Parkın köşesine yeni yapılmış belediye kahvesinin duvarına yaslanmış, bir yandan da kekoların açtığı boş şarkıları dinliyordum. Akşam saat dokuz civarlarında sırf zorla buraya getirilip bu değişik şahıslara katlanmak bunaltıcıydı. Ama maalesef Poyraz Soylu gibi bir abinin zorlamalarına göz yumuyordum. Sanki beş yaşında küçük bir çocukmuşum gibi beni evde yalnız bırakmayıp bu öküzlerin ortamına getiriyordu. Ona ne kadar büyük arkadaş ortamı sevmediğimi söylesem de, "Ben ne diyorsam o. Ya geleceksin, ya da geleceksin," diye en sıradan ve en makul -ona göre- konuşmasını yapıştırıyordu suratıma.
Her itiraz edişimde laflarını ağzıma tıkıyor, gitmemek için direndiğimde kaslı kollarıyla beni kucağına alıp evden çıkartıyordu.
Ama bunlar nedensiz değildi, her birinin sebebi vardı.
Annem hayata gözlerini yumduktan sonra benim de hayatımda bir takım değişikler oldu.
Biricik kadıncağızın neden öldüğünü kimseden duymamış, öğrenmemiş ya da söylememişlerdi.
Bu vefat sanki hiç olmamış gibi babam çok normal davranıyordu. Bizimle ilgileniyor, vakit geçiriyor, her babanın yaptığı gibi çocuklarının sorunlarına yardımcı oluyordu. Ama o adamda başka bir şeylerin var olduğunu ailenin küçük üyesinin sezgileri algılıyordu.
Yani ben. Gece Soylu.
Babam işleri yüzünden sürekli şehir dışındaydı. Bu nedenle ailenin en maduru olan ben, başıma kötü bir şey gelmesin diye abisinin isteklerine biraz itiraz etse de bir yandan onu haklı bulup kabul ediyordum. Club, parti, park, çarşı gibi yerlerde onun grubuyla olmaktan yavaş yavaş bezmeye başlıyor, ama itiraz edersem hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim için çenemi kapatıyordum.
Poyraz yanıma yaklaşıp kolunu omzuma attığında elindeki sigaranın ve diğer içenlerin dumanı içimi mahvediyordu. Gerçi buna alışmıştım artık. Birbirimizi her gün görmekten nasıl biri olduğumuzu biliyorduk. Yerde bardaş kurarak oturan çocuğun ismi Baran'dı. Kıvırcık, kısa bonus saçlarıyla grupla alakasız görünebiliyordu. Ama önemli olan dış görünüş değildi. Bu çocuğun gerçekte kaç kızı aynı anda götürdüğü tahmin bile edilemiyordu.
Aslında yaptıklarını boş verirsek bir yandan o da benim gibi alakasızdı. Yerde oturmuş sohbeti dinlemeyip telefonuna bakan çocuk oldukça benim tarafımdan dikkat çekebiliyordu.
Gerçi bu ilki değildi. Bu ortama ilk geldiğim günden bugüne bir çift ela gözler beni bırakmıyordu.
Bartur Günay...
Grubun lideri olmasına rağmen her zaman ki gibi banka oturmuş o da Baran gibi elinde telefonuyla ilgileniyordu. Ama telefonuna bakmasının sadece bir poz olduğunu biliyordum, çünkü gözleri üzerimdeydi. Bu ilk değildi. Her gün, her burada olduğumda, her an bana bakıyordu.
Bakışlarımı ona çevirdiğimde gece rüzgarı esip biraz da olsa beni üşütmeyi başardı.
Elalar hariç hiç kimse üstüne ceket almamıştı, bende dahil. Bu ilkbahar havasında biraz açık saçık gelmeleri normaldi. Mesela yanımda kapı gibi duran abimin üzerinde kalın atlet vardı. Bunu ne için giydiğini biliyordum. Belli etmese de kaslı vücudunu gözler önüne serip kızların ilgisini çekmeye çalışıyordu. Rüzgar biraz daha esmeye başladığında tüylerim diken diken oldu. Bakışlarımı abime çevirdiğim anda bana baktı.
"Hava soğudu. Artık eve gitsek olur mu?"
Abim iç çekip, "Üşüdün mü yoksa?" diye sorduğunda o iç çekişleri içimi kararttı. Birilerinin sabrını tüketmek hoşuma gitmiyordu, zaten bunu bir başkasına yapmıyordum ama konu Poyraz Soylu olduğunda işler çok değişiyordu. "Yani...Evet...Üşüdüm." Sanki bu cevabımı beklercesine kafasını yavaşça yukarı aşağı sallayıp gruba baktı. Birini arıyordu ve ben bu kişinin kim olduğunu biliyordum.
"Ceketini verebilir misin, Bartur?" Söylediği sözlerle kalp ritmim hızlandı. Bunu tahmin etmiştim ama yaşayınca utanç duygusunu üzerimden atamadım. Bartur bana doğru yaklaşırken üzerindeki deri ceketi çıkardı. Aramızdaki mesafe her azaldığında elalar kahverengileri bulanıklaştırıyordu. Üzerindeki siyah, kalın atlet ortaya çıktığında kasları gözlerimi deldi. Bu çocuğun omuzları, kolları, saçları, yürüyüşü, gözleri, yüzünün her bir yeri ve her şeyi çok...değişikti.
Deri ceketini bana uzatıp, "Al bakalım," dedi. Bakışlarını kısa bir an abime çevirip kulağıma yaklaşarak "...gündüz" diye cümlesini fısıldayarak bitirdi. Bu üşümüş vücuduma sıcak nefesini bana değdirip hafifçe ısındığım için minnettardım.
Kaşlarımı rahatsız olurcasına çatıp ceketini aldım. İsmimle dalga geçmesi yüzünden damarıma basmış oldu.
Bir an duraksayıp tuttuğum ceketini ona geri uzattım. "Buna artık ihtiyacım yok."
"Yani sırf yakınlaşmamız için mi Poyraz'a üşüdüğünü söyledin?"
"Tabi ki de hayır! Ben neden sana yakınlaşmak isteyeyim ki?"
Ceketini eline tutuştururken tenlerimizin birbirine değmemesine dikkat ettim. Onun derisine küçük temas bile beni çok büyük yıpratırdı.
Gruptan adını bilmediğim bir çocuk bu olaydan etkilenip araya girdi. "Lider Bartur, Poyraz'ın kardeşine yürüyor. Şok, şok, şok!"
Sanki filmlerde bir karakter öfkelendiğinde arka planda çıkan gerilim sesi olmuş gibi abim çocuğa delice baktı.
"Ağzını yerinde tut, yoksa yaptıklarımdan sonra çeneni bir güzel yerinde tutmaya çalışırsın."
Bıkkınlıkla hafifçe başımı iki yana sallayarak ela gözlü surata baktım. Kahverengilerimden habersiz abime bakıyordu. Bartur hafifçe dikleşip, kaşlarını çattığında gözleri benimkilerle buluştu.
Elinde yarım yamalak tuttuğu deri ceketini omuzlarıma geçirip kulağıma, "Abinin sözünü dinlemeliyiz" diyerek alay etti.
Abimin. Sözünü. Dinlemeliyiz.
Çocuk, bir adım yaklaşıp "Ne yani? Senden korkacağımı mı sanıyorsun, Poyraz'cık" dediğinde abimin sinirlerini hoplattığını çok iyi biliyordum. "Ağzına sı..." Bartur, küfrü başlamadan kesip araya girdi. "İki velet gibi boş bir konu için kavga edecek misiniz cidden?"
"Bu seni ilgilendirmez, piç güvesi," duraksayıp gözlerini bana kaydırarak sırıttı ve lafına devam etti çocuk. "Nasıl? İyi mi kötü mü?"
Bunu bana söylüyordu. Sırf abime üşüdüğümü söyleyip Bartur'dan deri ceketini bana vermesini söylediği için aramızda bir şeyler olduğunu sanıyordu. Kafası iyiydi, ya da madde kullanmıştı. Ama her şeyden çok, kendi kendimi savunamadığım için rahatsız olmuştum.
"Eğer güzelse takas yapabiliriz. Paylaşmaya da razıyım."
Bartur öfkeyle iç çekip abime baktı. Aralarında sanki "Ne yapacağız bu orospu çocuğuyla?"
diyormuş gibi bir hissiyat vardı. İkisi o kadar yakın değildi ama konuşmadan konuşabiliyorlardı.
Hiç mi incinmedin?
İkisi de çocukla tartışmaya devam ederken aralarındaki boşluktan sızıp şerefsizin yakasına yapıştım. Tişörtünün yakalarını sıkıca tutarken deli kahverengilerim onun gözlerini delip geçiyordu. Kırılmıştım. Bartur' la yakıştırılmaktan rahatsız olmuştum. BARTUR GÜNAY' LA.
"Tamam. Gece, sakin kal kızım!" Abimin sesini öfkemden zar zor işittiğimde sanki hiç bir şey duymamış gibi tişörtünü daha çok sıktım.
" Gece! Ne oldu sana? Bırak onu."
Başımı sertçe arkama çevirdim. " Bunu da söyleyemezsin be abi!" Gözlerim hemen yanında duran ela tipe kaydığında incinmişliğim daha çok arttı. "Bu kadarı da olmaz artık!" Son kelimeyi bitirir bitirmez gruptaki diğer kişiler çocukla bizi ayırdı. Ama sadece ayırmakla kalmayıp çocuk benden kurtulduğunda yumruğunun yüzüme yaklaştığını gördüm. Her şey o kadar çok hızlı oluyordu ki dışarıdan nasıl göründüğünü bile tahmin edemiyordum. Yumruk yiyip bilincimi yavaşça kaybettiğim için abimin delikanlılık damarının kabarıp daldığını az çok anlayabiliyordum. Herkes birbirine girmişti. Yüzüstü yere yapışmış, yarı bilinçsiz, kulaklarımdaki çınlama yüzünden kavga seslerini zar zor işitiyordum. O zaman abimde kendini kaybedip çocuğa saldırdıysa ve beni de kurtaracak kimse kalmadıysa bu soğuk betonda huzur içinde bayılabilirdim.
Gözlerimi hafifçe açıp grubun birbirine girişini gördüğümde içimdeki suçluluk duygusu damarlarımda dolaşıyordu. Bu dost insanlar benim yüzümden kavga ediyorlardı. Eğer kendime hakim olup hareket etmeseydim, ela surata ve abime güvenseydim bunlar olmayacaktı tabii ki.
Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ağlamıyordum, içimdeki duygular üzüntülü değildi. Bu normal mi bilmiyordum ama benim için normaldi. Çünkü genellikle kabuslardan uyandığımda ilk önce hıçkırır daha sonra da gözyaşlarım akardı.
Biri kollarımdan tutup beni nazikçe doğrulttuğunda, hem yarı bilinçsizliğim ile gözyaşlarım sayesinde önümü saçma sapan görüyordum. Güçlü kollar beni yukarı kaldırıp kucağına aldığında vücudum ölü gibi ağırlaştı. Gerçekten ölü gibiydim. Önümü doğru düzgün göremiyordum, vücudum benim vücudum değildi. Yine de bunlara rağmen o sıcak bedeni hissedebiliyordum.
Küfür ve yumruk sesleri gittikçe azalmaya başlıyordu. Galiba parktan çıkıp köşede duran huzurlu evime geliyorduk. Adımlar yavaş yavaş durduğunda beni daha sıkı göğsüne çekti.
Kimdi bu kişi? Abim olsaydı onun kollarındaki hissi tanırdım. Ama bu farklıydı.
"Abi sözü dinlememek kötüymüş..."
Bartur.
Kendimi rüyadan çıkartmaya çalışıyormuş gibi bilincimi yeniden kazanmaya zorladım.
Üzülmüştün. Haddini bildirmek istedin. Sadece yakasına yapıştın, ama o seni mahfetti.
Sen sadece kendini savunmak istemiştin. Öfkene kapıldın. En sonunda gününü gördün.
Bilincim yavaşça yerine gelmeye başladığında gökyüzüne gördüm, masum ayın güzelliğine kilitlendi gözlerim. Abim kavgadaydı...ABİM KAVGADAYDI.
"Beni boşver. Abim ne yapıyor? Kötü bir şey olmadı değil mi?" Boş boş bana bakıyordu elalar. Sabırsız sabrım yerinden fırlamıştı aniden. Kucağından kurtulmaya var gücümle çalışarak "Aklın yerinde mi senin? Abim kavga ediyor, Bartur!" diye aklıma geleni söyledim.
Ona inanmazlıkla baktım. Hiçbir şey umurunda değildi. Burada benim canımdan öte olan kardeşimden uzaklaştırmıştı.
"Ya bir siktir git."
Kendimi kucağından aşağıya atıp ayaklanarak parka doğru zar zor koştum. Bilincim daha yeni açıldığı için önümü bulanık görmeye yine de devam ediyordum. Her ne kadar bu beni engellese de o koca adamı kaostan çıkarmam lazımdı, yoksa kendine bir sürü düşman etmekle kalmayıp bana da bulaştırırdı.
Bir çift kol belimi sarıp gitmemi engellediğinde çığlık atma niyetine girdiğim sıra eliyle ağzımı kapattı. "Poyraz'ın kardeşi iyi, masum, ya da saf diyorlardı ama sen fahişeler gibi deli çıktın."
Gözyaşlarıma hakim olamayıp içimdeki kaosu dışa vurarak ağlamaya başladım. Gözlerim yaşlardan bulanıklaşarak kapandığında ağzım elle kapalı olmasına rağmen "Bir şeyler yap Bartur." diye boğuk sesimle yalvardım. Ellerim tutunmak için belimdeki kaslı kollara gittiğinde korktuğum başıma geldi. Artık hıçkırarak ağlıyordum.
Bartur, elini dudaklarımdan çekip beni kendine doğru döndürdü. Omuzlarına tutunup bulanık gözlerimle elalarına bakarak "Lütfen..." diyebildim sadece. Hiçbir şey söylemeden kollarını belime dolayıp beni yukarı kaldırdığında sarılmaya muhtaç olan küçük çocuklar gibi kollarımı boynuna, bacaklarımı beline doladım. O an ağlamaktan ne yaptığımı bilemeyerek yüzümü direkt boynuna gömdüm.
"Abim..."
"Abini merak etme. O güçlü bir erkek. O..." Sözlerini yarıda kesip dudaklarını saçlarıma doğru bastırdığında teması boynuma kadar geldi. Hiç dudaklarını geri çekmeden cümlesini bitirdiğinde minnettarlıkla kollarımı daha sıkı sarmama neden oldu.
"O böbreğini bile sana verebilecek kapasitede. Geceni gündüz yapabilmek için ayı bile ateşler."
Boynunun derisine doğru hafifçe "Hastalığımı nereden biliyorsun?" diye mırıldandım. Geçen Şubat ayında okuldan eve geldikten bir saat sonra karnımda deli dehşet sancılar başlamıştı. Ondan öncede tuvalete girdiğimde idrarım kanlıydı. Belki adet dönemimdir diye ilk başta umursamadım ama bu ağrı normal bir ağrı değildi, çünkü ne dalgalar halinde geliyordu ne de aralıklıydı. Sadece düpedüz hiç durmadan ağrıyordu. Dünya başıma yıkılıyormuş gibi hissediyordum. Abim beni acile götürüp, serumlar derken toplam dört saat sonra doktor sağ böbreğimde taş olduğunu söylemişti. Tekrardan ağrı kesici serum yiyip gece iki de eve geldiğimizde huzur içinde uykuya dalmıştım. Ertesi gün kontrole gittiğimizde taşın böbreğimden düşmüş olduğunu söylemişlerdi. O gün bugüne hep dikkatli davranmışımdır kendime.
Bartur kalçama daha sıkı sarılıp "Sence nereden biliyor olabilirim ki? Tabii ki Poyraz söyledi." diye ninni gibi mırıldandı. "Ve bu konuyu grubun içinde söylemedi. Sadece ikimiz vardık." Yüzümü boynuna tamamen gömüp boğazımdan bir homurtu kaçmasına engel olamadım. Ne kadar istemesem de Bartur' a sarılmak çok rahatlatıcıydı.
"Bu konuyu kes..." Sesimin uykulu çıkmasını anlayıp apartmana doğru gitmeye başladı. Artık ne ara zırlamayı kesip uyku moduna geçtiğimi anlayamıyordum. Gözlerim ve zihnim yavaşça kapandığında serin, yumuşak yatağımı hissedebildim. Bartur üstüme örtüyü örttükten sonra gözlerimi hafifçe aralayıp "Abim..." diye mırıldandım.
"Hala 'Abim' mi diyorsun gerçekten? Yemediler eşek kadar adamı merak etme."
Ardından yüzüme doğru eğilmekle kalmayıp anlını anlıma yasladı. Gözlerimi biraz daha açtığımda camdan vuran ay ışığı elalarını daha güzel gösterdiğini fark ettim. "Gözlerin çok güzel be ulan." Ağzımdan çıkan kelimeleri umursamıyordum nedensizce.
Sadece bir çift ela, hayran kaldığım o elalara bakabiliyordum.
Bartur gülümseyerek "Gözlerim senin olsun, Gece. Ama senin kahverengiliklerin benimkini ağlatır," dedi. Elimi örtünün altından çıkartıp yanağına koydum. Hiç konuşmayıp, sürekli uzaktan bakıştığım grubun lideriyle şimdi ne haldeydim. Bir deri ceket nasıl da hayatımı değiştirebilmişti ki? Bartur' un yüzünü biraz daha çekmedim çünkü zaten anlımız birbiriyle temas ediyordu. Aradaki küçük mesafeyi kapatıp dudaklarını öptüm. Biliyorum, ileride çok pişman olacaktım ama yine de kendimi bu çekime bırakıyordum. Öpücüğe karşılık verdiğinde parmak uçlarımdan saç diplerime kadar elektriklenme hissetmeme neden oldu.
Az önce yakıştırılmaktan nefret ettiğim çocuğu şimdi haşur huşur öpüyor muydum?