İçeriğe geç

ÖNCÜ

Bölüm 5 · 12 dk okuma

ÖNCÜ

Bölüm 5

| 2 BÖLÜM

"Bir beyaz kağıda her şey yazılır, senin dışında. Güzelliğine benzetme bulmak zor. Sen iyisi mi sana benzemeye çalışan her şeyden, bir gülden, bir ilk, bir sonbahardan sonra. Belki tabiyattadır çaresi senin bir çiçeğe bu kadar benzemen..."

Dirseğimi masaya koyup elimi de yanağıma gömmekten elmacık kemiklerim ağrımaya başlıyordu. Hocanın akıllı tahtadan açtığı o çok bilinen Yılmaz Erdoğan'ın şiirleri açıkçası benim tarzım değildi, hiç olmamıştı da. Şiir benim tarzım değildi. Ben aşk hastası insanlardan değildim. Benim tek aşkım mağaramdı. Mağaramdan başka aşk tanımamda, bilmemde.

"Hocam, dönem sonunda başlayan projeler nasıl olacak? Sınavlar başlamadan önce anlatacağınızı söylemiştiniz."

İşte bu soru.

Gerginlik her bir zerremi sarıp sarmalarken kafamı yavaşça orta sırada oturan kumral kıza çevirdim. Dirseklerini masaya dayamış sakince oturuyordu. Nasıl bu soruyu bu kadar rahat sorabiliyordu? Ufacık korkun bilemi yoktu?

Sınıftaki öğrenciler nefes dahi alamadan soruyu soran kıza gözlerini diktiler. Kumral saçlı hiçbir şeyden habersiz sadece öğretmenin cevabını bekliyordu. O öğretmeni, bizde kızı bekliyorduk. Tahtanın yanında duran kadın nihayet konuşmaya başladığında yutkunup üzerimdeki gerginliği atmaya çalıştım, ama nafile.

"Proje ödevleriniz eskisi gibi bireysel olmayacak, gençler. İkişer veya üçerli grup kurarak yapacaksınız. İnanınki bu karar sizler için çok daha iyi. Yükün yarısı omuzlarınızdan kalkıp diğer arkadaşınızın omzuna yüklenecek. Rahat olun."

Ben senin vereceğin motivasyonu...

Öğretmene belli etmeden kulaklığımı takıp masama gömüldüm. Bunun geri kalanını duymama gerek yoktu, bu bilgiler benim için yeterliydi. Bir önceki yıl bunun hakkında zaten konuşma yapıyorlardı. Az çok tahmin edebilsem de herkesin kalbi heyecandan patlıyordu büyük ihtimal.

Herkesin kalbi heyecandan patlıyordu.

Heyecandan. Patlıyordu.

Dün gece Bartur'u öptükten sonra ne yaşandı yada neler oldu hiç bilmiyordum. O an neden öptüğümü de bilmiyordum. Ben hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek şey, hala abimi meraktan özlememdi. Sabah uyanıp odasına baktığımda bile gelmemişti. Adını bilmediğim şahıs yüzünden abimin kavgaya girişmesi canımı acıtıyordu. Telefonumun titreşimiyle beraber gözlerimi açıp hafifçe doğruldum. Hırkamın cebinden uyanmasam düşecek olan hayat anlamımı alıp gelen bildirime baktım.

Bilinmeyen Numara: Bir video gönderdi.

Ekrandaki bildirime boş boş bakarken göz kapağım ağırlaşmaya başlıyor, uykum yavaş yavaş bilincimi ele geçiriyordu. Bilmeden bildirime dokunduğumda siyah bir video çıktı karşıma. Oynat tutuşuna basıp videoyu izlemeye başladım. Etrafın karanlık olmasından dolayı ekranda net bir şey görünemiyordu. Biraz daha doğrulup, belki sınıfın ışığından bir şeyler görünür diye telefonu yukarı kaldırdım ama başarısızla sonuçlandı.

"Neymiş ya o?"

Ensemdeki sesi duyar duymaz arkama döndüm. Gözlerimi kırpıştırıp esmer kıza bakarak nasıl bir cevap vereceğimi bulmaya çalışıyordum. "Dün gece dolunay vardı. Onun videosunu çekmiştim ama sonuçta gece olduğu için hiçbir şey gözükmedi. Bende tam şimdi onu izliyordum."

Kız gözlerini kısıp gülümsedi. "Dün gece dolunay yoktu. Yarım ay vardı." dediğinde çukura düştüğümü iliklerime kadar hissettim. Bu okulun diğer sınıflarında böyle bir durum var mıydı bilmiyordum ama eğer yalan uydurmazsak bambaşka şeyler anlıyordu sınıfım.

Bu herkes için geçerliydi. Öğrencilerin diline düşmek istemiyorsak inandırıcı bir yalan uydurmalıydık. Aksi halde eğer bir şeyimizi yakalarlarsa dedikodu çıkardı. Ve bende ne olursa olsun bu anlamsız videoyu öylece söylemeyecektim.

"Ayy, aman be."

Üç yıldır aynı sınıfta olduğum ama ismini bilmediğim kız, konuyu sonlandırıp telefonuna bakmaya başladı. Tuttuğumu bilmediğim nefesimi vererek önüme döndüm. Arkadaki salakta ağzını kapattığına göre şu anlamsız videoyu çözmeye devam etmem gerekiyordu. Telefonumun kilidini açıp siyah ekranı gözüme yaklaştırarak bir şeyler bulmaya çalışsam da sonuç yine olumsuz oldu. Aydınlatmayı sonuna kadar çoğaltıp tekrardan dikkatlice bakmama rağmen bir şey değişmedi.

Gece: "Sanırım videoyu yanlışlıkla attınız."

Gönder tuşuna basar basmaz kalbim küt küt atmaya başladı. Az önce tüm gücüyle baskı yapan uykum şimdi ise darmadağın olup gitmişti. Sınıfa ne yapıyorlar diye bir göz gezdirirken elimdeki telefon titreşti.

Bilinmeyen Numara: "Bilerek attım, hiç şüphen olmasın."

Gece: "Şüphem yok. Bir daha saçma sapan video atma. Engellerim."

Telefonu kapatıp hırkamın cebine koydum. İşler zıvanadan çıkmadan ilk adımı ben atıp durdurmalıydım, ve öylede yaptım. Tanımadığım bir şahsa tek kelime bile yazmak beni ürpertmişti ama ileri adım atmayacaktım. İlk adımı atıp devamının gelmesine izin vermeyecektim. Ya geri adım atacaktım, ya da olduğum yerde duracaktım.

Zil çaldığı an çantamı koluma asıp sınıftan çıktım. Abim, canım abim, onu aklımdan, her bir zerremden çıkartamıyorum. Benim biricik abim, her ne kadar tartışırsak tartışalım asla küsmediğim abim. Bir şey olsun, onu geri göreyim. Tekrardan beni zorla parka götürsün, istemeyip direnmeye çalıştığımda beni güçlü kollarına alıp evden çıkartsın.

Onu çok özlüyorum. Hala yaptıklarımdan pişmanlık duyuyorum. Bartur'u öptüğüme inanamıyordum. Yumruk yediğime hala şaşırıyordum. Alttan almak yerine parka koşup abimi ayırmaya çalışmadığım için kendime küfür ediyordum.

Okulun bahçesine çıktığımda güneşli öğlen havası beni karşıladı. Kafamı yukarı kaldırıp güneşe bakarak "Teşekkür ederim" dedim başımı sallayıp. Bu, geçirilen olaylardan sonra açan umut ışığı olduğunun umuduyla ettiğim bir teşekkürdü. Annem yoktu, babam olsa bile varlığı işleri yüzünden unutuldu, tek bir kişi kalmıştı, o da abimdi. Muhtaç olduğum, yanımda olan abim. Gözlerim güneşe bakmaya devam ederken hafifçe kendimden korkmaya başladım. Belki ismimin Gece olmasından kaynaklıydı. Karanlık, aydınlığa bakıp medet umamazdı.

Gözlerimi güneşten çekip öğrenci kalabalığına çevirdim. Herkes birbirini itekleyerek okuldan çıkmaya çalışıyor, bunaltıcı ortamdan kurtulmak istiyordu. Sosyal medyadaki bir reels videosu gibi, kesin okula söverek gidiyorlardı. Orada durup, insanların yüzüne bakarken kahverengilerim elalarla buluştu.

Malum gruptaki itlerle beraber çıkış kapısının boşalması için kenarda bekliyordu. Şansa bak, bende aynısını yapıyordum ya, tüh. Gruptaki bir çocuk Bartur gibi bana baktıktan sonra eliyle "gel" işareti yaptı. Bu şahsı tanıyordum açıkçası. Kendisi, yüce yavşak Baran'dı. Onlar için çok temiz ve saf benim dünyam. Gözlerimi bıkkınlıkla etrafta gezindirerek onları görmezden geldim, ama bu daha çok sorun çıkardı.

Baran isimli şahsiyetsiz varlık bu sefer uzun uzun ıslık çaldı. Burun deliklerim sinirden biraz büyüdüğünde mecburen onlara baktım. Bartur elalarını üzerimden çekmiş, çıkış kapısındaki hayvan sürüsüne -öğrencilere- bakıyordu. Bacaklarım isteksizce iğrenç gruba hareket ettiğinde onlara nefretle bakıyordum.

Sesimde hiç bir duygu barındırmadan "Ne var?" diye sordum.

Bartur, ifadesizce bana baktıktan bir an sonra yanındaki kıvırcıkla bakışmaya başladı.

Dikkatlerini üzerime çekmek için boğazımı temizledim. Yaptıklarımı anlayıp ikisi de sonunda bana bakabildiler. Bartur gözlerini şüpheyle kısıp bir adım bana doğru yaklaştı.

"Şimdi söyleyeceklerime dürüst cevap ver, gündüz. Sana video gönderildi mi?"

Korkuyla gerilmeye başladığımda başımı eğdim. İsteksizce yutkunduğumda kararsızlığım beni iki parçaya ayırmaya başlıyordu. Her ne kadar hepsinden nefret etsem de bu saçma videoyu söylemeliydim.

"Evet. Bilinmeyen bir numara bana saçma sapan video attı."

İkisi de şok olmuş bir şekilde aynı anda "Saçma sapan mı?" dediğinde ne söyleyeceğimi bilemeyerek susup kaldım. Açıkçası böyle bir tepki beklemiyordum. Ben onlara dürüst olacağımı beklemiyordum!

"Yani, boş bir videoydu. Simsiyah bir şey."

Bartur elini kıvırcık saçlarının arasından geçirip nefes verdi. "Öyle desene be kızım. Aklımızı aldın burada." Ne anladıklarını bilemeyerek ikisinin de suratına boş boş baktım.

Baran ellerini cebinlerine atıp sadece gülümseyerek sinirlerimi hoplatmayı başarıyordu.

"Neyse ne, aman. Sadece video için mi beni gereksiz varlığınızın yanına getirdiniz?"

Böyle dememle ikisi de keyiflendiği o sıra Bartur'un gülümsemesini gördüğüm an kafama dün geceki olaylar dank etti. Vücudumun dört bir yanı, sadece kalbim değil bütün organlarım utanç duygusunu var gücüyle dibime kadar hissettirdi. Ama hissettiklerime rağmen ela gözün suratına iğrenerek bakakaldım.

Bıkkınlıkla iç çektiğimde nefesimin altından "Ben gidiyorum." diyerek arkama mutlulukla döndüm. Bu mutluluğum o şerefsizlerden sonunda ayrıldığım içindi. Ama bazen hayat istediğimiz gibi gitmez. Ne kadar kaçarsak kaçalım eninde sonunda bu olmuyor.

Tam bir adım atıp defolup gidecekken Baran itinin "Bizimle gidiyorsun." lafını duyduğumda hızla onlara döndüm. Gözlerimi kısarak "Lan siz kim oluyorsunuz da pislik varlığınızın yanında durmamı söyleyebiliyorsunuz?" dedim.

Bartur biraz bana yaklaşıp başını hafifçe yana eğdiğinde sözleri beni olduğum yere çiviledi.

"Poyraz'ın emri. Abin seni sürekli nereye götürüyordu? Tabii ki bizim gruba getiriyordu. Yani bizim yanımızda kalman daha güvenli. Gökalp'ın nasıl biri olduğunu bırak, daha adını şuan benden yeni öğreniyorsun."

Yutkundum. Abimin benim yüzümden kavga ettiği çocuğun ismi demek Gökalp'tı. O gün ki olayda gece olduğu için nasıl biri olduğunu pek hatırlamıyordum ama yakasına yapıştığım o sıra teninin hafif esmerliğini, biraz kıvırcık olan saçlarını, koyu kahverengi gözlerini hatırlayabiliyordum. Zihnim tap tazeydi. O çocuğun elmacık kemiklerinin dolgun olmasına hala şaşırıyorum açıkçası...

"Ne farkı var ki? O da sizin gibi berduş, şerefsiz, itin önde gideni."

"Yanılıyorsun, Gece. Gökalp bizden farklı biri. Onun bir aşireti var. Soyu sopu öyle bir güçlü ki ne seni nede bizi yaşatır."

İşte burada adaletsizlik alarm veriyordu. "Yani o piçin sırf aşireti var diye abimi öylece bırakacak mıyız! Hem benim abim nerede! Neden hiç kimse bana şu adamın nerede ne yaptığını söylemiyor!"

Bartur' a bir adım yaklaşıp işaret parmağımı göğsünün ortasına bastırdım. Ela gözlerinden korkmayarak var gücümle üste çıkmaya çalıştım. "Eğer sen o gece beni durdurmasaydın belki şuan abim yanımda olabilirdi, Bartur! Her şey senin yüzünden!"

Baran ortalığın kızıştığını anladığı sıra araya girip "Bu burada konuşulacak konu değil. Herkes bize bakıyor." dedi. Onun sakin sesine rağmen gözlerimi elalardan çekmiyordum. Çekmeyecektim. Bugün, bu okul bahçesinde, tam şuan abimin nerede olduğunu söyleyeceklerdi. Pes etmeyecektim. Onun durumunu herkesten çok ilk benim öğrenmem lazımdı. Öğrenmeliydim. Ben bilmeliydim. Bu gruptaki salaklar kimdi de benden bunu gizleyebilirlerdi?

İşaret parmağımı Bartur'un göğsünün ortasına daha sert bastırdım. O yeşil ve kahverengilere mal mal bakmak yerine bu sefer öfkeyle baktım. Bu sefer kahverengiler elalara yenilmeyecekti!

"Gitmemem için romantik davranman o kadar klişeydi ki sırf yapmaya mecbur kaldığın için onca kızın öptüğü o iğrenç dudaklarını öptüm!"

Bartur'un sıkıntıyla iç çekişi ve Baran'ın söylediklerime şaşırarak tepki vermesi geri adım atmamı sağlamadı. Tam tersine, öfkem biraz daha alevlendi. "Söyleyin şunu! Abim nerede?"

Yine sessizlik, hala sessizlik... Bartur'un yakasına Gökalp'a yaptığım gibi yapıştım. Ama tek fark ela gözün üstünde dar, siyah polo yaka kıyafet olduğu için daha sıkı tutabiliyordum.

Bu hareketim yüzünden göğüslerimiz birbirine değerken, kahverengiler elalarla daha çok yakınlaştı. Halbuki bunu Gökalp'a yaparken bunları umursamayıp öfkeme yenik düşmüştüm ama bu sefer öylece kalakaldım. Aptallaşma kızım, aptallaşma! Sık şunun ümüğünü al cevabını.

"Son kez söylüyorum! Abim nerede!" Yine sessizlik...

Bartur'un yakasını daha sıkı tutup sarsarak "Söyleyin şunu artık!" dedim. Yine sessizlik...

Baran arkada elini saçlarından geçirip sıkıntıyla iç çekmekten başka bir şey yapmıyorken Bartur, ifadesizce suratıma bakıyordu. Okulun çıkış kapısı artık boşalmıştı ve bahçede hiç bir öğrenci kalmamış, güvenlik yada herhangi bir öğretmen şu durumumuzu görüp bizi ayırmıyordu. Ben, Bartur, Baran ve arkada bizi görmemezlikten gelen gruptan bir kaç kişi vardı sadece.

"Sen aptalsın. Artık her ne için bana bunu söylemiyorsan korkağın tekisin, Bartur!" Yakasını bırakıp bir adım geri çekildim. Hala bana ifadesizce bakıyordu. Sanki içinde dönen duygunun patlamaması için kendini zor tutuyor gibiydi. Yüzeyin hemen altında dönen volkanik patlama başlamasın diye bir adım daha geri çekildim. Öfkem artık bir hiçti. Sadece umutsuz hissediyordum bu kadar. Başımı eğmek yerine gözlerimi yere sabitledim.

"Ben sana o gece güvenmiştim, Bartur." Sessizlik...

"Sana bu aşağılık gruptaki herkesten çok inanmıştım..." Yine sessizlik...

"Ama sözlerin yalandan ibaretmiş. Senin de bir farkın yokmuş." Sessizlik devam ederken arkama dönüp okulun çıkış kapısından çıktım. Hepsi geri zekalının teki. Hiç bir farkları yok. Herkes aynı orospudan çıkmış. Ne bekliyordum ki o Bartur aptalından...?

İçimden söve söve giderken düşüncelerim beni boğuyordu. Ben bu dünyada Poyraz Soylu' dan başka kimseye güvenmemeliydim. Asla. Bir yiğit bile karşıma çıkıp ayaklarıma kapansa tekmeyi basar yoluma devam ederim artık bu saatten sonra. Bu kadarı yetti. Sabrımı sınadınız. İnsanda kontrol diye bir şey bırakmadınız ki!

Siz şimdi görün bakalım Gece Soylu'yu. Hepinizin anasını ağlatmazsa şerefsizin teki.

Bileğimi bir el yakaladığında beni düşüncelerimden çekip çıkarttı. Adımlarımı durdurdum. Yavaşça başımı arkaya çevirdiğimde lanet yüzlü nefes nefese bana bakıyordu.

"Ne var, Bartur?" diyerek yükseldim.

Kendisi hızla toparlanıp dikleştikten sonra kaşlarını çatarak bana baktı. "Ne varı yok, Gece. Sana dediklerimi götünden anlama. Bizimle gelmelisin. Abinin emri." Bileğimdeki tutuşunu sıkılaştırıp beni sürüklemeye başladığında avazım çıktığı kadar bağıracaktım ki sözleri tekrar beynimde yankılandı.

Abinin emri.

Abimin emri.

"Peki ya beni nereye götürüyorsun?" Süt dökmüş kedi gibiydim.

Bartur yürümeye devam ederek yüzüme bile bakmadan "Biz neredeysek sende oraya." dedi. Deli horozlar gibiydi.

"Siz neredesiniz o zaman?" Hala süt dökmüş kedi gibiydim.

"Ananın..."

Tam gülecekken elimi dudaklarıma götürüp kendimi durdurdum. Kısa bir an sakinleşmeye çalıştıktan sonra elimi çekip cıklayarak "Ağzın çok pis." dedim. Ama bir dakika...Bu benim anneme küfür etme girişiminde bulundu. Hem de ölmüş anneme! Diğer boşta kalan elimi okkalı bir şekilde sırtına geçirdiğimde inledi. "Oohh. Ciğerlerimin yağları eridi. Çok rahatladım şuan!"

Yürümeyi bırakıp bana çenesini sıkarak bakakaldığında ona dil çıkarttım. Bu hareketime kaşlarını çatıp dilime gözlerini dikti. "Çocuk musun kızım sen? Niye dilini bana gösteriyorsun?" Bu sözlerine güldüm. Ah, Bartur Günay. Ne kadar komik olduğunuzu dışarıdan görseniz kendinizi mağaraya tutsak ederdiniz valla. Kafasını iki yana sallayarak hafif iğreniyormuş gibi görünmeye başladı gözlerime. Ay çokta umurumda sanki senin iğrenip iğrenmemen.

Çenemi dikleştirdiğimde dilimde üste çıktı ve bu sayede Bartur pezevenki tam görebilmiş oldu. "Bana doktormuşum gibi o dilini çıkartma. Ağzına sokarım bak yoksa."

Bu meydan okumasına bende karşılık verdim. Hodri meydan, Günay Bey. Hadi bakalım. Bana erkeksen erkekliğini göster. "Götün yiyebiliyorsa yap o zaman, Bartur. Seni tutan yok."

"Gece!"

"Hadi ama, ela surat. Konuşuyorsun ama hiçbir eylem yok."

Dişlerini sıkarak "Beni zorlama." dedi.

"Seni zorlayan yok ki. Sadece sen lafından dönüyorsun."

Tam o sıra okulun bahçesindeki kenarda duran ağacın dalından kafama ceviz düştü. Düşmekle kalmayıp kafamda parçalandı. Bartur bu olaya şaşırarak kahkaha atmaya başladığında olanlara inanamayarak bu sefer ben suratına bakakaldım. "Allah'ın sopası varmış." Onun laflarına aldırmayıp saçımdaki ceviz kabuklarını toplamaya başladım. Bir kaçını elime alıp baktım. "Bunlar çürükmüş." diye mırıldandığımda it oğlu it elimdekilere baktı.

"Tüh. Bende sanmıştım ki taş kafalı olduğundan kırıldı ceviz. Meğer çürük denk kalmış o kafana." Tekrar gülmeye başladığında sinirle homurdandım. Saçlarımı yolarcasına kafamdaki ceviz kabuklarını topladım. Aşk olsun be. Tam zamanında Allah belamı veriyor. Hepsini elimde toplayıp lanet yüzlü Bartur'un suratına attığımda kendisi beklenmedik hareketim yüzünden dona kaldı.

Boğazımı temizleyip dik durdum. Ciddiyetimi bozmadan "Artık nereye gideceksen gidelim." dediğimde elimi yola doğru uzatıp "Hanımlar önden" diye lafımı yüzüne çarptım.

İlk başta ağzı açık bana bakarken saçlarının önündeki ceviz kabuklarını atıp dik dik önden gitti. Bu sefer ben şaşkın şaşkın arkadan ona bakakaldığımda "Gel hadi, gündüz." diyerek seslendi. Allah'ım Yarabbim bu nasıl erkek. Sanarsın bunun içine kız kaçmış.

Arkasından "Geliyorum Hanımefendi." diyerek koştum. Uzun bacakları sayesinde koşsam bile yetişemeyeceğim için "Ayol, biraz yavaşlayın lütfen. Arkadan köpek kovalamıyor sizi." dedim. Bu sözlerime hiç aldanmayacağını sanıyordum ki yavaşladı.

"Pardon da yani siz nasıl bir Beyefendisiniz? Ay, ben bile bu halimle nasıl yürüyorum, bak."

Bu kadar rol fazlasıyla yeterdi. Gerçekten Bartur'un bu halinden bırak iğrenmeyi, gerçek halinden de iğrenmeye başladım. "Şunu sonlandıralım. Artık gerçekten içinde bir yerlerde kız var sanacağım."

Bu sözlerime karşı rolden çıkıp sertçe "Düş lan önüme." diye yükseldiğinde sırıtarak yürümeye başladım.

"Sen böyle kal, Bartur. Bu hallerin çekilemez ama kız rolü oynamandan daha iyi."

Başını hafifçe çevirip ters ters bana bakacağını sanarken elalar oldukça yumuşak bir şekilde kahverengilerime baktı. Sanki o elalarda mıknatıs var da ne yaparsam yapayım gözlerimi çekemiyordum. Büyülüydü bu çocuğun gözleri. Öyle böyle değil. Tamamen beni içine çekiyordu. O elalar kara delik olsa hiç düşünmeden kendimi atardım oraya.

Gözlerime bakmaya devam ederken kelimeleri beni şaşırtıp bütün vücudumu konfeti patlattırıp hem acı, hem de merak duygularını üstüme aktif etmişti.

"Abinin yanına gidiyoruz."

Bölüm sonu

1 yorum