan işine gidersin. Kazandığın beş kuruş parayla annen öldükten sonra kardeşine bakmaya çalışırsın. Hayatını kardeşine adarsın. Hem annesi hem babası hem de ablası olmaya çalışırsın. Kendini kaybedersin, kim olduğunu, ne yaşamak istediğini, senin de bir hayatın olduğunu unutursun. Ya da teklifimi kabul edersin. Anneni kurtarırsın. Kardeşini kurtarırsın. Benimle gelirsin. Benim için çalışırsın. Bir süre. Belki bir yıl, belki daha az, belki daha fazla, garantisini vermiyorum. Ama işin bitince dönersin ailenin yanına.

Düşünmen için iki saatin var. Kabul edersen bizimle geleceksin. Hemen. İyi düşün. Bu kapıdan bir kere çıkarsan, bir daha içeri giremezsin.”

Ayağa kalktı. Ceketini astığı sandalyeden alıp üzerine geçirirken bana bir kez daha dönüp bakmadı. Kapıdan çıkmadan önce adama döndü. “Hanımefendiye bir kahve getir, sade olsun. Bir de soğuk su. Başka bir talebi olursa yerine getirirsin.” Ardından kapıdan çıktı gitti. Masada iki çantayla bu odada tek başıma kaldım. Birkaç dakika sonra önüme konulan kahve fincanı bir dalga unsuru muydu yoksa gerçekten konforumu düşünmüş müydü bilmiyordum.

Kabul edersen bizimle geleceksin hemen demişti. Bir veda için bile vaktim olmayacak mıydı? Hayatından kalan tek şey adın olacak demişti. Nasıl olacaktı? Anneme ne diyeceklerdi, Elvin’e ne söyleyeceklerdi? Hiçbir şey söylememişti ki. Karşıma geçip büyüklük taslayarak iki çantayı önüme fırlatmış, işine gelirse tıka kulağını, yum gözünü bizimle gel demişlerdi. Bilme hiçbir şeyi, sorma da bize. Sadece güven.

Bu, bu kadar kolay değildi. Güvenmek birine aniden mümkün olan bir şey değildi. Karşımdaki insan önüme para balyaları koyunca güvenimi kazanmış olmuyordu.

Ama ben teklifini kabul ettiğimi zaten biliyordum. Sadece ayrıntılarda kendimi boğup, karşı çıkmaya çalışıyordum kendime. Önüme iki çantayı koyup anneni ve Elvin’i kurtarayım dediği ilk an kabul etmiştim zaten teklifini.

Ben burada bu teklifi kabul etmesem de hayatım benden gidecekti zaten. Dillerinden dökülen tek bir kelime dahi yanlış değildi. Annem gittiğinde kendimden önce Elvin’i toplamam gerekecekti. Benim gücüm buna yetmezdi. Yetirmeye çalışacaktım. Kendimi harcayacaktım deliler gibi. Sonrası ama işte, sonrası benim de sonum demekti. Buraya gelirken de demiştim kendime. Bir ihtimal varsa annemi kurtarmak için, mümkün olursa bu bir şekilde, tırnaklarımla kazıyarak giderdim demiştim. Önüme sunulduğu ilk an da kabul etmiştim. Odada yalnız geçen iki saat boyunca da bunu hazmetmeyi dilemiştim.

Telefon rehberimde gezindiğim bir zaman diliminde, arayacak kimsemin bile olmadığını fark etmiştim. Arya’yı aramamıştım. Arya hakkında şüphelerim vardı. Beni buraya bilerek yönlendirmiş olabilir miydi? Yoksa sadece yardım mı etmek istemişti, bilmiyordum. Onun dışında çok fazla arkadaşım yoktu. Hiç. Asosyal bir insan olduğumdan değil, yalnızca fazla seçiciydim. Gereğinden fazla belki de biraz. İnsanlarla yakın olmak benim için zordu. Okulda mecburi projelerde konuşurdum yalnızca. Okul bittikten sonra da değişmemişti pek bir şey. Hayatıma girmek için ısrarcı olan birkaç kişi hariç kimseye dönememiştim samimi yüzümü.

Annemi arayamazdım. Anneme ne söylersem söyleyeyim, bir şeyler olduğunu anlardı. Sesimin tonundan bile anlardı. Sonra üzülürdü. Üzülmesi istediğim son şey bile değildi. Bu yüzden Elvin’i aradım. İlk çaldığımda açmadı, muhtemelen dersteydi. Bana geri dönmesi yarım saat sürmüştü. Neyse ki çok geç olmadan geri aramıştı.

“Abla?” demişti korkuyla. Sesindeki korku içimin titremesine sebep olmuştu. Onu okuldayken aramazdım. Haliyle şimdi de korkmuş olmalıydı anneme bir şey olmasından.

“Annem iyi, merak etme.” diyerek korkusunu giderdim vakit kaybetmeden. Derin nefes alışını duydum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ben gidiyorum, kendine ve anneme iyi bak mı diyecektim? Ne saçmalanırdı ki, ne diye aramıştım ki? Sadece son kez sesini duymak istemiştim gitmeden. İyi olduğunu duymak. Seni kurtarmak istiyorum kardeşim. Annemi de öyle. Ama bir süre gitmeliyim, mi diyecektim.

“Şey için aradım ben,” Şey. “Bugün işe başladım ya tekrar, okul çıkışı hastaneye gitmeden önce yemeğini kendin ye de öyle geç. Beni bekleme geç kalacağım.” Ben bugün hastaneye gelemeyeceğim.

“Ha tamam ben hallederim onu. Ama ders başlıyor şimdi gitmem lazım. Öpüyorum, kolay gelsin.”

“Elvin.”

“Efendim?”

“Seni çok seviyorum, unutma bunu.”

“Ben de seni çok seviyorum. Akşam gelirken dondurma al bana, karamelli.”

Bip…

Telefon kapanma sesini duyduğumda bir an için bedenim kaskatı kesildi, telefonu kulağımdan indiremedim. Keşke kapatmadan önce ona karamelli dondurma getiremeyeceğimi söyleseydim. Keşke bir şeyler daha söyleseydim. Keşke biraz daha geç kapatması için uğraşsaydım. Keşke bu kadar çaresiz bir durumda kalmasaydım da hayır deyip çekip çıkabilseydim bu binadan. Ya da keşke, iğrenç dünya üç kuruşa dönmeseydi. Birileri ağlarken birilerinin güldüğü bu düzen bir şekilde son bulsaydı. Bencillikse bencillikti. Ben ağlarken kimse kahkaha atmasın istiyordum. Benim annem ölürken bir yerlerde mutlu olan insanların varlığını bilmek canımı acıtıyordu. Herkes aynı anda acı çekseydi ve hep beraber gülseydik.

Bir kahve ortalama yirmi dakikada soğurdu. Önümdeki kahve de buz gibi olmuştu. Tırnaklarımla masanın üzerinde ritim tutarak kafamı dağıtmaya çalışıyordum.

Yorgundum. Tarif edemeyeceğim kadar yorulmuştum. Üç hafta yirmi bir gün ederdi. Yirmi gecedir huzurla uykuya dalmayı unutmuştum. Kahkaha atmaktan ağrıyan karnım yerini sıkıntılardan acılar içinde kıvranmaya bırakmıştı. Ne olacaksa, olsaydı artık. Daha fazla gücüm kalmamıştı. Ağzıma Elvin’le zorla yediğimiz yemekler dışında bir şey sokmuyordum. Kaç kilo verdiğime bakmak için tartılmaya bile cesaret edememiştim ama vücudumda beni rahatsız eden değişimler olduğu kesindi.

İki saat yüz yirmi dakika, yüz yirmi dakika yedi bin iki yüz saniye ederdi. İçimden saymaya başladım. Bin beş yüze geldiğimde artık odada yalnız değildim. Dakikalardır volta attığım odadaki adımlarım durdu ve içeri giren adama yöneldi. Bir şey söylemiyordu. Kabul ettiğimi o da çok iyi biliyordu. Yine de geçen iki saatin ardından bunu sesli bir şekilde ifade etmesi gereken kişi benden başkası değildi.

“Kabul ediyorum.”

Yanakları usulca kıvrıldı ve tebessüm etti. Onaylayan bakışları benim üzerimde gezinirken arkadaki adam tepside iki şampanya kadehi getirdi. Soldakini karşımdaki adam alırken sağdaki bana kaldı. Parmaklarımla kadehi kavradım.

“Sana.” Birbirine değen kadehlerin çıkardığı ses odada yankılandığında aynı anda şampanyadan birer yudum aldık.

“Lodos Akın.” dedi kendini tanıtarak

.

“Arzelin Tan.” dedim bilmiyormuşçasına.

Ardından bir şey oldu. Gözlerimin kararmaya başladığını hissettim fakat bu sürpriz değildi.

Lodos Akın, karşımdaki adam, lobide kahvesini yudumlarken tuttuğu kahve fincanı sağ elindeydi, bana yolu göstermek için yine sağ elini kullanmıştı. Masadaki çantaların klipsini açarken sağ parmak uçlarındaki klipsi soldakinden önce açmıştı; sağ eliyle yönlendirip, sağ eliyle kapatmıştı. Karşımdaki adam sağlaktı, toplumun yüzde sekseninin ve benim olduğu gibi. Sağlak bir insan kendine uzatılan tepsiye sağ eliyle uzanıp, yan duran tepside kendine yakın olan sağdaki kadehi tercih etmek yerine soldaki kadehi neden tercih ederdi? Eğer başka bir sebebi olmasaydı.

Gözlerimin etrafındaki karanlık gittikçe büyüdü. Büyüdükçe bilincimi bir uçurumdan ittirmeye başladı. Göz kapaklarım kapanırken ellerim etrafta tutunacak bir yer aradı fakat hissettiğim şey birinin beni kucakladığıydı. Bilincim kendini bırakmadan hemen önce duyduğum ses ise, Lodos’a aitti.

“Artık başlayabiliriz.”

orenda

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.