İçeriğe geç

ONA İHTİYACIM VAR

Bölüm 2 · 12 dk okuma

ONA İHTİYACIM VAR

Bölüm 2

2. BÖLÜM

( Şimal Azra' nın Anlatımıyla )

Sıkı bir şekilde topladığım saçlarımı geriye attım ve yanımda duran bavulu kulpundan tutarak sürüklerim. Binadan sert adımlarla çıkarken altımdaki bütün çakılların ezildiğini hissettim. Amcamın arkamdan gelişini duyuyordum. Onun da adımları babamınkiler gibiydi. Güçlü, sert, kendinden emin, korumacı, tetikte... Yüzümde ufak bir tebessüm oluşurken söylenmeye başladım.

"Amca umarım Su bütün bunlara inanır yoksa hepimize çok kırılacak. Özellikle ikimize. Ben hala gerçekleri anlatma taraftarıyım. Çünkü Su' yu şu kadarcık tanıyorsam en ufak şey sezdiğinde er ya da geç doğruları öğrenir ve hepimizin affedersin ama ağzına sıçar."

Arabanın kilidini elimde ki kumandayla açıp arka kapıya uzandım. Amcam benden önce davrandı ve kapıyı açtı. Bir yandan da bana laf anlatmaya çalışıyordu.

"Bu yüzden mi aylardır çalışıyoruz Azra. En ufak hata yapmamak için kaç kere üstünden geçtik planın. Bu son şansımız, daha fazla Su' nun hayatını mahvetmelerine izin veremeyiz. Tek yapmanı istediğim şey açık vermemeye çalışman, zaten düzeninizi oturtun biz de geliceğiz teyzenle. O zamana kadar idare etmeye dene."

Kapıyı kapatıp ona döndüğümde büyük, kocaman ellerini yanaklarıma yerleştirdi ve alnıma küçük bir öpücük bıraktı. Geri çekilirken: "Ve sakın onun hafızasını tetikleyecek bir şey söylemeyin. Özellikle Onur ile üçünüzün küçüklüğünden bahsetmemeye çalışın. Onu hatırlamaması gerekiyor. Gerekirse yalan söyleyin ama onu zorlamayın."

"Peki amca...", dedim ve kollarımı beline doladım. Onun da elleri omuzlarıma dolanırken saçımın tepesine bir öpücük kondurdu. Kollarımı çözdüm ve sürücü kapısını açtım. Son kez arkamda ki heybetli bedene döndüm ve kocaman gülümsedim.

Amcam heybetliydi. Yürürken ayaklarının altındaki toprak titrerdi. Tek bakışıyla karşısındakini eritebilir tuzla buz edebilirdi. Aynı babam gibi. Suratım da silinmeyen gülümsemeyle gözlerim doldu.

Su'nun harelerinin kopyası gibi olan harelere baktım kocaman gözlerle. O da buruk bir şekilde gülümsedi. Biliyordu kimi düşündüğümü. Hiç aklımdan çıkmadıklarını da...

Gözleriyle artık gitmem gerektiğini gösterdi. Kafamı usulca salladım. Uyuşuk bir şekilde arabaya bindim ve kapımı kapattım. Anahtarı kontağa takarken camı sonun kadar indirdim. Ellerini cebine koymuş bir kaç adım ötemde gitmemi bekliyordu. Kemerime uzandım ve belimden geçirip yanımdaki kopçasından geçirdim. Ellerim direksiyona geçtiğin de son kez amcama baktım.

Başını eğerek sessiz bir selam verdi. Ben de aynı sessizlikle selamını aldım ve gaza yüklenip sokağı terk ettim. Bu da bizim imtihanımızdı işte. Her gün acaba bugün ne olacak diye yaşasak bile bir şekilde hayat devam ediyordu.

Zamanın durmasını istediğimiz anlar vardı. Yelkovanın akreple buluşmamasını istediğimiz, saniyelerin dakikalara gebe kalıp saatleri doğurmasını istemediğimiz vakitler... Ama olmuyordu. Zaman ne olursa olsun bizi dinlemiyordu ve kafasına buyruk akıyordu.

( 5 Saat Sonra )

Ağzımı kocaman açıp esnerken güneşin batışıyla gökyüzü çok güzel bir tablo oluşturuyordu. Aralara kızıllık bırakarak gökyüzüne hediyesiyle coşan maviler çok hoş gözüküyordu. Arabanın içini sakin bir müzik dolduruyordu. Sıcak havanın üflediği klimayı kapattım ve camı ardına kadar açıp uykumun açılmasını sağladım.

Daha çok yolum vardı ve benim şimdiden uykum gelmişti. Elimi radyoya uzattım ve bir gözüm yolda şarkıyı değiştirmeye başladım. Listede parmaklarımı kaydırırken bir şarkı da durdu parmaklarım.

"Hay hay..." diye bir ses çıkardım ve İkilem' in isteğini yerine getirdim. Araba da yankılanan sesle gülümsedim ve sesi fulledim. Sakin otoban da tekerleklerin tiz sesine karşılık gaza yüklendim ve şarkıya eşlik etmeye başladım.

"Çay bile demleniyor,

Bize iki tek atmak haram,

Gitmek istesem burdan,

Cebim de yok bilet param..."

Bağıra bağıra söylediğim nakarata karşılık kocaman bir kahkaha attım ve şarkıyı söylemeye devam ettim. Böyle böyle geçen bir saatin ardından arabanın göstergesinde yanıp sönen ışığı fark ettim. Kaşlarım hızla çatılırken radyoyu kıstım.

"Hayır hayır hayır... Olamaz yaa! Ben böyle şansımın taa içine, off!"

Benzinim resmen bitmiş. Halbuki doluydu yola çıkarken. Arabayı köşeye çektim ve telefonumu yan koltuktan aldım. Önce konumuma baktım. Bulunduğum yeri görünce kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Denizli ve Afyonkarahisar' ı resmen iki saatte geçmiştim. Kafamı kendimi tebrik eder gibi salladım ve yol tarife girip en yakın benzinliğin nerede olduğuna baktım.

Birini az önce geçmiştim ve 5 dakika sonra bir tane daha vardı. Ama bildiğim kadarıyla böyle bir benzinliğin olmaması gerekiyordu yolun üstünde. Kafamı iki yana salladım ve telefonu klimaya taktığım tutacağa yapıştırdım. Kontağı çevirip göstergelerin ışığının yanmasını sağladım ve yola çıktım tekrar.

Hızlı olmam gerekiyordu yoksa burada kalacaktım ve böyle bir yere yardımın gelmesi bile saatler sürerdi. Gaza yüklendim. Biraz ilerledikten sonra ileride gördüğüm benzinlikle kocaman sırıttım.

Direksiyonu kırıp benzinliğe girerken kaşlarımı çattım. Gözlerim etrafta gezinirken bir benzin pompasının yanına yanaştırdım arabayı. Geldiğimi gören bir görevli buraya gelirken kaportanın içini açıp küçük siyah silahı aldım ve ceketimin altından pantolonumun köşesine tutturdum.

Telefonumu ve cüzdanımı alıp arabanın anahtarıyla arabadan indim. "Ne kadar olsun efendim?" diyen görevliye fullemesini rica ettim ve birazdan geleceğimi söyleyerek benzinliğin marketine girdim. Köşede duran mini sepetlerden alırken etrafta kimsenin olmamasına kaşlarımı çattım. İyicene yaşlanacağım yahu bu insanlar yüzünden.

Derin derin soluklanırken kendime biraz yolluk almak için rafların arasında gezindim. Sepete attıklarıma bakarken gözüm kahve makinesine takıldı ve zaferle sırıtmamı sağladı. Botlarım yerin tabanını ezerken kahve makinasından filtre kahve aldım ve köşede rafların arasında duran kasaya doğru ilerledim.

Tezgahın arka kısmında oturan kişiyi elinde açtığı kocaman gazete yüzünden göremezken elimdekileri sert bir şekilde kasaya bıraktım. Geldiğimi fark eden görevli yavaş bir şekilde elindeki gazeteyi indirdi. Bu gözlerimi devirmeme neden oldu.

"Bunları geçirin lütfen. Ben lavaboya gidip geleceğim."

Adamın suratına bile bakmadan arka kısımda kalan lavaboya gittim. İçeride burnuma gelen titizlik kokusuna kaşlarım havalandı. Sanki biri burada özellikle bir temizlik yapmıştı.

Oyalanmamaya çalışıp boş kabinlerden birine girdim ve kapıyı kilitledim. Arkamda duran silahı elime aldım ve kilidine açmayı unuttuğum için kendime söve söve kilidini hızla açtım. Geri yerine yerleştirirken telefonu elime aldım ve parmaklarımın klavye de gezinmesine izin verdim.

Yazdığım gibi Çevrimiçi yazısını gördüm.

Siz: ( 18.16 ) Amca, burada iyi şeyler olmuyor gibi hissediyorum. Bir benzinliğe girdim ama bir gariplik var. Kimse yok benzinlikte. Bir tane pompacı bir de kasa da duran biri. Üstelik diğer benzinliklerden daha temiz duruyor sanki biri özellikle bu temizliği yapmış.

Cevabın gelmesi uzun sürmedi.

Arkamdaki Gölgemm: ( 18.17 ) Bana hemen konum at.

Dediğini yaparak amcama konum attım ve cevabın gelmesini beklerken işlerimi hızlıcana bitirdim ve klozet kapağını indirip üstüne oturdum. Tırnaklarım telefonda ritim tuttururken cevabın gelmesi de çok sürmedi.

Arkamdaki Gölgemm: ( 18.25 ) Azra şimdi beni iyi dinlemelisin. Yol üstünde böyle bir benzinlik olmaması gerekiyor. Araz' a yazdım. Yolunun üstünde olduğunu ve oraya yakın olduğunu söyledi. Bir kaç dakika içinde yanında olacakmış. O gelene kadar kendini korumaya çalış ve sakın ama sakın mecbur kalmadıkça o silahı kullanma. Oradan çıktıktan sonra yaz bana.

Siz: ( 18.26 ) Peki amca. Görüşürüz. Selamünaleyküm...

Arkamdaki Gölgem: ( 18.26 ) Aleykümselam kızım.

Lafını dinlemeyeceğimi tabi ki de biliyordu. Mecbur kalmasam bile kaostan nasıl zevk aldığıma bizzat tanık olmuştu. Şu an o mendebur suratlının gelmesi işime gelmezdi çünkü bu şirin kız birazdan burayı birbirine katacaktı.

Neden Selamünaleyküm dediğini açıklamıyorsun da okurları merakta bırakıyorsun ki.

İç sesime gözlerimi devirdim. Her zaman bana ders vermek zorunda değildi. Hey, bana deli gözüyle bakmayın. Tabi ki de bipolar bozukluğum yok. Sadece böyle içimde bir varmış gibi konuşmayı seviyorum. Kim adaletin başına psikolojisi bozuk bir avukat koyar ki.

Neyse, açıklamaya gelelim. Bu olay bir Endonezya geleneği imiş. Yani insanlar hoşçakal veya görüşürüz yerine Selamünaleyküm yahut Aleykümselam derlermiş. Amcam ne kadar açık olsak da dinimize bağlı olmamız gerektiğini hep savunmuştur. Ve bizi bu doğrultu da yetiştirdi. Hiç bir zaman kapanmamız için baskı uygulamadı fakat dini görevler konusun da hep kuralcı oldu.

Sırf o diyor diye yapmamızı istememişti çünkü o zaman yaptıklarımızın sevabı olmazmış. Biz de gönülden isteyerek yapmaya başladık bu görevleri.

Kendi kendime yaptığım açıklamadan sonra tuvaletin kapısından gelen açılıp kapanma sesi duydum. Olacakları bildiğim için bir kedi gülümsemesiyle saçlarımı sessiz bir şekilde çözüp tekrar sıkıca bağladım. Belime tıkıştırdığım silahı çıkardım yerinden.

Kapının altında yavaş olmak için çabalayan bir çift erkek postalları gördüm. Sakin bir şekilde yerimden kalktım. Aniden değiştirdiğim kararla silahı belime geri yerleştirdim. Kesinlikle amcamı bu sefer dinleyecektim.

Kabinin kilidini açıp kapıdan dışarı sakin adımlarla çıktım. Sol kulağımın dibinden gelen hava akımıyla kafamı hızla aşağı indirdim ve gelecek olan yumruktan sıyrıldım.

"Ama siz resmen bana sözümü çiğnetiyorsunuz. Oldu mu böyle?"

Ağzımdan onaylamaz bir cık cık sesi çıktıktan sonra kafamın üstünde kalan kolu hızla tuttum ve ayağa kalkarken dizime vurarak bükülmesini sağladım. Karşım da duran esmer afete bakarken kaldırdığı ayağı dudaklarımı büzerek bacak arasına geçirdiğim tekmeyle indirdim. Dudaklarından kaçan inlemeyle sosyopat bir şekilde gülümsedim.

"Ama sen şimdi bana saldırmasaydın seninle çok güzel vakit geçirebilirdik. Yazık oldu bu yakışıklılığına. Tüh..." Ağzımdan firar eden kahkahayla adamın sesi birbirine karıştı.

"RUH HASTASI KADIN! PSİKOPAT PİÇ!"

Tuvalete dolan sesinin arasında gülen yüzüm soldu ve gözlerimi büyük bir öfke bürüdü. Elimde yamuk duran kolunu biraz daha çevirdiğim de iki büklüm olan bedeninin daha çok bükülmesini sağladım.

"Allah' ım sen affet..."

Ettiğim duadan sonra kaldırdığı öbür elini hamle yapmasına izin vermeden saçıma tutturduğum bıçak işlevi gören mini tokayı sapladım eline. Elinden akan kanı umursamadan boşta olan elimle çenesinin altından tuttum ve kafasını havaya kaldırdım.

Kafamı geri çekerken ona verdiğim zarar yüzünden kara gözlerine dolan kini, hırsı gördüm. Hızla öne doğru getirdiğim kafamı burnuna geçirdim. Tuvalet duvarları bir kez daha onun iniltileri ile bütünleşirken ona fırsat vermeden elimi ensesine attım. Kafasını eğerken aynı hızla kaldırdığım dizimi ortada buluşturdum ve ağzının burnunun kan akmasını sağladım.

Gülmeye başladı. Kaşlarım çatılırken daha çok öfkelendim ve yanımda yer alan mermer lavaboya geçirdiğim bu sefer kafasıydı. Tekrar tekrar yaptığım bu işlemden sonra ağırlaşan bedenini tutmaya çaba göstermedim ve elimle iterek geriye düşmesine izin verdim.

Tek kelime etmeden eline geçirdiğim tokamı ne kadar kan akacağını umursamadan çekip çıkardım elinden. Elinden akan kan elinin etrafına kırmızı bir göl oluşturmaya başlamıştı.

"Güzelim tokam mahvoldu yaa..." Tokama bakarak üzülmüş gibi yaptım ve kan olan elimle musluğu açtım. Sabunluktan biraz sabun alıp önce tokamı temizlemeye başladım. Köpürttüğüm elimle önce tokamı ovdum sonra durulayıp saçıma geri yerleştirdim. Yüzümü ve kan bulaşan ellerimi seri bir şekilde temizleyip lavabonun kapısına adımladım. Kapıyı tam açıp çıkacaktım ki yerde yatan adamın hareketlendiğini gördüm.

İnlemelerle yerinden doğrulmaya çalışırken benimle konuştu.

"Sizi bulacak. Sizi bulacak ve size hayatı cehennem edecek. Yaptığınız bunca şeyin bedelini size ödetecek. İşte o zaman bu yaptığınıza çok pişman olacaksınız. Piç kuru-" Cümlesini tamamlamasına izin vermeden ayağım suratına bir tekme geçirmek zorunda kaldı. Çatırdayan çenesinden çatladığını anladığımda bu içimi soğurmadı.

Bir kez daha ayağımı suratına geçirirken bağırıyordum.

"KİMSE," Bir tekme daha: "BENİM," Bir tane daha, "ANNEME VE BABAMA," Bu sefer elim belimde duran silaha gitti: "KÜFÜR EDEMEZ!"

Silahtan çıkan kurşun bedenine isabet ederken durduğu yer kan gölüne dönmüştü. Sert ve öfkeyle aldığım nefeslerle lavabodan çıkarken elimde ki silahı yerine yerleştirmedim. Ayaklarımla adeta yeri döverken bana doğru gelen birini daha kesti gözlerim. Bana kalkan yumruğunu tutarken kafamı suratına geçirdim. Acıyla gözlerini yumup inlerken yan tarafta bir silahın emniyetinin açıldığını duydum.

Kolumu tuttuğum elin üstünden geçirip o tarafa ateş ettim. Art arda iki el ateş ederken kocaman bir kükreme sesiyle adamı en güzel yerden vurduğum anladım. Yere düşme sesini duyduğum gibi elini tuttuğum adama döndüm. Ona bana saldırma fırsatı tanımadan silahın kabzasını ensesine geçirdim.

Yere yığılmasını soğuk kanlılıkla izlerken dışarı çıktım daha fazla burada dolaşmadan. Otobandan yaklaşan araba ile içimde önü alınamaz bir öfke nüksetti. Etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Benzinlik bomboştu.

Elimdeki silahı iki elimle kavradım ve arabama doğru ilerledim seri adımlarla. Arabayı açıp binerken burnuma gelen benzin kokusuyla çığlık attım resmen.

"Bunu da yapmazsınız yaa!" diye isyan ettim. Yan koltuktan sırt çantamı alıp kaportanın içinde ki bütün malzemelerimi içine doldurdum. Arabadan indiğim de otoban da ki araba benzinliğe giriyordu. Arka kapıyı açıp valizimi de çıkardım. Arabadan uzaklaştırdığım eşyaları yere koydum ve bu sefer bagaja yöneldim.

Açtığım kapıyı eşyaları çıkarabileceğim kadar yukarı kalkmasını sağladım. Seri hareketlerle teyzemin kasaya koyduğu turşu ve menemen kışlıklarını çıkardım arabadan. Bagaj da serili muşambayı kaldırdım ve yedek de olan iki silahı da yerinden söktüm. Elimdeki silahları kasaya koydum ve bagajı kapattım.

Yerdeki kasayla valizlerin dibinde duran arabaya doğru yürüdüm. Arabadan çıkan kişiyle gözlerimi devirdim. Arkadan gelen patlama sesiyle büyük bir rüzgar saçlarımı uçuşturdu. Gözlerimi kıstım ve karşımda gevşek gevşek sırıtan adama elimdeki kasayı sert bir şekilde karnına vurarak tutmasını sağladım.

"Çok havalı olduğunu söylemiş miydim fıstık? Tabi bu kışlık kasa olmasaydı elinde bu dediğim doğru olabilirdi."

Kasanın içine uzanıp iki silahımı da aldım ve eğilip yerde duran çantama attım. Fermuarı kapatırken gevşek gevşek konuşan şahsa cevap vermekle meşguldüm.

"Araz ağzına bir tane çakarım. İkincisinde tahtalı köyde olursun, sabrımı zorlama." Sinirli çıkan sesimle gerçekten öfkeli olduğumu anladı ve daha fazla konuşmadan arabanın arkasına doğru ilerledi.

Arkamda yanan arabama dudaklarımı büzerek bakarken kötü hissediyordum. Eşyalarımı arabaya yerleştirme işini Araz' a bırakıp yolcu koltuğunun kapısını açtım. Derin bir nefesle arabaya bindim ve kemerimi taktım. Kafamı koltuğa yaslarken camdan benzinliği izliyordum. Yanımda açılan kapıdan giren adama bakmadım. Yorgun düşen bedenimle benzinliği izlemeye devam ediyordum.

Sessizliği sağlamak istediğimi fark eden Araz çıt çıkarmadı ve arabayı çalıştırıp otobana doğru sürdü. Güneş batmaya başlamıştı. Gökyüzüne hediye ettiği kırmızılıklar gitmiş yerini mordan laciverte geçiş yapmaya hazırlanan gökyüzüne bırakmıştı.

Kafamı sarhoş bir şekilde kaldırdım ve çantamdan telefonumu çıkardım. Bayılacağımı biliyordum bu yüzden amcamı aradım. Baygın gözlerle kafamı tekrar koltuğa yasladım ve bu sefer kafamı Araz' a çevirip onun suratını izledim. Kulağıma dayadığım telefondan açılma sesi geldi ve amcamın sesi duyuldu.

"Azra iyi misin?" Endişeli çıkan sesine minik bir tebessüm bahşettim ve yorgun olduğumu belirten sesimle amcamı cevapladım.

"Karta yatırdığın paraları bu sefer yeni bir araba için kullanabilirim amca."

Ağzımdan çıkan kıkırtıyla Araz göz ucuyla bana baktı ve yandan yandan onun da sırıttığını fark ettim. Amcamın kalın ve gür sesiyle attığı kahkahaya bu sefer gözlerimi kapatarak karşılık verdim.

"Hadi uyu küçük yıldızım. Güzel bir işi başardın."

Uyku ile uyanıklık arasında amcamın kulağıma dolan son sesiyle gözlerimi tamamen yumdum ve bedenimin uykuya teslim olmasına izin verdim. Elimden kayan telefonu son anda büyük ve güçlü eller tuttu. Birkaç konuşmadan sonra üzerime örtülen sıcak monta daha çok sarıldım.

Herkesin bir hikâyesi vardı. Bizim de hikâyemiz buydu işte. Hiç kimsenin hayatı günlük gülistanlık olmazdı. Kimse sürekli gülemezdi. Sürekli güldüğümüzü düşünseydik ya o hayatta göz ardı ettiğin sorunların vardı ya da sen çok iyi saklıyordun duygularını.

Hiç kimse kavgasız bir hayat geçirmezdi. Herkes hayatında illa bir kere kaos ortamına girerdi.

Kimse ak değildi ki biz ak olalım. Kendini ben akım diye savunan ya kördü ya da kendini çok masum sanıyordu.

Kimse masum değildi. Masumum diyen ya kendini kötülüklerden savunduğunu zannediyordu ya da yaptığı hataları kirli bir şey olarak görmüyordu. Böyle bir dünyaya doğduysak kötülük yapmadan yaşamazdı insan.

Ben o ıssız yolda, yanımda Araz... Koltukta yorgunluktan baygınlık geçirirken yaptığım kötülüğün, yaptığım hatanın farkındaydım. Önemli olan hata yapmak değildi. Önemli olan yaptığın hatayı kabul etmekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.