İçeriğe geç

One Touch / Hyunlix

Bölüm 7 · 7 dk okuma

One Touch / Hyunlix

Bölüm 7

Lee Minho

"Seungmin yok!"

"Ne demek yok?"

"Yok işte, Tanrım! Benim suçum ne?"

Telaşla çıkıyormuş ikilinin sesi. Prens kayıpmış... Ne kadar garip değil mi? Bir prens nasıl böyle kolayca kaybolabilir? Çılgınlık.

"Ne yapacağız? Bir çocuğa sahip çıkamadım, krala ne diyeceğim?" Jisung, biraz daha konuşsa ağlayacakmış. Gerçi konuşmasa da ağlayacakmış, pek bir şey değişmemiş.

( ... )

"Üzgünüm majesteleri..."

"Ne saçmalıyorsun sen Jisung! Ne demek yok? Tek görevin oğluma göz kulak olmaktı ve başaramadın!"

"Üzgünüm majesteleri..." Göz yaşları akmak için ısrar ediyormuş, ancak Jisung engel oluyormuş onlara.

"Şimdi gideceksin ve onu bulacaksın."

"Elbette majesteleri, bulacağım."

"Öyleyse eşyalarını topla ve defol! Oğlum olmadan da sakın geri döneyim deme!" Bu sözün üstüne acı acı krala bakmış Jisung, burukça gülümesemiş, canı acıyormuş. En yakın arkadaşının başına bir iş geldiyse bütün bunlardan kendisi sorumlu olurmuş sonuçta.

" ... "

"Dışarı çık şimdi."

"Elbette majesteleri." Jisung'un kraliyet odasından çıkmasıyla göz yaşlarının sel olması bir olmuş. Hiç kimsesi yokmuş, onu anlayan hiç kimsesi yokmuş. Hiç bir zaman ailesi olmamış, öksüz gelmiş dünyaya. Neyse ki kral acımış, almış onu. Kendi oğluyla büyütmüş. Her zaman kralın ilk önceliği Seungmin olmuş, çünkü kraliçeden geriye kalan tek şey oymuş. Ama Jisung hiç kıskanmamış Seungmin'i. Kardeş gibilermiş onlar. Kardeş kardeşi kıskanır mı hiç? Şimdi ise Jisung'un kardeşi yokmuş ortada.

"Jisung, iyi misin? Neden ağlıyorsun?"

"Hepsi benim suçum Felix..."

"Hayır Jisung, boşu boşuna kendine yüklenme. Senin elinde olan bir şey yoktu."

"Felix..." Kendi ismini duymasıyla karşısındaki çocuğa sıkı sıkı sarılmış çilli. O üzülsün istemiyormuş. Onun hiç bir suçu yokmuş ki, böyle ağlamamalıymış.

"Ağlama, beni de ağlatacaksın."

Ancak kahve saçlı iç çeke çeke, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etmiş. Eğer ki Seungmin'e bir şey olduysa asla kendini affetmezmiş, dayanamazmış buna. Hiç dayanamazmış hem de...

"Bulacağım onu Felix, çekil. İhtiyacım olan her şeyi alıp onu arayacağım."

"Hayır Jisung, böyle bir şey yapmayacaksın!"

"Kralın emri böyle Felix."

Felix, kollarındaki bedenin nefeslerini boynunda hissediyormuş, o nefesler mahvediyormuş onu. Bir yandan da Jisung'un hızlı hızlı atan kalbi...

( ... )

"Neredeyim ben?" Zavallı Seungmin, gözlerini karanlık bir odada açmış. Odaya giren tek ışık, küçük camın parmaklıklarından içeri sızan ışıkmış. Kendisi ise rahatsız bir sandalyeye bağlıymış.

"Elimdesin."

-İyi de Seungmin peri değil mi? Neden sihir yapıp kaçmıyor ki?

-Denemiş küçüğüm, ama başaramamış. Bulunduğu oda onun sihir yapmasını engelliyormuş.

"Pislik bir büyücünün elindeyim demek..."

"Öyle diyebiliriz."

"Tüm sihrimi almak istiyorsun."

"Şimdi görüyorum da aslında o geceki gibi aptal değilmişsin." Alaylı konuşuyormuş büyük beden. Onun o alaylı sırıtışları çıldırtıyormuş Seungmin'i.

"Kapat çeneni."

"Nedenmiş? Kıyamam, ağlayacak mısın?"

"Senin karşında mı? Boş hayalleri silmeni tavsiye ederim."

"O niye? Altımda mı ağlamak istiyorsun?"

İyice sinirlenmiş Seungmin. Elinde olsa suratına temiz bir yumruk atacakmış bu aptalın. Keşke elinde olsaymış da boğsaymış şu adamı.

"Bakıyorum o ki biraz sinirlendin..." demiş adam piercingini yalayarak. Bir yandan oğlanın gözlerinin içine bakarken öteki yandan yüzüne iyice yaklaşmış.

Seungmin, yakınındaki imalı gülümsemeyi ayaklarını kaldırıp iyi bir tekme atarak susturmuş. Elleri bağlı olabilirmiş ancak ayakları serbestmiş sonuçta.

Bu tekmenin üstüne geriye doğru sendelemiş büyük beden. Bir yandan da kanayan burnundaki kanı silmeye çalışıyormuş eliyle. Buna rağmen sakinliğini biraz bile bozmamış.

"Baya da sert çıktın." Sırıtarak konuşmuş büyük olan, tekme yemiş olmasına rağmen bu kadar sinir bozucu olmayı nasıl başarıyormuş?

"Seni adi!"

"Adi değil, ismim Chris."

( ... )

"Şimdilik bu kayaların ardında yatabiliriz."

Felix'in bu sözü üstüne üçlü yere kurulmuş. Hava fazlasıyla soğukmuş. Etraf ise fazlasıyla karanlık... Tek bir ses bile duyulmuyormuş. Sahi, hiç kuş bile mi uçmazmış buradan? Kuşu bırak, bir rüzgâr bile esmiyor, ağaçları hışırdatmıyormuş. Bu tenha ormanda uyuyacak olmak oldukça iç ürperticiymiş.

Jisung, kafasını Felix ve Hyunjin'e çevirmiş. Hyunjin sıcak kollarında ısıtıyormuş güzel meleğini. Felix'in ise elleri sarışın oğlanın göğsündeymiş, oldukça rahat bir yeri varmış onun kollarında. Hyunjin ise sert kayaya yaslanıyormuş. Buna rağmen pek de rahatsız görünmüyormuş. Anlaşılan kollarındaki melek onu rahat tutmak için yetermiş.

Jisung, kafasını karnına çektiği dizlerinin üstüne koymuş. Nefes alabilmek için burnundan yukarısını dışarıda tutuyormuş. Buna rağmen nefessiz kalıyormuş sanki. İki dostu birbirini ısıtırken kendisi çok üşüyormuş. Ama onları da suçlayamazmış ki, birbirlerine aşıklarmış sonuçta.

En sonunda uyuyamayacığını anlayınca ayaklanmış kahve saçlı, biraz dolaşmak belki iyi gelirmiş ona.

Sözde biraz dolaşacakmış ancak öyle dalgınmış, öyle üzgünmüş ki almış başını gidivermiş. Arkadaşlarından çok uzaklaştığını anladığında ise geri dönemeyecek kadar yorgunmuş. Büyük bir ağacın altına çömelmiş. Hüngür hüngür ağlıyormuş. Gözlerinden akan göz yaşları beyaz kıyafetlerine ufak izler çıkarıyormuş. Keşke şimdi birisi bulsa ve öldürseymiş onu, sıksaymış kafasına.

Ancak Tanrı sadece ilk dileğini kabul etmiş.

"Neden ağlıyorsun sen böyle?" Jisung, duyduğu sesle kafasını kaldırmış. İrislerini karşısında duran siyah saçlı gence çevirmiş. Genç, oldukça yakışıklıymış. Biraz sert görünse bile sesi oldukça sakin çıkıyormuş.

Jisung, karşısında dikilen gencin sorusuna karşılık ses etmemiş. Ne diyecekmiş ki? "Kardeşim gördüğüm çocuk benim yüzümden kayıp, şimdi ise bir aptal olduğum için diğer iki dostumu geride bıraktım. Vicdan azabından ağlıyorum." falan mı?

"Şu hâline bak, her yerin çamur olmuş. Yanımda kıyafet var, vereyim mi?"

"Hayır, teşekkür ederim."

"Olmaz öyle." Genç, çantasından simsiyah bir kazak ve yine simsiyah, bol, kalın bir eşofman çıkarmış, kahve saçlı olana uzatmış.

"Giy hadi, arkamı dönüyorum."

"Gerçekten gerek yoktu, teşekkür ederim."

"Elbette vardı, o üstündekilerle hasta olacaktın."

Jisung bir çırpıda gencin verdiği giysileri giyivermiş. Oldukça bollarmış, kıyafetlerin içinde kayboluyormuş Jisung. Ancak sorun değilmiş, temiz kıyafetlere kavuşmuş sonuçta. Sadece biraz değişik hissetmiş, daha önce hiç bu kadar siyah giyinmemiş çünkü, siyah onun tarzı değilmiş.

"Beğendin mi?"

"Evet, çok teşekkür ederim!"

"Koyacak yerin yoksa çıkardıklarını bana verebilirsin, zaten harap olmuşlar."

Bunun üzerine Jisung candan bir şekilde gülümseyerek çıkardığı kirli giysileri uzatmış genç oğlana. O ise kibarca almış giysileri

"Bu saatte neden buradasın, sakıncası olmazsa sorabilir miyim?"

" ... "

"Anlıyorum... Burada daha fazla kalma. Bu orman bu saatlerde pek tehlikelidir. Evine git."

"Ya sen?"

"Bu orman benim evim."

"Ne güzel..."

"Bu arada, şehir az ileride. Neresi olduğunu karıştırırsan diye söylüyorum. Hiç yoldan sapmadan dümdüz gidersen ulaşırsın."

"Çok teşekkür ederim!"

"Bir şey daha..." Genç çantasından buruşuk bir zarf çıkarmış ve kahve saçlı olana uzatmış.

"Bunu benim için Prens Lee Minho'ya götür lütfen, şimdiden teşekkür ederim. Umarım daha sonra da görüşürüz!"

Ardından hızla gözden kaybolmuş genç. Jisung, bir anlığına neye uğradığını şaşırmış. Göz ucuyla zarfa bakmış. İçinde ne olabilirmiş ki? Jisung, ince parmaklarını zarfın ucuna yerleştirmiş, ancak sanki bir şey açmasına engel oluyormuş. Biraz uğraştıktan sonra pes etmiş ve cebine sıkıştırmış zarfı. Prens Lee Minho... Buraların prensi o kişiymiş demek, kendi prensini kaçıran krallığın prensi. Aslında şimdiden emin olmanın oluru yokmuş. Elinde Seungmin'in büyücüler tarafından kaçırıldığının bir kanıt yokmuş, sadece öyle hissediyormuş Jisung.

Ardından gencin dediklerini düşünmüş.

"Bu arada, şehir az ileride. Neresi olduğunu karıştırırsan diye söylüyorum. Hiç yoldan sapmadan dümdüz gidersen ulaşırsın."

Onun dediği gibi hiç sapmadan dümdüz yürümüş Jisung. Sonrasında ise tıpkı beklediği gibi büyük bir şehire ulaşmış. Oldukça hararetliymiş bu şehir. Gecenin karanlığı sanki burada daha fazlaymış, sanki havanın soğukluğu burada daha fazla hissediliyormuş. Evlerden bahsetmeyelim bile, hepsi oldukça karamsarmış. Canlı kanlı biri buralarda nasıl yaşayabiliyormuş, aklı almıyormuş Jisung'un.

Ardından büyük bir çöplükle karşılaşmış. O kadar pis kokmuyormuş, yine de bu kadar çöpü nasıl çıkarmışlar? "Bir büyücü olmak işkence olsa gerek." diye düşünmüş genç oğlan.

Gözlerini zar zor açıyormuş, ayakta uyuyormuş resmen. Bu yüzden kendine daha fazla eziyet etmeden çöplerin yanına kıvrılmış. Öyle uykuluymuş ki anında uykuya dalmış, her şeyden soyutlamış kendini.

O yüzdendir ki kendine doğru adımlayan kızıl saçları farketmemiş.

Kızıl, eğilmiş minik bedeni yakından görmek için. Bebek gibi kıvrılmış, çöplerden hiç rahatsızlık duymuyormuş gibi uyuyormuş. İstemeden gülümsemiş kızıl olan. Yavaşça saçlarını okşamış bu bebek misali çocuğun.

Çok geçmeden burnuna bir konu erişmiş... Yağmurdan sonraki o toprak kokusu... Sarhoş etmiş büyük olanı.

Sadece periler böyle güzel kokarmış, Seungmin denen o peri sayesinde öğrenmiş bunu. İyi de bir perinin burada ne işi varmış? "Ah, belki de esir tutulan şu çocuk içindir." diye düşünmüş. İyi de burası periler için pek de güvenli bir yer değilmiş ki, özellikle de bu beden için.

Eliyle yavaşça tutmuş çocuğun çenesini, kendine çevirmiş. O güzel yüzü görünce delirecek gibi olmuş. İyice yaklaşmış çocuğun suratına, öyle yaklaşmış ki dalgalanan nefeslerini kendi nefeslerinde hissediyormuş. Onun nefesini hissetmek bile çok değişik bir hismiş kızıl olan için. Birinden etkilenmekten kastıkları şey bu muymuş ki? Eğer öyleyse çok güzel bir hismiş.

Prens Lee Minho, kendini bilmiş bileli hiç kimseden etkilenmemiş, ona göre herkes zalimmiş. Kendisi bile. Şimdi bir peri çocuktan mı etkileniyormuş? Bırak etkilenmeyi, kardeşi gittiğinden beri gülmemiş bile. Lakin bu çocuğun her şeyden habersiz masumca uyuyor olması gülümsetmiş onu.

Derin bir iç çekmiş kızıl prens. Minik bedenin ağlamaktan şişmiş göz altlarını okşamış. Teni çok yumuşak, ancak bir o kadar da soğukmuş, fazlasıyla soğuk. Üşüdüğü rahatça anlaşılıyormuş buz kesmiş derisinden. Onu burada bu hâlde bırakırsa hasta olacakmış. Başına kötü bir şey mi gelmiş ki? Neden böyle ağlamış? İlk defa birinin başına kötü şeyler gelmesin istiyormuş.

Gönlü el vermemiş onu burada ölüme terk etmeye, burada bıraksa başına neler neler gelir, hayal etmesi bile korkunçmuş. Ancak onun o vicdansız annesi hayatta izin vermezmiş sarayda kalmasına. Bu yüzden kızıl prens, onu saraydan uzak bir kulübeye götürmeye karar vermiş. Her kötü hissettiğinde yalnız kalıp rahatladığı o kulübeye.

Ardından yavaşça kucağına almış kahve saçlıyı. Rahatça uyumaya devam etsin diye kafasını kendi göğsüne yaslamış. Uyansın istemiyormuş. Yavaş adımlarla sarayın yolunu tutmuş. Oldukça nazik hareket ediyormuş çünkü kollarındaki zarif bedenin canı acısın istemiyormuş.

Bölüm sonu

2 yorum