Sabah karakol her zamanki gibiydi.
Telefonlar çalıyor, polisler koşturuyor, masalarda kahve bardakları birikmişti.
Ama Jihoon için her şey farklıydı.
Çünkü
Great yanındaydı.
Ve artık sevgilisiydi.
Ama kimse bilmemeliydi.
Jihoon masasının başında dosyalara bakıyormuş gibi yapıyordu.
Aslında hiçbir şey görmüyordu.
Gözü sürekli Great’e kayıyordu.
Great de ona bakıyordu.
Ama sadece yarım saniye.
Sonra hemen başka tarafa.
“Belli etme,” der gibi.
Jihoon içinden güldü.
Tam o sırada müdür seslendi:
“Jihoon! Great! Yanıma gelin.”
İkisi aynı anda ayağa kalktı.
Yan yana yürümeye başladılar.
Omuzları neredeyse değecekti.
Ama değmedi.
Değemezdi.
Odadan çıkınca Jihoon fısıldadı:
“Çok resmiyiz.”
“Polisiz,” dedi Great ciddi ciddi.
“Sevgili polis.”
Great ona yan gözle baktı.
“Kes.”
Ama gülümsüyordu.
Koridorda yürürken bir memur Great’e seslendi.
“Başkomiser, dün akşam raporu”
Jihoon fark etmeden kaşlarını çattı.
Great bunu gördü.
Toplantı odasına girince kapıyı kapattı.
“Sen kıskandın mı?”
“Hayır!”
“Yalan.”
“Biraz.”
Great yaklaştı.
Sesini alçalttı.
“Sadece sen varsın.”
Jihoon kızardı.
“Burada söyleme böyle şeyler.”
“Niye? Gerçek.”
O sırada kapı tıklandı.
İkisi birden irkildi.
Mesafeyi açtılar.
“Gir!”
Bir memur kafasını uzattı.
“Rahatsız etmiyorumdur umarım.”
“Hayır,” dedi Great soğukkanlı.
Jihoon içinden:
Az önce bana aşk ilan ediyordun ama???
Öğle arası geldiğinde kantinde oturdular.
Aynı masada.
Ama karşılıklı.
Yan yana oturamazlardı.
Jihoon’un çatalı yere düştü.
Great refleksle eğilip aldı.
Parmakları değdi.
Bir saniyelik temas.
Jihoon’un kalbi zıpladı.
Great fısıldadı:
“Akşam benim evde?”
Jihoon başını eğdi.
“Evet.”
Great gülümsedi.
“Dayanmam lazım.”
“Neye?”
“Seni herkesin içinde öpememeye.”
Jihoon kahkaha atmamak için dudağını ısırdı.
***************
Gece çökmüştü.
Yağmur ince ince yağıyordu.
Great, karakolda Mark’ın telefon sinyaline bakıyordu.
Ekranda küçük bir nokta yanıp sönüyordu.
“Şehir dışı…”
Jihoon yaklaştı.
“Ormanlık alan.”
Great kaşlarını çattı.
“Orada ne işi var?”
********
Eski, ahşap bir ev.
Çatısı çökmüş. Pencereleri kırık.
Işık yoktu.
Sadece içeriden gelen boğuk bir ses vardı.
Mark’ın sesi.
“Kimsin sen?! Bırak beni!”
Great silahını kaldırdı.
“Hazır mısın?”
Jihoon başını salladı.
“Hazırım.”
Kapıyı yavaşça açtılar.
İçeride Mark sandalyeye bağlıydı.
Yüzü kan içindeydi.
Karşısında biri duruyordu.
Uzun saçlar. Siyah mont. Maske.
Elinde bıçak vardı.
“Geç kaldınız.”
Maske yavaşça indi.
Jihoon’un nefesi kesildi.
“T… Tilly?”
Mark ağladı.
“Sen… ölmemiştin…”
Tilly’nin gözleri soğuktu.
“Ben hiç yaşamadım zaten.”
Tilly konuştu:
“Siz onun hayatını aldınız.
Ben sadece dengeyi sağladım.”
Great bağırdı:
“Bunu yaparak kimseyi kurtarmadın!”
Tilly güldü.
“En azından acı çektiler.”
Sirene benzer bir ses uzaktan duyuldu.
Tilly panikledi.
Bıçağı Mark’a doğrulttu.
Jihoon koştu.
“Dur!”
Bir el silaha gitti.
Bir patlama.
Her şey sustu.
Jihoon yere düştü.
Great dizlerinin üstüne çöktü.
“Jihoon! Bak bana!”
Kan ellerine bulaşmıştı.
Jihoon zorla gülümsedi.
“Onu… kurtardık mı?”
“Kurtardık,” dedi Great ağlayarak.
“Sen de kurtulacaksın…”
Jihoon başını salladı.
“Yalan söyleme…”
Elini Great’in yanağına koydu.
“Seni sevdim…”
“Her şeyden çok…”
Gözleri kapandı.
Polisler içeri doldu.
Tilly kaçamadı.
Yere yatırıldı.
Kelepçelendi.
Gözleri boştu.
Mark kurtuldu.
Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
***********
Aylar sonra.
Great yalnızdı.
Jihoon’un mezarının başında.
Bir çiçek bıraktı.
Fısıldadı:
“Bu davayı kapattım.”
“Bizimkini kapatamadım…”