(1927 senesinde- Maktülün Ağzından)
Kaçan kovalanırdı hem de onuruyla ölmek pahasına. Eğer yakalanırsam yargı huzuruna çıkacak ve yeterince beni dinlemeden idam edeceklerdi. Af dilersem affedeceğini, pişman olursam pişmanlığımı dile getirirsem infazımı gerçekleştirmeyeceklerini söyleyeceklerdi elbette ki kabul edilmeyecekti, bu ülkede hukuk ve adalet namına hiçbir şey kalmamıştı. Ben aranan bir suçlu değilim benim suçum bir günahım yok onların istediği bir örnekti. İdam yasası gelmiş ve hükümetin gücünü kanıtlamak için halktan masum birini seçmişlerdi. Seçilmiş kişi bendim. Herkesin önünde beni aleme ibret olsun diye idam edecek ve bu şekilde -halka korku vererek- susturacaklardı. Oysa ben onların sesiydim.
Düşüncelerimin yorgunluğuyla bir kayaya oturdum. Defterime son cümlemi yazıp defteri kapatıp ayağa kalktım. Bu sırada iki gardiyanın bana doğru koştuğunu gördüm. Hızlıca defteri gömleğimin altına sıkıştırdım ve kollarımı teslim ettiğimi belli edecek biçimde havaya kaldırdım. İki kolumdan yakalayan gardiyanlar sert bir biçimde çekiştirerek beni yeraltı zindanına indirdiler. Sayamayacağım kadar uzun bir süre zindanın soğuk, karanlık ve rutubet kokan bir hücresinde kaldım. İçimde korku yok endişe vardı ya planım ters teper ise ?
(18 Gün Sonra)
Günlerdir uyumuyor defterime bana yaşattıkları zulmü yazıyordum. Bir cümle ile durumu özetleyip defteri sakladığım yere geri sıkıştırdım. Tırnaklarımla ruhumdan geçen bir cümleyi kazıdım. Canım acıyordu. Acısın. Burda kalan her mahkum burdan bir devrimci geçeceğini bileceklerdi. Ölecektim ama beni yaşatanlar çıkacaktı.
"Alkışla çünkü alkışlar sessiz toplumların çığlığıdır."
(Günümüz- Berfin'in Ağzından)
Kalemimi kağıdımda son kez sallandırıp kağıdımı verdim. Sınav sürenin bitmesini beklerken kalemini masaya vurup ses çıkaran çocuğa odaklandım. İki uzun bir kısa vurduğu birimlerin bir mesaj olduğunu düşündüm ve sıraya tire ile noktaları yazarak morse kodunu kırmaya çalıştım.
... . -. / -... .. --.. .. .. -- / -.. .. .-. . -. .. ... .. -- .. --.. .. -. / ... . -- -... --- .-.. ..- ... ..- -.
S-E-N B-İ-Z-İ-M D-İ-R-E-N-İ-Ş-İ-M-İ-Z-İ-N S-E-M-B-O-L-Ü-S-Ü-N
Belki de bazı harfleri kaçırmışımdır diyerek bacağımı sallayarak vaktin dolmasını bekledim. Saçlarımı geriye doğru savurdum ve az önceki çocuğa tekrar baktım. Ona karşılık bende elimi masaya vurdum.
-.- .. -- ?
K-İ-M?
Bana şaşkın gözlerle döndü ben de çenemle sınav kağıdını işaret ettim. O da önüne dönüp kalemini vurmaya başladı. Bir kısa vurduktan sonra gözetmen öğretmen uyardı ve durmak zorunda kaldı. Zil çalmasıyla herkesin çıkmasını bekledim çünkü kalabalık ortamları sevmem. Sınıfta son iki kişi kalınca çantamı toparlamaya başladım. İkinci kişi telegrafçıydı. Gözlerimi çantamdan ayırıp ona doğru baktım. Onun da bana baktığını görünce duraksadım o ise boğazını temizleyip ayağa kalktı kapıya doğru ilerledi gideceğini beklerken kapıyı kapattı ve önümdeki sıraya oturdu. Tüm sınava girenlerin listesi gözümün önüne geldi. 4. Sırada oturan isim Taha Korkmaz 'dı. Sabırsızlıkla masanın üzerindeki eşyalarımı düzenli bir şekilde çantama sıkıştırdıktan sonra fermuarı hızlıca kapattım.
"Ee Taha çıkar ağzındaki baklayı. Çıkarmayacaksan bahçeye inmem gerekiyor. Bu müze gezisini kaçırmak istemem."
Adını ağzımdan duymasıyla şaşkınlığı kat be kat arttı. Yutkundu ve ellerini kaldırıp konuştu.
"Ben filmlerdeki gibi bir gerilim olsun istedim Berfin. Rastgele söylediğim bir cümleydi. Yanlış anladın beni."
Kaşlarımı çattım.
"Peki öyle olsun. Bir şey sorabilir miyim?"
"Sor."
"Neden işaret dili ile konuşuyorsun?"
"Zeki kızsın ara kendin bul"
Kaşlarımı çattım ve ayağa kalkıp çantamı omzuma attım. Niye bu kadar sinirlendim bilmiyorum ama geç kalıyordum. Bugün benim hayatımın dönüm noktası gibi bir şeydi. Bugünü mahvedecek her şeyi elimin tersiyle itmem gerekirdi. Bahçeye indiğimde çantamdan kulaklık çıkarıp taktım ve bir köşeye sinip otobüsün gelmesini bekledim. Bir an neden bilmiyorum ama Taha ile konuştuğum an geldi. Ardından aklıma şu soru düştü. Ben neden morse kodunu ve işaret dilini biliyordum nasıl öğrenmiştim ? Bir an kolum kaşındı ve bluzumun kolunu sıyırdım. Morluklar bu sorunun cevabını veriyordu.
Babam hükümet yanlısı biriydi ve hükümet kız çocuklarına isim bile vermezdi. Babam benim kız olduğumu öğrenince annemi dövmüş ve düşük yapması için her yolu denemiş. Doğumu yaklaştığında bir köye gizlenmiş ve beni doğurup köydeki ebeye verip intihar etmiş. Annem ölmeden önce adımı kulağıma fısıldamış. Babam beni o köyden bulup zorla almış ebenin elinden. Ben hala nasıl yaşıyorum bilmiyorum ama beni bir oyuncak gibi kullanıyordu. Düştüğüm gibi kolum morarıyordu. Zorla öğretmişti bana morse kodunu ve işaret dilini bunların haricinde 4 dil daha zorla öğretmişti. Eğer yapmazsam beni annemle aynı yere göndereceğini söylerdi. Kimi zaman gelir başımı okşar istismarına uğrardım ya da evden kaçar annemin olmayan mezarında oturur ağlardım.
Bunları artık yapmıyor çünkü üniversite sınavına çalışmak için vaktimi çaldığını düşünüyordu. Onu onurlandırmam gerekiyordu. Üniversite için farklı şehire veya ülkeye gidersem tamamen ondan kurtulduğum anlamına gelirdi. Bu yüzden daha çok çalışıp hem hükümetten hem de babamdan kurtulabilirdim.
Bugün yıllardır fotoğraflarına baktığım bir gün üniversite için farklı ülkeye gidersem gideceğim müzeye gidecektik. Yunanistan'daki Acropolis Müzesi'ne deniz yoluyla gidip 2 gece kalacaktık. Vizesi olmayanları torpille alacaklardı ve kimseyi geride bırakmamıştık. Bu açıdan memnundum ama torpille ülke değiştirecek kadar adaletsiz bir ülke olması çok acı vericiydi.
Nihayet otobüs gelmiş ve oturacak bir yer bulup oturdum yaklaşık 2 saat sonra bir mola yerine vardık. Ben otobüste kalmaya devam ettim bu sırada gözüme mola yerinin yanındaki bataklıktaki sarı çiçekler çarptı. Ayağa kalkıp çantamın içinden fotoğraf makinemi aldım ve bu çiçeklere yakından bakmaya gittim.
Yanına gittiğimde bu çiçeklerin nilüfer olduğunu ve kendi etraflarını saran bataklığı temizlediklerini gördüm. Birkaç tane fotoğraf çekip otobüse doğru gittim. Acıktığımı hissedip hızlı bir şekilde çantamdan cüzdanımı alıp dinlenme tesisine gitmek için adım atarken geriden bir düşme sesiyle geriye doğru baktım. Taha yere düşmüş ve epilepsi nöbeti geçiriyordu. Hemen hızlıca koşarken boynumdaki atkıyı çıkardım. Taha'nın yanına varınca atkıyı hızlıca katlayıp başının altına koyup krizinin geçmesini bekledim bu arada yaptığımız konuşma geldi aklıma.
Sen bizim direnişimizin sembolüsün.
Eğer Taha bir örgüte üyeyse direniş başlatmak üzerelerse ben onun krizini geçirmeye yardımcı olmaya çalışırsam karşı görünüşte olduğumu düşünürler miydi ? Hayır, o bir candı ve her şeye rağmen yardımcı olmalıydım. Derin nefesler alıp alıp verdim ama pek fayda etmişe benzemiyordu. Şu an kendi haline bırakmak ve onu kalabalıktan uzak tutmaktan başka bir çarem yoktu. Etrafa baktım görünmeyen bir yerdeydik bu da avantaj gibiydi. Yaklaşık bir 5 dakika sonra krizi geçti ve gördüğü ilk yüz ben olduğum için klişe romantik komedi filmi sahnesi yaşandı.
"Berfin"
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı ve neye uğradığıma şaşırdım. Hani el hareketlerine ne oldu ? Bir an arkamdan birkaç ayak sesi duydum birileri otobüse biniyordur diye pek önemsemedim ama bir elin bana uzandığını hissedip hızlıca kolunu elimle kavrayıp döndürdüm. Kim olduğuna bakmak için yüzümü yüzüne çevirdim. Gördüğüm yüz Yakup Hoca'ydı. Hızlıca kolunu bırakıp özür diler gibi başımı sallayıp koşarak uzaklaştım. Elimdeki cüzdana baktım ve duraksadım. Niye her anım tehlikeydi ?
Az önceki hoca elini kaldırıp mola süresinin bittiğini söyledi. Herkes akın akın otobüse binerken bende kalabalığın geçmesini beklemek için ağaca yaslandım. Bu anda sağ tarafıma Taha yaslandı. Ellerini kaldırdı ve ben başımı çevirip soluma baktım. Taha aniden eliyle çenemi kavrayıp kendisine döndürdü. Elini çenemden çekip elini tekrar kaldırdı ve konuşmaya başladı.
"Ne düşündüğünü biliyorum ama her şey göründüğünün tersi."
Ben de elimi kaldırıp ona eşlik ettim ve çenemle onu işaret ederek konuşmaya başladım.
"Zeki kızım evet kendi nedenlerimi kendim yaratabilirim. Madem konuşamıyorsun adımı nasıl söyleyebildin?"
Gülümsedi.
"Direnişçi'nin seni seçmesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Bak şu an her şey sana saçma gelebilir ama sen seçildin. Bende seni korumak için gönderildim."
Kaşlarımı çattım.
"Bu direniş kelimesini senden iki farklı yolda bir kez duydum bir kez gördüm şu an olduğu gibi demek ki bir film çekmiyorsun beni neyden koruyacaksan bu şeyden ben kendimi koruyabilirim."
Gülümseyişini daha çok büyüttü. Başıyla otobüsü işaret etti gözümü oraya dikince kapıdaki yoğunluğun hafiflediğini gördüm. Taha ellerini bir kere daha kaldırdı.
"Her şeyi anlamana çok az kaldı Berfin. Üstelik sana bunu ben değil Direnişçi anlatacak."
Otobüse doğru ilerledim ve koltuk numarama doğru ilerledim oturup Taha'yla konuştuğumuz her şeyi baştan sona düşündüm. Gözlerim ağırlaşıp emrimden çıkıp uyuyakalana kadar...