lahza
zamanın bölünemeyecek kadar kısa bir parçası, an.
Yağmur, tüm şehir uykudayken bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Bu sessiz şehrin her bir sokağında, her bir caddesinde yankılanıyordu sesi. Kendisini duyurmak istiyordu sanki, ya da sadece sessizliğin sesiydi. Gök neredeyse hiç durmadan gürüldüyor, bulutlara olan öfkesini kusuyordu adeta. Gök, şehre kızgındı bu gece. Şehrin günahlarını kaldırım köşelerinden kazımak istercesine savuruyordu hoyrat rüzgarlarını. Tek bir arabanın geçmediği caddelerde sokak lambaları son kez yandı ve sönerek tüm şehri karanlığa mahkûm etti.
Yaşı ortalarında bir adam, balkona çıkıp elektriğin tüm mahallede mi gittiğini kontrol ederken sıkıntıyla oflayarak cebindeki telefona uzandı. Kendi kendine söylenirken bir saat önce gelmiş olan son dakika haberi bildiriminin üzerine tıkladı. “İyi akşamlar değerli izleyenler, bugün akşam saatlerinde beklenmedik şekilde başlayan şiddetli sağanak ve yağmur nedeniyle ülkede neredeyse kıyamet koptu. Uzun ve kısa süreli elektrik kesintileri vatandaşları mağdur ederken evlerin çatıları düştü, arabalar sürüklendi ve bazı şehirlerde sel meydana geldi. Henüz durmayan sağanak sebebiyle gece boyunca zaman zaman elektrik kesintileri bekleniyor.” Haberin bitmesini beklemeden oflayarak telefonu geri kapatıp cebine attı ve yalnızca saniyeler içinde balkonda bile sırılsıklam olmuş haline bakarak hızla içeri girdi.
Kediler ve köpekler evlerin girişlerine sığınmış bir şekilde bekliyorlardı. Ancak dışarıda onlardan başka birisi daha vardı.
Yağmurluğumun düşen kapüşonunu sayamadığım defa daha başıma geçirip her adımımda botlarıma biraz daha dolan soğuk suyun vücudumu titretmesine izin verdim. Ellerim ceplerimde, hızlı adımlarla yürürken yere her ayak basışımda sıçrayan sular bacaklarıma çarpıyordu. Ellerimi ceplerimde yumruk yapıp sıkı sıkıya tuttuğum telefonum ve anahtarımı bir kez daha yokladım ve düşmediklerine emin olduktan sonra koşmaya başladım.
Şehirde bugün kıyamet kopuyordu. Benim kıyametimse kopmak üzereydi, ya da çoktan kopmuştu.
Her şeyin başladığı yere dönüyordum şimdi çünkü şartlar beni buna sürüklemişti. Evet, bazen şartlar insanları bir kıyamete sürüklerdi, bazen de kıyamet olmaya… Benim bugünkü seçeneğim ise henüz çizilmemiş olmalıydı. Yağmur birçok şeyi örtbas ederdi. Delilleri, insanları ve gözyaşlarını. Bazı sesleri, bazı gülüşleri ve yakarışları. Yağmura yakalandığında bir şemsiyenin altında da olabilirsin, bir deniz kenarında da. Şemsiyeni indirip seni saklamasına da izin verebilirsin, seni ortaya çıkarmasına da. Çünkü yağmur bazı insanlara sağanak değil, sığınaktır.
Nefes nefese koştum karış karış ezberlediğim sokakları. Öyle ezberimdeydi ki bu yollar, gözlerimi kapatsam kaldırım çizgilerine basmadan yürüyebilirdim. İki kısa adım, bir büyük, iki dikdörtgen taş arkada kaldı. İki kısa, bir büyük, bir daha büyük, tekrar iki kısa… Fakat bu kez çizgilere basmak önemli değil. Çizgiler önemli değildi. Sınırlar, sınıflar, sıkıntılar önemli değildi.
Varmak istediğim durağa vardığımda nefes nefeseydim. Bu yolu gelmek bir saat sürerdi, dönmek bir ömür. Olayların bir başlangıç noktası olduğunda yok etmek çok daha kolay olurdu. Bir bina, zemini sağlam değilse yıkılırdı, bir insan da öyle. Cebimden çıkardığım telefonumdan ışık açtım ve binanın içine girdim. Bu bina artık terk edilmişti. Kimse kalmamıştı içinde. Kimseyi bırakmamışlardı. Yedi katlı binanın tüm merdivenlerini adım adım saydım. Yüz on ikinci merdiven, yedinci kat, yirmi yedi numaralı daire. Cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı açtım. Karanlık ve sesiz evin içine ışığı doğrulttum.
Başlangıç noktasına son noktayı koymak için gelmiştim bugün. Buraya bağlı olan ruhumu kül etmek için gelmiştim. Ama ben Anka kuşu değildim.
Zaten hep böyle olurdu. Benim hayatım hep böyle olmuştu. Neye elimi atsam elimde kalmış, hangi işe hevesle başlasam yarım bırakmıştım. Kendi yoluma kendi taşlarımı kendim örüyordum sanki bile isteye. Kendi acılarımı kendi kalbime ilmek ilmek işleyen benden başkası değildi. Her şey hep dönüp dolaşıp bana geliyordu. Kendi kendimi cezalandırıyordum ben sebebini bilmeden. Bir şeyler olmuştu bana. Öyle oturup tek nefeste anlatılacak şeyler değildi bunlar. Kendime bile anlatamadığım şeyler olmuştu bana.
Son kez zeminine ıslak botlarımla bastım ve odamın bulunduğu yere doğru ilerledim. İçeri girdim ve dosyaların bulunduğu dolaba yöneldim. Sağ tarafından dolabı yana doğru ittirdim ve zeminin açığa çıkmasını sağladım. Cebimdeki diğer anahtarı zeminin parçası ve duvar arasında kalan küçük boşluğa yerleştirdim ve kilidi açtım. Yerdeki parçayı kaldırdığımda içerideki küçük kasada bulunan tüm dosyaları es geçip tek bir tanesini elime aldım. Kapağını araladığımda ön sayfadaki resmiyle göz göze gelmek bir an için duraksamama sebep oldu. Hemen fotoğrafın yanındaki isme ilişti gözlerim. O tanıdık ama bir o kadar da yabancı isme.
İçimden birkaç defa ismini tekrarladıktan sonra dosyayı öfkeyle kapattım ve diğer dosyalara bakındım. Duymaktan adını ezberlediğim birçok isimle karşılaştım tekrar. Hepsinin kopyası vardı. Buradaki tek bir dosya hariç hepsine ulaşabilmişlerdi. Bir aptal olduğuma kendilerini öyle çok kandırmışlardı ki gözlerimin önünde benden çalınanları fark etmeyeceğime inandılar. Farkındaydım. En ufak şeylerin bile fakat sessiz kalmak kolaydı. Herkesin bir yalancıya itaat edişini izlerken sessiz kalmak çok kolaydı. Dosyayı sıkıca tutup diğerlerini umursamadan ayağa kalktım. Çekmecemdeki zippoya uzandım.
Önce onu yakmak isterdim. Tüm bu yaşananların ardından önce onu noktalamak isterdim ama daha zamanı değildi. Onun da zamanı gelecekti fakat o gün bugün değildi.
Önce dolabın içerisindeki dosyalardan birini aleve verdim. Daha sonra masamın üzerindeki kağıtları yakıp yere attım ve zippoyu zemindeki küçük çukurun içerisine atıp tek tek diğer dosyaların tutuşmasını bekledim. Tüm oda alev alana dek sakince bekledim. Alevlerin yayılması çok uzun sürmedi. Evi dakikalar içerisinde alevler sardığında elimde sıkı sıkı tuttuğum dosyayla geri adımladım ve merdivenleri indim. Arkamda bıraktığım harabenin farkındaydım. Ardımda bıraktıklarımın da öyle. Binanın dışına çıkıp karşı apartmanın kapısındaki küçük çıkıntıya sığındım. Alevlerin camlardan görünecek kadar büyümesini bekledim, olur da birisi söndürmeye çalışırsa onu da yakmak için.
Etraftaki evlerde yaşayanlardan birkaçı cama çıkmışlardı. Böyleydi işte. Birilerinin evi yanarken, birileri hep seyrederdi. Birileri ölürken diğerleri yaşardı. Hayatın düzeni buydu. Senin canın acıyor diye insanlar oturup üzülemez. Sen nefes alamıyorsun diye kimse nefesini tutmaz. Sen koşamıyorsun diye kimse yürümekten vazgeçmez. Ben gidersem kimse beni beklemez ki.
Oturduğum yerden kalktığımı hatırlıyorum. Ellerim artık soğuktan ve stresten mosmor olmuştu. Dosya ıslanmasın diye sarıp yağmurluğun geniş cebine koydum. Büyük cebe rağmen bir kısmı dışarıda kalmıştı, ellerimle kapattım.
Daha çok titredim. Bu sefer ellerim ceplerimde de değildi. Başım ağrıyordu artık. Gördüğüm ilk köşeye çöküp biraz uyumak istiyordum. Geldiğim yolu bir daha görmemek üzere terk ediyordum. Yağmur biraz da olsa dinmişti artık.
Kalacak yerim yoktu, gidecek yerimde öyle. Ne ben kalmıştım artık ne bir başkası. Şimdi anlatacağım sana. Damarlarımdan alınan sekiz tüp kan, bedenimde olan morluklar, sesimin kısıklığı, titrek çenem, öksürüğün eksik olmadığı ciğerlerim, hep sigara tutan ellerim, tütün kokan parmak uçlarım… Yara dolu kollarım, morarmış boynum, yer yer parmak izleri… Şimdi yaktım verdiğim her bir sözü, kalmadı külleri bile. Sigaradan nefret eden bedenim, sığınmış dumanına. İlaç kokuları var bedenimde. Yıkansam da kurtulamıyorum.
Adım attığım sokak, oturduğum bank, gülüşüm yok, gülümsemek yok. Hava soğuk, üşüyorum. Dünden kalma aksaklığım, ağrıyor bedenim, acıyor gözlerim. Şimdi anlatıyorum sana, acıma bana. Doluyor gözlerim. Bedenimi atabileceğim bir uçurum arıyorum, bulamıyorum. Elimi kaldıracak halim yok. Sigarayı zor yakıyorum, çakmağı tutamıyorum. Gömdüm çocukluğumu, adını bilmediğim sokaklara. Yürüyemiyorum. Artık yağan yağmurlardan da kaçmıyorum, sığınıyorum.
Ben kendimde değilim. İlaçlarım var. Kesiklerim çok derin, kanıyor, kanıyor her bir yanım. Esiyor rüzgâr, yaşadığımı hissetmiyorum, hissettirmiyor hiçbir şey. Alakasız cümleler kuruyorum, her biri birbirinden bağımsız, her biri bir öncekinden daha kan kokan cümleler. Şimdi anlatamıyorum sana, nereden başlamam gerek bilmiyorum. Bir şeyler oluyor, beklemem, dayanmam ve savaşmam gerektiğini söylüyorlar. Olmuyor, diyorum. Savaşamıyorum, diye bağırıyorum. Beklemek ölümümü getirir diyorum, anlamıyorlar. Susmak istiyorum. Susuyorum. Şimdi susuyorum. Yaşamak için bir sebep arıyorum, bulamıyorum. Arıyorum… Arıyorum… Arıyorum… Düşüyorum, kalkamıyorum. Buz kesmiş bedenim, titriyor her bir zerrem. Kurtarın beni artık. Biliyorum, kurtulacağım bir yer yok. Kurtulacak bir beden yok. Aynadaki yabacıdan başka kimsem yok.
Kahkahalar var etrafımda, benim sesim değil. Benim kahkaham değil. Bu ben değilim. Ben böyle yabancı değildim. Artık sen değil, ben anlamıyorum. Suçlu sen değilsin, benim. Hep benim. Yollarım çok taşlı, yürüyemiyorum, dizlerim kanıyor. Kanıyor, sarmıyorum. Akan kanı izliyorum, kanasın. Boğazımın acısı yutkunmama izin vermiyor. Sesim çıkmıyor.
Yürüdüğüm yolların hepsini yaktım, dönecek bir yerim kalmadı artık. Ruhumun küllerini de etrafa saçtım. Ben hiç Anka kuşu olmadım.
orenda