ANAHTARIN İZİNDE KIZIL ZÜMRÜT GECESİ —
GEÇMİŞ
Şahmar Oteli’nin altında bulunan ayin salonunda ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu. Meşalelerin titrek alevleri siyah mermer sütunların üzerinde dolaşıyor, salonun merkezindeki Kızıl Zümrüt’ü kan renginde parlatıyordu. On İki Işık Bekçisi platformun çevresinde yüzleri maskelerle örtülü hâlde bekliyor, yüksek rütbeli üyeler ise kendilerine ayrılan yerlerde tek kelime etmeden duruyordu.
Sinan Çulhan, salonun tam ortasında dizlerinin üzerindeydi.
Kollarını iki yanında tutan siyah cüppeli iki Bekçi, en ufak bir hareketinde onu yere bastırmaya hazır görünüyordu. Sinan’ın alnından süzülen ter, şakağı boyunca ilerleyip çenesinden zemine damladı. Ne kadar dik durmaya çalışsa da korkusu bütün bedenini ele vermişti.
Bu gece buradan sağ çıkamayacağını anlamıştı.
Karşısında duran Cahit Doğan, elindeki siyah dosyayı açtı. Yüzünde öfke ya da merhamet yoktu. Sanki birazdan bir insanın kaderini değil, önemsiz bir evrakı okuyacakmış kadar sakindi.
“Sinan Çulhan,” dedi tok bir sesle. “Sana verilen üç görevin ikisini zamanında tamamlayamadın. Üçüncü görevde ise geride iz bıraktın.”
Sinan hemen başını kaldırdı.
“Majest, açıklayabilirim.”
Evren Valerian, Kızıl Zümrüt’ün arkasında yükselen siyah koltukta oturuyordu. Bastonunun başındaki koyu renk taşı parmaklarının arasında çevirirken Sinan’a bakmıyordu bile.
Cahit dosyadaki sayfayı çevirdi.
“Sana teslim edilen parayı zamanında ulaştırmadın. Senden istenen bilgilerin yalnızca bir kısmını getirdin. Üstelik yakın çevrendeki bir adamın hareketlerinden şüphelenmesine sebep oldun.”
Sinan’ın boğazı kurudu.
Erdem...
Cahit’in bahsettiği kişinin Erdem olduğunu çok iyi biliyordu. Yıllardır tanıdığı dostunun son zamanlardaki bakışları değişmişti. Soruları artmış, Sinan’ın her hareketini incelemeye başlamıştı. Onu oyalayabileceğini sanmıştı fakat Erdem aptal değildi.
Sinan’ın en büyük hatası da buydu zaten.
Erdem’i küçümsemek.
“Onu kontrol edebilirim,” dedi telaşla. “Bana biraz daha zaman verirseniz her şeyi düzeltebilirim.”
Cahit dosyayı kapattı.
“Zaman sana birçok kez verildi.”
Sinan’ın sesi titredi.
“Majest...”
Evren sonunda başını kaldırdı.
Tek bir bakışı Sinan’ın cümlesini yarıda kesmesine yetmişti.
Salonun sağ tarafında Raven D’Albert, ellerini arkasında birleştirmiş hâlde olanları izliyordu. Yüzünde herhangi bir duygu belirtisi yoktu. Kael Varen ise Daimen’in birkaç adım yanında sessizce duruyor, gözlerini Sinan’dan ayırmıyordu.
Daimen, Sinan’ın neden yukarıdaki davete katıldığını ve Leyla’yı gördüğünde neden paniklediğini merak etmişti. Fakat şu anda asıl dikkatini çeken şey Sinan’ın korkusuydu.
Adam yalnızca cezalandırılacağını düşünmüyordu.
Öldürüleceğini biliyordu.
Evren bastonunun ucunu siyah mermer zemine bir kez vurdu.
Tok ses salonun duvarlarında yankılandı.
“Son sözün nedir?”
Sinan’ın nefesi kesildi.
Demek buraya kadardı.
Aureth’e ilk girdiğinde bunun kendisini zenginliğe, güce ve dokunulmazlığa götüreceğini düşünmüştü. Yıllarca önemli insanlara yanaşmış, onların işlerini yapmış, para taşıyıp bilgi toplamıştı. Aureth’in koruması altında olduğu sürece kimsenin ona dokunamayacağına inanmıştı.
Şimdi ise aynı insanlar ölümünü izlemek için karşısında duruyordu.
Siyah cüppeli Bekçilerden biri omzundaki baskıyı artırdı.
Sinan’ın zihninden yıllardır gördüğü yüzler geçti.
Erdem...
Meltem...
Doğan...
Ve Leyla.
Bir anda kalbi daha hızlı atmaya başladı.
Leyla’nın boynundaki kolye...
Çocukluğundan beri taşıdığı o garip anahtar...
Davet gecesinde kırmızı elbisesinin üzerinde açıkça görünen sembol...
Aylar önce görev için kendisine verilen evrakların arasında gördüğü çizim...
Hepsi zihninde birleşti.
Sinan’ın gözleri büyüdü.
Bu, son şansıydı.
Belki bir yalandan ibaretti.
Belki de gerçekten Aureth’in yıllardır aradığı şeydi.
Ama şu anda bunun hiçbir önemi yoktu.
Önemli olan tek şey yaşamaktı.
Bekçiler onu ayağa kaldırmak için kollarından tuttuğunda Sinan bütün gücüyle bağırdı.
“Astér Anahtarı’nı buldum!”
Salondaki hava bir anda değişti.
Bekçilerin hareketi durdu.
Kael başını Sinan’a çevirdi. Raven’ın gözleri daraldı. Cahit’in yüzündeki soğukkanlı ifade ilk kez bozuldu.
Daimen ise nefes almayı unuttu.
Evren Valerian, koltuğunda kıpırdamadan Sinan’a baktı.
“Ne dedin?”
Sinan bu ilginin kendisine yaşamak için birkaç dakika daha kazandırdığını anlamıştı. Hızla konuşmaya başladı.
“Astér Anahtarı’nı gördüm, Majest. Nerede olduğunu biliyorum.”
Cahit öne çıktı.
“Canını kurtarmak için ne söylediğinin farkında mısın?”
“Yalan söylemiyorum.”
“Yüzyıllardır kayıp olduğu söylenen bir sembolü sen mi buldun?”
“Ben onu yeni bulmadım.”
Sinan’ın sesi hâlâ titriyordu fakat artık içinde küçük de olsa bir umut vardı.
“Yıllardır gözümün önündeydi. Sadece ne olduğunu bilmiyordum.”
Evren ağır ağır ayağa kalktı.
Bastonunu kullanmasına rağmen adımlarında en ufak bir zayıflık yoktu. Platformdan indi ve Sinan’ın karşısında durdu.
“Devam et.”
Sinan yutkundu.
“Onu ilk kez yıllar önce gördüm. Bir çocuğun boynundaydı. O zaman sıradan bir kolye olduğunu düşündüm.”
Daimen’in çenesi gerildi.
Kimin adını söyleyeceğini tahmin etmişti.
Bunu düşünmek bile istemiyordu fakat Sinan’ın Mardin’deki davranışları, Leyla’yı koridorda görür görmez paniğe kapılması ve onun salona dönmesini sağlamak için Ege’ye teslim etmesi artık başka bir anlam kazanıyordu.
Evren, Sinan’dan gözlerini ayırmadan sordu:
“Taşıyıcısı kim?”
Sinan birkaç saniye sustu.
Bu ismi söylediği anda Leyla’yı neyin içine sürükleyeceğini biliyordu.
Fakat kendi hayatıyla Leyla’nın güvenliği arasında seçim yapmak zorunda kaldığında vicdanı çoktan susmuştu.
“Leyla Beren Yankı.”
Daimen’in yumruğu istemsizce sıkıldı.
Kael bu küçük hareketi fark etti fakat hiçbir şey söylemedi.
Sinan nefesini toparlayarak devam etti.
“Milletvekili Erdem Yankı’nın kızı. Anahtarı çocukluğundan beri boynunda taşıyor. Mardin’deki davette de üzerindeydi.”
Evren’in gözlerinde ilk kez gerçek bir ilgi belirdi.
“Emin misin?”
“Evet, Majest.”
“Yıllardır gördüğün bir kolyenin Astér Anahtarı olduğunu neden şimdi anladın?”
Sinan’ın yüzü gerildi.
“Bana verilen görevlerden birinde eski bir dosyayı taşımam istenmişti. Dosyanın içindeki belgelerden birinde aynı sembolün çizimi vardı. O zaman şekil bana tanıdık gelmişti ama nerede gördüğümü çıkaramamıştım.”
Bir an durdu.
“Mardin’de Leyla’yı görünce hatırladım.”
Cahit öfkeyle yaklaştı.
“Ve bunu bugüne kadar sakladın.”
“Emin değildim.”
“Şimdi ölümünle yüzleşince emin oldun, öyle mi?”
Sinan cevap veremedi.
Cahit yakasından tutup onu kendisine doğru çekti.
“Bize yalan söylüyorsan seni burada öldürmeyeceğim. Ölmek için yalvarana kadar eziyet içinde yaşatacağım.”
Sinan’ın yüzü bembeyaz kesildi.
“Yalan söylemiyorum.”
Evren bastonunu yere vurdu.
“Yeter.”
Cahit, Sinan’ın yakasını bırakıp geri çekildi.
Evren birkaç saniye düşünceli biçimde Kızıl Zümrüt’e baktı. Ardından gözlerini Daimen’e çevirdi.
Bu bakış yalnızca bir an sürdü fakat Daimen, Majest’in kendisindeki tepkiyi fark ettiğini anlamıştı.
“Sen kızı gördün mü?” diye sordu Evren.
Salondaki bütün bakışlar Daimen’e döndü.
Daimen’in yüzü sakindi. İçinde yükselen öfkeyi dışarı yansıtmamak için yıllardır öğrendiği bütün disiplini kullanıyordu.
“Evet, Majest.”
“Boynundaki kolyeyi de gördün mü?”
Daimen yalan söylemenin hiçbir işe yaramayacağını biliyordu.
“Gördüm.”
“Tanıdın mı?”
Kısa bir sessizlik oluştu.
“Şekli tanıdık geldi,” dedi Daimen. “Fakat gerçek olduğundan emin değildim.”
Evren’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Bu gece herkesin gözünün önünde duran şeyi yalnızca iki kişi fark etmiş.”
Bakışları önce Sinan’a, ardından Daimen’e kaydı.
“Biri canını kurtarmak için konuştu.”
Sonra doğrudan Daimen’in gözlerinin içine baktı.
“Diğeri ise neden sustuğunu henüz açıklamadı.”
Daimen cevap vermedi.
Çünkü söyleyebileceği hiçbir şey Leyla’yı korumaya yetmeyecekti.
Evren yeniden Sinan’a döndü.
“Cezan iptal edilmedi.”
Sinan’ın yüzündeki umut söndü.
“Majest...”
“Yalnızca ertelendi.”
Evren’in sesi buz gibiydi.
“Söylediklerin doğru çıkarsa yaşamaya devam edersin. Yanlışsa bugün kaçırdığın ölümün daha kötüsünü sana ben tarafından bizzat gerçekleştirilecek.”
Sinan başını hızla eğdi.
“Emredersiniz, Majest.”
Evren platforma geri dönerken Raven D’Albert’e baktı.
“Bilgiyi doğrula.”
Raven başını eğdi.
“Emredersiniz.”
Ardından Cahit’e döndü.
“Taşıyıcı izlenecek.”
Daimen’in bakışları sertleşti.
Evren konuşmasını sürdürdü.
“Kıza şimdilik dokunulmayacak. Kimlerle görüştüğünü, nereye gittiğini, anahtarı ne zaman taktığını ve ne zaman çıkardığını bilmek istiyorum.”
Cahit başını eğdi.
“Peki ya babası?”
Evren’in yüzünde hiçbir duygu yoktu.
“Erdem Yankı’nın ne bildiğini de öğrenin.”
Daimen o anda Leyla’nın yalnızca bir sırrın taşıyıcısı olmadığını anladı.
Artık Aureth’in hedefiydi.
Ve onu hedef hâline getiren kişi...
Bir zamanlar ailesinin sofrasına oturan, babasına dostum diyen Sinan Çulhan’dı.
YILLARDIR GÖZÜNÜN ÖNÜNDE
Sinan, başını eğmiş hâlde iki Işık Bekçisi’nin arasında bekliyordu. Evren Valerian’ın verdiği emir, ayin salonundaki havayı tamamen değiştirmişti. Birkaç dakika önce ölümünü bekleyen adam, şimdi Aureth’in yüzyıllardır aradığı sembolün izini verdiği için hayatta tutuluyordu.
Fakat bu, kurtulduğu anlamına gelmiyordu.
Cezası yalnızca ertelenmişti.
Sinan bunun farkındaydı. Majest’in karşısında ettiği tek bir yanlış söz, onu birkaç dakika önce beklediğinden daha ağır bir ölüme sürükleyebilirdi. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Avuçları ter içindeydi.
Evren, Raven D’Albert’e verdiği emrin ardından yeniden koltuğuna oturmuştu. Siyah bastonunun başındaki taşı parmaklarının arasında ağır ağır çeviriyor, Sinan’ın yüzündeki korkuyu sessizce izliyordu.
“İlk kez ne zaman gördün?” diye sordu.
Sinan başını kaldırdı.
“Majest?”
“Anahtarı.”
Sinan’ın boğazı kurudu. Hatırlamak için düşünmesine gerek yoktu. Leyla’nın boynundaki kolyeyi yıllar boyunca sayısız kez görmüştü. Fakat onun gerçek anlamını bilmediği için hiçbir zaman önemsememişti.
“Çok uzun zaman önce,” dedi. “Leyla daha çocuktu.”
‘’Yanlış hatırlamıyorsam kız 13 yaşındaydı’’.
Evren’in bakışları sertleşti.
“Anlat.”
Sinan’ın zihni yıllar öncesine sürüklendi.
Ankara
Yıllar Önce
Yankı ailesinin evinde her zamanki gibi kalabalık bir akşam yemeği vardı. Meltem mutfakla salon arasında gidip geliyor, Erdem masada oturan misafirlerle sohbet ediyor, küçük Doğan ise tabağındaki sebzeleri yememek için türlü bahaneler uyduruyordu.
Leyla, merdivenlerden koşarak indiğinde üzerinde açık renk bir elbise vardı. Saçları dağınıktı. Boynunda ise o zamanlar kendisine biraz büyük gelen, eski bir anahtarı andıran kolye sallanıyordu.
Erdem kızını görünce gülümsedi.
“Yavaş, düşeceksin çöl çiçeğim.”
Leyla koşarak babasının yanına geldi.
“Bak baba, taktım!”
Erdem kızının boynundaki kolyeyi düzeltti.
“Güzel olmuş.”
“Bunu hiç çıkarmayacağım.”
Meltem mutfaktan seslendi.
“Banyoya girerken çıkarırsın inşallah. Sonra zinciri boynuna dolanacak.”
Leyla annesine dönüp dilini çıkardı.
“Çıkarmam.”
Sinan o sırada Erdem’in karşısında oturuyordu. Kolyeyi ilk kez dikkatlice incelemişti. Üst kısmında iç içe geçmiş ince çizgiler, göz ve ortasında yeşile çalan koyu bir taş ve aşağı doğru uzanan anahtar biçimli bir gövde vardı.
“Değişik bir kolyeymiş,” demişti.
Leyla hemen eliyle kolyesini kapatmıştı.
“Benim.”
Sinan gülmüştü.
“Almayacağım kızım.”
Erdem de kızının başını okşamıştı.
“Yurt dışındaki bir antikacıdan aldım. Leyla görür görmez sevdi.”
“Antikacı mı?” diye sormuştu Sinan.
“Evet. İş seyahatinde denk geldim. Adam pek satmak istemedi ama sonunda ikna oldu.”
Sinan kolyeye bir kez daha bakmış, sonra omuz silkerek konuyu kapatmıştı.
O gün onun için yalnızca farklı bir takıdan ibaretti.
Sonraki yıllarda da aynı kolyeyi defalarca gördü. Leyla lise mezuniyetinde de takmıştı. Aile yemeklerinde, doğum günlerinde, bayramlarda boynundaydı. Bazen kıyafetinin altında saklıyor, bazen açıkça taşıyordu.
Sinan hiçbirinde ikinci kez düşünmemişti.
Ta ki Aureth adına yaptığı bir göreve kadar.
Üç Yıl Önce
Sinan, genel merkezdeki odasının kapısını kilitledikten sonra masasına bırakılan siyah dosyayı açmıştı. Dosyayı bir adrese götürmesi ve içeriğine kesinlikle bakmaması emredilmişti.
Fakat Sinan hiçbir zaman kendisine verilen emirlere bütünüyle uyacak biri değildi.
Merakı, korkusundan büyüktü.
Dosyanın içindeki ilk belgeler eski yapılara ve gizli geçitlere ait çizimlerdi. Bazı sayfalarda bilmediği bir dilde yazılar vardı. Sonraki sayfada ise tek bir sembol bulunuyordu.
Bir anahtar.
Üst kısmında kapalı bir halka, ortasında koyu renkli bir taş , göz ve aşağı doğru uzanan ince, girift çizgiler...
Altında da kısa bir not yazıyordu:
Astér Anahtarı.
Taşıyıcısı bulunduğunda doğrudan Majest’e bildirilecek.
Anahtara ya da taşıyıcısına izinsiz müdahale edilmeyecek.
Sinan sembole uzun süre bakmıştı.
Bir yerden tanıdığını hissediyor fakat nerede gördüğünü çıkaramıyordu.
Dosyanın birkaç fotoğrafını telefonuna çekmiş, sonra hiçbir şey olmamış gibi kapatıp kendisinden istenen adrese götürmüştü.
Haftalar boyunca sembol zihnini meşgul etmişti. Bazen bir yüzüğün üzerinde gördüğünü düşünüyor, bazen eski bir tablonun köşesinde rastladığına inanıyordu.
Ancak hiçbir zaman doğru kişiyi hatırlayamamıştı.
Mardin’deki davet gecesine kadar.
Leyla, kırmızı elbisesiyle salonun merdivenlerinden indiğinde kolye bütün açıklığıyla boynunda duruyordu. Taş, ışık altında yeşilimsi siyah bir renge bürünmüş; sembolün girintileri elbisenin üzerinde daha belirgin hâle gelmişti.
Sinan onu gördüğü anda geçmişteki bütün görüntüler zihninde birleşmişti.
Yankıların evindeki küçük kız...
Erdem’in yurt dışından aldığı kolye...
Siyah dosyadaki çizim...
Astér Anahtarı.
Şekil aynıydı.
Sinan o an ne bulduğunun tam olarak farkına varmıştı. Fakat elinde bir koz bulunduğunu düşünmüş, hemen açıklamak yerine saklamayı tercih etmişti.
Belki bir gün işe yarardı.
Ve o gün gelmişti.
Kızıl Zümrüt Gecesi
Sinan hatıralarından sıyrılıp yeniden ayin salonuna döndü. Evren Valerian hâlâ karşısında, tek bir ayrıntıyı bile kaçırmadan onu dinliyordu.
“Yani kızın babası, anahtarı bir antikacıdan aldığını söyledi,” dedi Evren.
“Evet, Majest.”
“Hangi ülkede?”
“Bilmiyorum. Erdem o zaman ayrıntı vermemişti.”
Evren’in bakışları bir an Kızıl Zümrüt’e kaydı.
“Antikacının kimliğini bulacağız.”
Cahit Doğan hemen öne çıktı.
“Ben ilgilenirim.”
Evren başını hafifçe salladı.
“Önce taşıyıcı doğrulanacak.”
Raven D’Albert sessizce Sinan’ın karşısına geçti.
“Davet sırasında çekilmiş görüntüler var mı?”
Sinan telaşla başını salladı.
“Otel kameralarında olmalı.”
Raven, Kemal’e dönüp tek bir bakış attı.
Kemal emrin ne olduğunu anlamıştı.
“Derhâl getiriyorum efendim.”
Kemal hızlı adımlarla ayin salonundan ayrılırken Sinan yeniden dizlerinin üzerine çöktürüldü. On İki Işık Bekçisi yerlerinden kıpırdamıyor, maskelerinin ardından onu izlemeye devam ediyordu.
Daimen ise sessizliğini koruyordu.
Sinan’ın anlattıkları onun için yeni değildi. Leyla’nın boynundaki sembolü gördüğü andan itibaren bunun Astér Anahtarı olabileceğini düşünmüştü. Annesinin eski fotoğrafında da aynı sembol vardı.
Ama Sinan’ın söylediği başka bir ayrıntı zihnine takılmıştı.
Kolye, Leyla’ya Erdem tarafından verilmişti.
Erdem ise onu bir antikacıdan aldığını söylemişti.
Peki annesi Asuman’ın boynunda yıllar önce taşıdığı aynı sembol, nasıl olmuştu da bir antikacının eline geçmişti?
Daimen’in içinde büyüyen sorulara yenileri ekleniyordu.
Evren ona doğru baktığında yüzündeki ifadeyi hemen toparladı.
“Bir şey mi düşündün?” diye sordu Majest.
“Hayır.”
Evren hafifçe gülümsedi.
“İkinci kez yalan söylüyorsun.”
Daimen’in çenesi gerildi.
“Yalnızca kolyenin geçmişini merak ettim.”
“Merak tehlikeli bir duygudur.”
“Biliyorum.”
“Bildiğinden emin değilim.”
Kael Varen, Daimen’in yanında sessizce duruyordu. Evren’in her cümlesinin altında başka bir anlam olduğunu hissedebiliyordu. Majest yalnızca Leyla’yı değil, Daimen’in ona karşı ilgisini de fark etmişti.
Birkaç dakika sonra taş kapı yeniden açıldı.
Kemal, elinde bir tabletle içeri girdi. Doğrudan Raven’a yönelerek cihazı uzattı.
“Davet salonunun görüntüleri.”
Raven tableti aldı. Parmaklarını ekranın üzerinde gezdirerek kayıtları hızla ilerletti. Birkaç farklı açıya baktıktan sonra görüntüyü durdurdu.
Merdivenlerden inen Leyla ekrandaydı.
Siyah elbisesi, açıkta kalan omuzları ve boynundaki kolye net şekilde görünüyordu.
Raven görüntüyü büyüttü.
Ayin salonundaki herkes sessizleşti.
Astér Anahtarı’nın şekli ekranda bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkmıştı.
Evren koltuğundan ağır ağır doğruldu.
“Yaklaştır.”
Raven görüntüyü biraz daha büyüttü.
Evren birkaç saniye boyunca ekrana baktı. Yüzündeki soğuk ifade değişmemişti fakat gözlerinin içindeki memnuniyet saklanamayacak kadar belirgindi.
“Eşleşiyor,” dedi Raven.
Cahit, Sinan’a doğru baktı.
“Şanslısın.”
Sinan’ın omuzları rahatlamış gibi oldu. Fakat Evren’in sesi, bu rahatlamayı hemen dağıttı.
“Henüz değil.”
Sinan yeniden başını eğdi.
Evren tableti Raven’ın elinden aldı. Parmağını Leyla’nın boynundaki sembolün üzerinde gezdirdi.
“Yıllardır aradığımız şey, bir milletvekilinin kızının boynunda dolaşıyormuş.”
Cahit yaklaştı.
“Kızı buradayken alabiliriz.”
Daimen’in yüzü anında sertleşti.
Evren bunu fark etti.
“Hayır.”
Cahit şaşkınlıkla başını çevirdi.
“Majest?”
“Bu gece kimse kıza dokunmayacak.”
“Fakat anahtar—”
“Anahtar yıllardır onun boynundaysa bir gece daha bekleyebilir.”
Evren’in sesi tartışmaya kapalıydı.
“Üstelik taşıyıcının anahtarla olan bağını bilmiyoruz. Zorla alınırsa ne olacağını da.”
Raven başını hafifçe eğdi.
“Onu izlememiz gerekiyor.”
“Evet.”
Evren yeniden koltuğuna oturdu.
“Ankara’ya döndükleri andan itibaren kızın her hareketini bilmek istiyorum. İstanbul’daki okulunu, evini, görüştüğü insanları, günlük alışkanlıklarını... Hepsini.”
Cahit başını eğdi.
“Kaç kişi görevlendireyim?”
“Fark edilmeyecek kadar az, hata yapmayacak kadar deneyimli.”
“Emredersiniz.”
“Erdem Yankı da izlenecek.”
Sinan endişeyle başını kaldırdı.
“Majest, Erdem’in bundan haberi yoktur.”
Evren’in gözleri Sinan’a döndü.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Bilseydi kolyeyi kızının boynunda bırakmazdı.”
“Belki de tam tersine, korumak için onda bıraktı.”
Sinan sustu.
Evren elini kaldırarak Cahit’i yanına çağırdı. Sesini diğerlerinin duyamayacağı kadar alçalttı fakat Daimen birkaç kelimeyi seçebilmişti.
“İstanbul ekibini hazırla.”
“Bu gece mi?”
“Bu gece.”
Cahit başını salladı.
“Raporlar doğrudan size mi gelecek?”
“Yalnızca bana.”
Daimen’in bakışları sertleşti.
Artık şüpheye yer yoktu.
Leyla’nın peşine takılacak adamların emrini veren kişi Evren Valerian’dı.
Cahit geri çekildiğinde Daimen, Kael’e belli belirsiz bir bakış attı. Kael bu bakışın anlamını hemen anladı.
Majest’in adamları Leyla’yı izleyecekti.
Onlar da Majest’in adamlarını izleyeceklerdi.
Evren yeniden Sinan’a döndü.
“Şimdilik yaşayacaksın.”
Sinan’ın dudaklarından istemsizce rahat bir nefes çıktı.
“Teşekkür ederim, Majest.”
“Bana teşekkür etme.”
Evren’in yüzü buz gibiydi.
“Bize verdiğin her doğru bilgi, hayatına bir gün ekleyecek. Sakladığın tek bir ayrıntı ise hepsini senden alacak.”
Sinan hızla başını eğdi.
“Anladım.”
“Götürün.”
İki Işık Bekçisi Sinan’ı kollarından tutarak ayağa kaldırdı. Salondan çıkarılırken Sinan kısa bir an Daimen’e baktı.
Daimen’in gözlerindeki nefreti görünce bakışlarını hemen kaçırdı.
Hayatını kurtarmıştı.
Ama bunu yaparken Leyla’yı karanlığın ortasına itmişti.
Ve o gece hiç kimse, bu kararın bedelini ilk olarak kimin ödeyeceğini bilmiyordu.
KARANLIK ARDINDAKİ GÖZLER
Kızıl Zümrüt Ayini sona erdiğinde Şahmar Oteli’nin altındaki salon yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. On İki Işık Bekçisi yerlerinden ayrılmadan bekliyor, yüksek rütbeli üyeler ağır adımlarla geldikleri taş koridora yöneliyordu.
Sinan çoktan götürülmüştü.
Bir saat önce ölümünü bekleyen adam, Astér Anahtarı’nın taşıyıcısını açıkladığı için şimdilik hayatta kalmıştı. Ancak Damien, onun yaşamasını sağlayan bilginin Leyla’yı nasıl bir tehlikenin içine attığını çok iyi biliyordu.
Kael Varen, taş koridora girer girmez Damien’ın yanına yaklaştı. Lucas da yukarıdaki davetin kontrolünü Kemal’e bırakarak onlara katılmıştı.
Üçü, diğer üyelerin gerisinde kalmıştı.
Lucas, Damien’ın yüzündeki sert ifadeyi gördüğünde her zamanki şakacı tavrını bir kenara bıraktı.
“Bunu sen de beklemiyordun,” dedi.
Damien cevap vermedi.
Kael çevresini kontrol etti. Koridorun ilerisinde Cahit Doğan, Evren Valerian’ın birkaç adım arkasında yürüyordu. Raven D’Albert ise her zamanki sessizliğiyle onların yanında ilerliyordu.
Kael sesini alçalttı.
“Majest kızın izlenmesini emretti.”
“Duydum,” dedi Damien.
“Ne yapacağız?”
Damien yürümeyi bıraktı. Lucas ile Kael de onunla birlikte durdu.
“Cahit’in görevlendirdiği ekibi bulacaksınız.”
Lucas kaşlarını çattı.
“Majest’in adamlarını mı takip edeceğiz?”
“Evet.”
Lucas başını geriye atarak derin bir nefes aldı.
“Bunu yaparken yakalanırsak bizi o zümrüdün altında süs diye sergilerler, farkındasın değil mi?”
Damien gözlerini ona çevirdi.
“Korkuyorsan kal.”
Lucas alındığını belli eden bir ifadeyle ona baktı.
“Siktir git. Ne zaman seni yalnız bıraktım?”
Kael araya girdi.
“Majest’in emrini doğrudan çiğnemek istemiyorsan, kızı değil adamlarını takip ederiz. Böylece Leyla’ya yaklaşmadan çevresindeki hareketliliği kontrol altında tutarız.”
Damien başını salladı.
“Tam olarak bunu yapacağız.”
“Yalnızca izlemek mi?” diye sordu Kael.
“Şimdilik.”
Lucas kollarını göğsünde birleştirdi.
“Ya kıza yaklaşmaya kalkarlarsa?”
Damien’ın yüzü anında sertleşti.
“İzin vermeyeceksiniz.”
“Majest’in emrinde kıza dokunulmayacağı söylendi.”
“İnsanların verdikleri emirlere ne kadar sadık kaldıklarını hepimiz biliyoruz.”
Damien’ın bakışları koridorun sonuna kaydı. Cahit ile Evren çoktan gözden kaybolmuştu.
“Üstelik yalnızca Majest’in adamlarından korkmuyorum.”
Kael’in gözleri daraldı.
“Başka birinin de anahtardan haberdar olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Sinan’ın bu sırrı kaç kişiden sakladığını bilmiyoruz. Görevi sırasında dosyanın fotoğraflarını çektiyse başka belgeleri de kopyalamış olabilir.”
Lucas küfretti.
“O sünepe herif düşündüğümüzden daha büyük bir pisliğin içinde olabilir.”
Damien ellerini cebine soktu.
“Leyla’nın çevresine yaklaşan herkesi bilmek istiyorum. Majest’in adamlarını, Sinan’ı ve henüz adını bilmediğimiz diğerlerini... Kim olursa olsun.”
Kael başını eğdi.
“İstanbul’daki bağlantılarımla konuşurum.”
“Takip ekibini sen seç.”
“Kaç kişi?”
“Az. Güvenilir. Yüzlerini bir kez gören ikinci kez hatırlamasın.”
Lucas hafifçe güldü.
“Bizi tarif ediyor.”
Kael ona soğuk bir bakış attı.
“Seni bir kez gören, susmadığın için ömür boyu unutamıyor.”
Lucas elini kalbinin üzerine koydu.
“Çok kırıcı.”
Damien’ın bakışları ikisinin arasında dolaştı.
“Bu bir oyun değil.”
Lucas’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Biliyorum.”
Damien birkaç saniye sustuktan sonra devam etti.
“Leyla takip edildiğini anlamayacak. Onunla temasa geçmeyeceksiniz. Korkutmayacaksınız. Günlük hayatına müdahale etmeyeceksiniz.”
Kael başını salladı.
“Anlaşıldı.”
“Bir sorun çıkarsa önce bana haber verin.”
Lucas, Damien’ı dikkatle inceledi.
“Bunu yalnızca anahtar için yapmadığını ikimiz de biliyoruz.”
Damien’ın çenesi gerildi.
“Konumuz bu değil.”
“Belki de tam olarak bu.”
“Lucas.”
“Tamam, sustum.”
Lucas ellerini kaldırdı ama bakışlarındaki anlam kaybolmamıştı.
Kael ise daha ciddi bir sesle sordu:
“Annenin fotoğrafındaki sembolle Leyla’nın taşıdığı gerçekten aynı mı?”
Damien birkaç saniye cevap vermedi.
“Evet.”
“Emin misin?”
“İkisindeki en küçük çizgi bile aynı.”
Kael düşünceli biçimde başını eğdi.
“O hâlde Leyla yalnızca Aureth’in aradığı taşıyıcı olmayabilir. Annenin geçmişine açılan kapı da olabilir.”
Damien tam cevap verecekken koridorun gerisinden gelen ayak sesleri duyuldu.
Üçü aynı anda sustu.
Raven D’Albert, karanlığın içinden ağır adımlarla onlara yaklaşıyordu. Yüzündeki ifade her zamanki gibi okunaksızdı.
“Gizli bir toplantıyı kaçırmış olmayayım?” diye sordu.
Lucas hemen gülümsedi.
“Dostlar arasında gece değerlendirmesi.”
Raven’ın bakışları önce Lucas’a, ardından Kael’e ve son olarak Damien’a kaydı.
“Majest’in emri oldukça açıktı.”
Damien sakinliğini korudu.
“Hangisinden bahsediyorsunuz?”
“Kızın izleneceğinden.”
“Duydum.”
“Bu hoşuna gitmedi.”
Damien’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Bunu nereden çıkardınız?”
Raven belli belirsiz gülümsedi.
“İnsanların ne söylediğinden çok neyi söylemediğine dikkat ederim.”
Lucas alçak sesle mırıldandı:
“Ne kadar da iç açıcı.”
Raven onu duymuştu fakat karşılık vermedi. Damien’a biraz daha yaklaştı.
“Evren Valerian senin Leyla’ya olan ilgini fark etti.”
Damien’ın bakışları sertleşti.
“Ortada bir ilgi yok.”
“Üçüncü yalanın.”
Raven’ın sesi sakindi fakat sözleri Damien’ın sinirlerine dokunuyordu.
“Majest’in fark etmediği çok az şey vardır. Onun adamlarının yoluna çıkarsan bunu da fark eder.”
“Beni tehdit mi ediyorsunuz?”
“Uyarıyorum.”
“Aradaki fark nedir?”
Raven’ın dudaklarının kenarında soğuk bir gülümseme belirdi.
“Tehdit ettiğim insanlara seçim hakkı sunmam.”
Kael bir adım öne çıktı ancak Damien eliyle onu durdurdu.
“Leyla’ya zarar vermek gibi bir niyetim yok,” dedi Raven. “Fakat kızın boynundaki şey, Aureth’in geleceğini değiştirebilir. Senin ona karşı hissettiğin şeyler bu gerçeği değiştirmeyecek.”
Damien, Raven’ın gözlerinin içine baktı.
“Benim ne hissettiğime siz karar veremezsiniz.”
“Doğru.”
Raven arkasını dönerken son kez konuştu.
“Ama hislerinin seni nereye götüreceğini tahmin edebilirim.”
Taş koridorda uzaklaşan ayak sesleri kesildiğinde Lucas derin bir nefes verdi.
“Ben bu adamdan hiç hoşlanmıyorum.”
Kael gözlerini Raven’ın gittiği yönden ayırmadı.
“Hoşlanman gerekmiyor. Ondan şüphelenmen yeterli.”
Damien yeniden yürümeye başladı.
“Bu gece bitmeden ekip hazır olsun.”
Kael onun peşinden ilerledi.
“Olacak.”
“Cahit’in adamları Ankara’ya varmadan önce kim olduklarını öğrenin.”
Lucas da yanlarına katıldı.
“Leyla önce Ankara’ya, ardından İstanbul’a dönecek.”
“İstanbul’da yalnız yaşıyor,” dedi Damien. “Asıl tehlike orada başlayacak.”
Bu cümleyi söylerken içinde kötü bir his belirmişti.
Bunun yalnızca bir tahmin olmadığını biliyordu.
Leyla Mardin’den ayrıldığında, peşindeki karanlık da onunla birlikte gidecekti.
Üç Gün Sonra
İstanbul
Siyah SUV, Leyla’nın yaşadığı sokağın karşısında yaklaşık iki saattir bekliyordu.
Ön koltukta oturan adam elindeki tabletten genç kızın günlük hareketlerini inceliyor, yanındaki kişi telefonla kısa raporlar iletiyordu. Arka koltukta bulunan takım elbiseli adam ise hiç konuşmadan apartmanın girişini izliyordu.
“Sabah sekiz on beşte evden çıktı,” dedi öndeki adam. “Dokuzdan önce okula ulaştı. Dersleri on altı otuzda bitti. Dönüşte kırtasiyeye ve markete uğradı.”
Arka koltuktaki adam gözlerini binadan ayırmadı.
“Kolye?”
“Gün boyunca üzerindeydi.”
“Görünür müydü?”
“Sabah montunun altındaydı. Atölyede çıkarmış. Fotoğrafları aldık.”
Tableti arka koltuğa uzattı. Ekranda Leyla’nın üniversitenin bahçesinde çekilmiş birkaç fotoğrafı vardı. Astér Anahtarı, açık renk bluzunun üzerinde belirgin şekilde görünüyordu.
Adam görüntüleri tek tek inceledi.
“Majest’e gönderin.”
“Erdem Yankı tarafında yeni bir hareket var mı?”
“Ankara ekibi, Sinan’ı araştırdığını düşünüyor.”
“Düşünmek yetmez. Ne bildiğini öğrenin.”
Öndeki adam başını eğdi.
“Emredersiniz.”
Tam o sırada telsizden kısa bir ses duyuldu.
“İkinci araç yeniden görüldü.”
Arka koltuktaki adamın kaşları çatıldı.
“Nerede?”
“Sokağın sonunda. Gri sedan. Son iki gündür farklı plakalar kullanıyorlar ama sürücü aynı olabilir.”
“Bizden mi?”
“Hayır.”
Araçtaki üç adam kısa bir sessizliğe gömüldü.
“Daimen’in adamları olabilir,” dedi öndeki.
Arka koltuktaki adam tableti kapattı.
“Temas kurmayın.”
“Bizi izlemelerine izin mi vereceğiz?”
“Şimdilik.”
“Ya kıza yaklaşırlarsa?”
“Onların amacı kız değil.”
Bakışlarını dikiz aynasına çevirdi.
“Bizi takip ediyorlar.”
Sokağın ilerisindeki gri sedanın içinde Kael Varen’in seçtiği iki adam oturuyordu. Onlar da siyah SUV’un her hareketini kaydediyor, birkaç sokak ötede bekleyen başka bir ekibe bilgi iletiyordu.
Leyla, yaşadığı apartmanın üçüncü katında ders notlarını düzenlerken aşağıdaki sessiz savaştan habersizdi.
Bir grup Astér Anahtarı için onu izliyordu.
Diğer grup ise ilk grubun ona yaklaşmasını engellemek için.
Ancak iki tarafın da bilmediği bir şey vardı.
Sokağın karşı köşesinde, yağmurun altında bekleyen siyah şapkalı adam bu ekiplerin hiçbirine ait değildi.
Adam telefonunu kulağına götürdü.
“Kız evde.”
Karşı taraftan gelen cevap kısa oldu.
“Notu bırak.”
Adam apartmana doğru yürümeye başladı.
Mardin
Şahmar Konağı
Kael’in telefonu çaldığında Damien çalışma odasında annesine ait eski fotoğrafları inceliyordu.
“Konuş.”
“Evren’in ekibini bulduk,” dedi Kael. “İstanbul’da üç kişi, Ankara’da iki kişi görevlendirilmiş.”
“Leyla’ya yaklaştılar mı?”
“Hayır. Yalnızca izliyorlar.”
Damien fotoğrafı masaya bıraktı.
“Başka?”
Kael birkaç saniye sustu.
“Üçüncü bir ekip var.”
Damien’ın yüzü anında sertleşti.
“Kime bağlı?”
“Henüz bilmiyoruz.”
“Majest’in başka bir grubu olabilir mi?”
“Sanmıyorum. Cahit’in adamları da onları fark etmiş.”
Damien ayağa kalktı.
“Leyla nerede?”
“Evinde.”
“Üçüncü ekipten biri apartmana girdi.”
Damien’ın kalbi hızlandı.
“Adamınızı içeri gönderin.”
“Damien, temas kurmamamızı söylemiştin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Ya Leyla bizi görürse?”
“Görmesin.”
Damien ceketini alarak kapıya yöneldi.
Kael telefonda onun hareketlendiğini anlamıştı.
“Nereye gidiyorsun?”
“İstanbul’a.”
“Şimdi mi?”
“Evet.”
“Uçuş ayarlamak zaman alır.”
“Özel uçağı hazırlat.”
“Damien—”
“Kael.”
Sesi tartışmaya kapalıydı.
“O apartmana giren adamın kim olduğunu öğrenene kadar Leyla’yı yalnız bırakmayın.”
Telefonu kapattıktan sonra çalışma masasının üzerindeki annesinin fotoğrafına son kez baktı. Asuman’ın boynundaki Astér Anahtarı, yıllar öncesinden ona bakıyordu.
Damien ilk kez kolyenin yalnızca Aureth’e ait bir sır olmadığını düşündü.
Belki de Leyla’nın peşindeki üçüncü taraf, annesinin yıllar önce neden ortadan kaybolduğunun cevabını taşıyordu.
Ve bu kez gerçeğin kendisine gelmesini beklemeyecekti.
Gerçeğin peşinden bizzat gidecekti.
KAPININ ÖNÜNDEKİ YABANCI
Siyah şapkalı adam apartmanın girişine ulaştığında başını kaldırıp üçüncü kattaki pencerelere baktı. Perdeler kapalıydı. İçeride yanan loş ışık, Leyla’nın hâlâ uyanık olduğunu gösteriyordu.
Kapının önünde birkaç saniye bekledi. Ardından ceketinin cebinden küçük, ince bir aparat çıkardı. Apartmanın şifre paneline eğilip birkaç tuşa bastı. Kilit kısa bir ses çıkardıktan sonra açıldı.
Adam içeri girdi.
Sokağın karşısındaki gri sedanın içinde oturan iki kişi aynı anda hareketlendi.
Sürücü koltuğundaki adam kulaklığındaki düğmeye bastı.
“Binaya girdi.”
Diğer adam, gözlerini apartman kapısından ayırmadan sordu:
“Bizden içeride biri var mı?”
“Hayır.”
“Evren’in ekibi?”
“Sokaktalar. Henüz müdahale etmediler.”
“Emir?”
Kulaklığın diğer ucundan Kael’in sesi duyuldu.
“Adamın kıza ulaşmasına izin vermeyin. Kimliğini öğrenebilirseniz öğrenin. Mecbur kalmadıkça görünmeyin.”
İki adam araçtan indi. Yağmur altında başlarını öne eğerek apartmana doğru ilerlediler.
Siyah şapkalı adam bu sırada merdivenleri çıkıyordu. Asansörü kullanmamıştı. Ayaklarını taş basamaklara mümkün olduğunca sessiz basıyor, her kata ulaştığında birkaç saniye durup çevresini dinliyordu.
Üçüncü kata geldiğinde Leyla’nın kapısını hemen buldu.
Kapının üzerinde isim yoktu. Fakat adam hangi daireye geldiğini biliyordu.
Cebinden ikiye katlanmış siyah bir kâğıt çıkardı. Kâğıdın üzerinde altın renkli tek bir sembol vardı: birbiri etrafında dolanan iki yılan ve ortalarında anahtarı andıran ince bir şekil.
Kâğıdı kapının altından içeri itmek üzere eğildiği sırada alt kattaki kapılardan biri açıldı.
Adam anında doğruldu.
Yaşlı bir kadın elinde çöp poşetiyle koridora çıktı. Siyah şapkalı yabancıyı görünce durdu.
“Birine mi bakmıştınız?”
Adam yüzünde sakin bir gülümseme oluşturdu.
“Üç numaralı daireyi arıyordum.”
Kadın kaşlarını çattı.
“Burası yedi.”
“Yanlış kata çıkmışım demek.”
“Üç numara bir alt katta.”
“Teşekkür ederim.”
Adam geri dönüp merdivenlere yöneldi. Kadın birkaç saniye arkasından baktıktan sonra omuz silkerek çöp atmaya çıktı.
Siyah şapkalı adam merdivenlerden inerken karşıdan çıkan iki kişiyi gördü.
Bir anlığına durdu.
İki adamın da üzerinde koyu renk mont vardı. Sıradan apartman sakinleri gibi görünüyorlardı fakat bakışları fazlasıyla dikkatliydi.
Birbirlerinin kim olduğunu anlamaları için tek bir saniye yetti.
Siyah şapkalı adam hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Diğer ikisi de yolunu kesmedi. Fakat yan yana geçtikleri anda adamlardan biri elini onun bileğine uzattı.
Yabancı hızla geri çekildi.
Koridordaki sessizlik bir anda yerini kısa ve sert bir boğuşmaya bıraktı.
Siyah şapkalı adam ilk saldırıyı yapan kişinin göğsüne dirseğiyle vurdu. Diğeri omzundan yakalamaya çalışınca dönüp onu duvara itti. Hareketleri hızlı ve eğitimliydi. Kime hizmet ettiği bilinmese de sıradan biri olmadığı açıktı.
Kael’in adamlarından biri belindeki silaha yöneldi ancak diğerinin bakışıyla durdu. Apartmanın içinde silah kullanamazlardı.
Siyah şapkalı adam bu tereddütten yararlanarak merdivenlerden aşağı koştu. İki adam da peşinden indi fakat yabancı giriş kapısından çıkar çıkmaz köşede bekleyen motosiklete atladı.
Motorun sesi yağmurun altında yükseldi.
Sokağın sonuna ulaştığında çoktan gözden kaybolmuştu.
Kael’in adamlarından biri kulaklığına dokundu.
“Kaçtı.”
Karşı taraftan birkaç saniye cevap gelmedi.
“Yüzünü gördünüz mü?” diye sordu Kael.
“Hayır. Eğitimliydi.”
“Leyla’ya ulaştı mı?”
“Sanmıyorum. Kontrol edeceğiz.”
“Görünmeden.”
Adamlar yeniden apartmana girdiler.
Leyla, çalışma masasının başında çizimlerini düzenlemeye çalışıyordu. Kalemi elindeydi ama son on dakikadır aynı kâğıda bakıyordu. Aklı ne projelerindeydi ne de yaklaşan teslim tarihinde.
Mardin’den döndüğünden beri kendisini izleyen insanların sayısı artmış gibiydi.
Bazen aynı yüzü iki farklı sokakta görüyor, bazen siyah bir aracı evinin önünde saatlerce beklerken fark ediyordu. Her defasında kendisine bunun tesadüf olduğunu söylüyordu.
Fakat artık kendi yalanına inanmakta zorlanıyordu.
Koridordan gelen boğuk sesleri duyduğunda başını kaldırdı.
Bir şey duvara çarpmış gibiydi.
Ardından hızla uzaklaşan ayak sesleri...
Leyla kalemini masaya bıraktı.
Birkaç saniye dinledi.
Sessizlik.
Telefonunu eline alıp kapıya doğru yürüdü. Zinciri çıkarmadan kapıyı birkaç santim araladı.
Koridor boş görünüyordu.
Tam kapıyı kapatacaktı ki yerdeki siyah kâğıdı fark etti.
Kalbi hızlandı.
Kapıyı yeniden açıp kâğıdı yerden aldı. Koridorun iki tarafına baktı. Kimse yoktu.
Kapıyı kapatıp kilitledikten sonra kâğıdı açtı.
Altın renkli yılan ve anahtar sembolü gözünün önünde parladı.
Altında yalnızca birkaç kelime vardı:
Babanın hediyesi sana ait değil.
Leyla’nın parmakları titredi.
Gözleri istemsizce boynundaki Astér Anahtarı’na kaydı.
Kâğıdı tekrar okudu.
“Babanın hediyesi sana ait değil.”
Bu cümlenin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Fakat gönderen kişi kolyenin babasından geldiğini biliyordu.
Demek ki onu yalnızca birkaç gündür izlemiyorlardı.
Hayatını biliyorlardı.
Ailesini biliyorlardı.
Kolyenin hikâyesini biliyorlardı.
Telefonunu açıp babasının numarasını buldu. Arama tuşuna basmak üzereyken durdu. Erdem’e anlatırsa onu hemen Ankara’ya çağıracaktı.
Belki de bu kez çağırmasına izin vermeliydi.
Tam arayacakken ekrana başka bir isim geldi.
Bennu arıyordu.
Leyla çağrıyı hemen açtı.
“Bennu.”
Arkadaşının neşeli sesi birkaç kelime sonra kesildi.
“Ne oldu? Sesin niye böyle?”
“Kapımın altından bir not bıraktılar.”
“Ne?”
“Birisi apartmana girmiş.”
“Leyla, babanı ara.”
“Önce beni dinle.”
Notun üzerinde yazan cümleyi okudu.
Telefonun diğer tarafında derin bir sessizlik oluştu.
“Bennu?”
“Oradaki sembol nasıl?”
Leyla kâğıda baktı.
“İki yılan var. Birbirlerine dolanmışlar. Ortalarında da anahtar gibi bir şekil.”
Bennu’nun nefesi hızlandı.
“Fotoğrafını gönder.”
“Sen bunu tanıyor musun?”
“Gönder dedim.”
Leyla kâğıdın fotoğrafını çekip Bennu’ya yolladı. Birkaç saniye sonra arkadaşının sesi yeniden duyuldu.
“Bunu daha önce gördüm.”
Leyla ayağa kalktı.
“Nerede?”
“Babaannemin eski sandığında.”
“Ne?”
“Çocukken. Eski bir kumaşın üzerine işlenmişti. Bana dokunmamamı söylemişti.”
“Sen bunları neden şimdi söylüyorsun?”
“Çünkü unuttuğumu sanıyordum.”
“Bennu, yeter artık!”
Leyla’nın sesi yükseldi.
“Her seferinde bir parça biliyorsun yapboz gibi. Sonra ben sorunca hatırlıyorsun. Senin ailenin bunlarla ne bağlantısı var?”
“Bilmiyorum!”
“Yalan söyleme.”
“Gerçekten bilmiyorum.”
Bennu’nun sesi titremeye başlamıştı.
“Babaannem bazı şeyleri anlatmazdı. Sorduğumda kızardı. Mirzan Ağa’nın hikâyesini ondan duydum. Bekçileri de... Ama ailemin onlarla bağlantısı olduğunu hiç söylemedi.”
“Belki söylemesine gerek yoktu.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Belki senin ailen de bu işin içinde.”
Bennu birkaç saniye sustu.
“Bunu telefonda konuşmayalım.”
“Neden?”
“Çünkü ben de artık kimseye güvenemiyorum.”
Leyla’nın öfkesi bir anda yerini korkuya bıraktı.
“Bennu...”
“Sabah İstanbul’da olacağım. Bu gece yalnız kalma.”
“Kapıyı kilitledim.”
“Bu, içeri girmeye çalışan kişiyi durdurmamış.”
Leyla cevap veremedi.
Tam o sırada kapı zili çaldı.
İki arkadaş da sustu.
Bennu’nun sesi fısıltıya dönüştü.
“Kim o?”
“Bilmiyorum.”
“Kapıyı açma.”
Zil bir kez daha çaldı.
Leyla sessizce kapıya yaklaştı. Dürbünden baktığında koridorda kimseyi göremedi.
“Kimse yok.”
“Kapıdan uzaklaş.”
Leyla bir adım geri çekildi.
Sonra kapının diğer tarafından erkek sesi duyuldu.
“Leyla Hanım?”
Leyla cevap vermedi.
“Alt kattaki komşunuzun misafiriyiz. Biraz önce koridorda şüpheli birini gördük. İyi olduğunuzdan emin olmak istedik.”
Leyla’nın kaşları çatıldı.
Bu insanların söylediği doğru olabilirdi.
Ya da kapıyı açması için uydurdukları bir yalan...
“Teşekkür ederim,” dedi kapının arkasından. “İyiyim.”
“Polisi aramak ister misiniz?”
“Hayır.”
“Emin misiniz?”
“Evet.”
Kapının önündeki adam birkaç saniye sustu.
“Bu gece kapınızı açmayın.”
Ayak sesleri uzaklaştı.
Leyla dürbünden yeniden baktı. İki adam merdivenlerden aşağı iniyordu. Yüzlerini tam seçememişti.
Bennu telefonda her şeyi dinlemişti.
“Kimdi onlar?”
“Bilmiyorum.”
“Leyla, babanı ara.”
Leyla bu kez itiraz etmedi.
“Arayacağım.”
Telefonu kapattıktan sonra Erdem’in numarasını çevirdi.
Arama uzun süre çaldı.
Fakat babası cevap vermedi.
Ankara’da Erdem, gri aracın arkasından eski sanayi bölgesine girmişti.
Sinan’ın bindiği araç terk edilmiş bir deponun önünde durmuştu. Kapının önünde iki adam bekliyor, çevreyi kontrol ediyordu.
Erdem arabasını ilerideki karanlık bölgeye çekti. Telefonunu sessize aldıktan sonra kara kaplı defterini açtı.
Saat 21.43. Sinan eski sanayi bölgesindeki depoya girdi. Kapıdaki adamlardan birinin yüzüğünde, daha önce fotoğraflarda gördüğüm sembol vardı. İki yılan ve ortalarında bir anahtar.
Kalemi durdu.
Telefonunun ekranı yandı.
Arayan Leyla’ydı.
Erdem birkaç saniye ekrana baktı. Cevap vermek istedi fakat araçtaki ışığın yerini belli etmesinden çekindi. Telefonu ters çevirip koltuğa bıraktı.
“Kusura bakma çöl çiçeğim,” diye fısıldadı. “Birazdan arayacağım.”
Depoya çevirdiği bakışları sertleşti.
Kapı yeniden açılmıştı.
İçeriden Sinan çıktı. Yanında siyah takım elbiseli bir adam vardı. Adamın yüzü gölgede kalıyordu ancak duruşu Erdem’e tanıdık gelmişti.
Mardin’deki davette görmüş olabilirdi.
Erdem telefonunun kamerasını açıp görüntüyü yakınlaştırdı. Birkaç fotoğraf çektikten sonra siyah takım elbiseli adam başını aniden onun bulunduğu yöne çevirdi.
Erdem nefesini tuttu.
Aralarında uzun bir mesafe vardı. Karanlığın içinde aracın görünmesi zordu.
Fakat adamın doğrudan kendisine baktığını hissediyordu.
Sinan bir şeyler söyleyip yeniden deponun içine döndü. Siyah takım elbiseli adam ise birkaç saniye daha karanlığı izledi.
Sonra elini kulağına götürdü.
Birine haber veriyordu.
Erdem bunun üzerine motoru çalıştırdı.
Aynı anda deponun yanındaki iki siyah aracın farları yandı.
“Lanet olsun.”
Vitesi değiştirip hızla hareket etti. Dikiz aynasından baktığında araçlardan birinin peşine düştüğünü gördü.
Dar sanayi yollarında hızlanırken telefon yeniden çaldı.
Leyla.
Erdem bu kez açmak zorundaydı.
“Babacığım!”
Kızının korkmuş sesi aracın içine yayıldı.
“Leyla, ne oldu?”
“Biri evime geldi. Kapının altından bir not bıraktı.”
Erdem’in yüzündeki bütün renk çekildi.
“Ne notu?”
“Kolye hakkında.”
Dikiz aynasındaki siyah araç hızla yaklaşıyordu.
Erdem direksiyonu sıkıca kavradı.
“Kapını kilitle. Kimseye açma.”
“Baba, neler oluyor?”
“Bilmiyorum kızım.”
“Yalan söylüyorsun.”
Erdem’in boğazı düğümlendi.
Kızının haklı olduğunu biliyordu. Fakat şu anda söyleyeceği her şey onu daha fazla tehlikeye atabilirdi.
“Beni dinle. Meltem’i ara. Sonra polisi ara.”
“Ya sen?”
“Ben iyiyim.”
Arkasındaki araç tamponuna yaklaşmıştı.
“Baba, arkandan araba sesi geliyor. Neredesin?”
Erdem önündeki keskin virajı gördü.
“Bir işim var.”
“Ne işi?”
“Sonra anlatacağım.”
“Baba—”
“Leyla, seni seviyorum.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oluştu.
“Neden böyle söylüyorsun?”
Erdem viraja sert girdi. Arkasındaki araç bir an mesafe kaybetti.
“Çünkü söylemek istedim.”
“Beni korkutuyorsun.”
“Kapıyı açma. Ben seni birazdan arayacağım.”
Telefonu kapattı.
Kara kaplı defter, yan koltukta açıktı. Son yazdığı cümle virajın etkisiyle yayılan mürekkebin altında bozulmuştu.
Erdem aracını ana yola çıkarmaya çalışırken karşısına ikinci bir siyah araç çıktı.
Frenlere bastı.
Araç yolun ortasında durmuştu.
Arkasındaki araba da yaklaşarak geri dönüş yolunu kapattı.
Erdem iki aracın arasında kalmıştı.
Öndeki siyah aracın kapısı açıldı.
İçinden Mardin’de gördüğü o adam indi.
Erdem’in telefonuna Leyla’dan yeni bir mesaj geldi.
Baba, lütfen beni ara.
Adam ağır adımlarla Erdem’in aracına doğru ilerlerken elini ceketinin içine götürdü.
Erdem yan koltuktaki kara kaplı deftere baktı.
Öğrendiği her şey oradaydı.
Sinan’ın adı...
Semboller...
Şahmar Otel...
Ve Aureth...
Defteri hızla koltuğun altına itti.
Ardından telefonundaki ses kaydını açtı.
“Ben Erdem Yankı,” dedi kısık bir sesle. “Bu kaydı bulan kişi...”
Adam aracın camına ulaştı.
Erdem’in cümlesi yarıda kaldı.
TAŞIYICININ BABASI
Erdem’in telefonundaki ses kaydı devam ediyordu.
“Ben Erdem Yankı. Bu kaydı bulan kişi, Sinan Çulhan’ın uzun süredir yasa dışı bir yapılanmayla bağlantısı olduğunu bilmeli. Mardin’de Şahmar Oteli’nde gördüğüm—”
Aracın camına inen metal darbesi, cümlesini yarıda kesti.
İlk darbede cam çatladı. İkinci darbede ise parçalanarak Erdem’in üzerine dağıldı. Koluyla yüzünü korumaya çalışırken dışarıdaki adam elini kırık camdan içeri uzatıp kapının kilidini açtı.
“Çık arabadan.”
Erdem, koltuğundan geri çekilerek adamın bileğine vurdu. Telefonu sessizce yan koltuktan aşağıya, ayak boşluğuna itti.
“Sen kimsin lan?”
Adam cevap vermedi. Erdem’i ceketinin yakasından kavrayıp dışarı çekti. Erdem’in dizi ıslak zemine çarptı. Arkadaki siyah araçtan inen iki kişi daha yanlarına gelerek kollarını tuttu.
“Bırakın beni!”
Erdem bütün gücüyle direndi. Adamlardan birinin yüzüne yumruk savurdu, diğerinin bacağına tekme attı. Fakat üç kişinin arasında hareket edecek alanı kalmamıştı.
Siyah takım elbiseli adam, Erdem’in saçlarından tutup başını geriye kaldırdı.
“Bizi ne kadar süredir takip ediyorsun?”
Erdem, adamın yüzüne baktı.
“Seni ilk defa görüyorum.”
Adam yumruğunu Erdem’in karnına geçirdi. Erdem’in nefesi kesildi. Bedeni öne doğru bükülürken diğerleri kollarından tutarak düşmesini engelledi.
“Bir daha soruyorum. Ne kadar süredir Sinan’ı takip ediyorsun?”
Depodan gelen ayak sesleri duyuldu.
Sinan, yağmurun altında hızla yanlarına geldiğinde Erdem’in hâlini görünce durdu. Dudağı patlamış, yüzünün kenarına cam parçaları saplanmıştı.
“Onu içeri götürün,” dedi takım elbiseli adam.
Sinan hemen araya girdi.
“Cahit Bey’in emri bu değildi.”
Adam başını ona çevirdi.
“Bizi takip etti.”
“Biliyorum ama burada dikkat çekiyoruz. İçeride konuşursunuz.”
Erdem, Sinan’a bakarken yüzündeki acının yerini öfke aldı.
“Senin işin bu muymuş?”
Sinan gözlerini kaçırdı.
“Erdem, sakin ol.”
“Yıllardır evime girip çıktın. Soframa oturdun. Çocuklarım sana amca dedi.”
“Şimdi bunun sırası değil.”
“Ne zaman sırası olacak, şerefsiz?”
Adamlardan biri Erdem’in sırtına sertçe vurdu.
“Yürü.”
Erdem depoya doğru sürüklenirken Sinan birkaç adım gerilerinde kaldı. İçeri girdiklerinde ağır demir kapı arkalarından kapandı.
Depo dışarıdan terk edilmiş görünüyordu fakat içeride farklı bir düzen kurulmuştu. Ortada geniş bir masa, duvarlarda güvenlik ekranları ve kilitli metal dolaplar vardı. Bir köşede ise kırmızı ışığın altında Aureth mührüne benzeyen büyük bir sembol asılıydı.
Erdem bu sembolü Mardin’de gördüğünü hatırladı.
Şahmar Oteli’nin alt katına inen koridorun duvarında...
Davet gecesinde bazı adamların yüzüklerinde...
Ve şimdi burada...
Onu masanın önündeki sandalyeye oturtup ellerini arkadan bağladılar.
Masanın diğer ucunda Cahit Doğan bekliyordu. Önündeki dosyayı kapatırken Erdem’i baştan aşağı süzdü.
“Milletvekili Erdem Yankı.”
Erdem kaşlarını çattı.
“Sen de kimsin?”
Cahit sakin bir tavırla ayağa kalktı.
“Bizi araştıran kişinin kim olduğumuzu bilmemesi ilginç.”
“Ben sizi araştırmıyorum.”
“Sinan’ı sanayi bölgesine kadar takip ettin. Fotoğraf çektin. Ses kaydı aldın.”
Erdem cevap vermedi.
Cahit, masadaki telefonu eline aldı. Erdem’in aracından alınmıştı. Ekrandaki kayıt hâlâ devam ediyordu.
Cahit kaydı durdurdu.
“Mardin’de ne gördün?”
“Bir otel.”
“Başka?”
“Bir sürü kendini önemli sanan adam.”
Cahit’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Şahmar Oteli’nin alt katına indin mi?”
“Hayır.”
“Sinan’ı orada gördün mü?”
Erdem’in bakışları kısa bir an Sinan’a kaydı.
“Onu her yerde görüyorum. Yıllardır yakamdan düşmedi.”
Sinan çenesini sıktı.
Cahit, önündeki dosyayı yeniden açtı. Sayfaları çevirirken Erdem’in görebileceği kadar yukarı kaldırmadı. Fakat dosyanın arasından kayan bir fotoğraf masanın kenarına düştü.
Fotoğrafta Leyla vardı.
Mardin’de, Şahmar Oteli’nin terasında çekilmişti. Başını hafifçe çevirmiş, birileriyle konuşuyordu. Boynundaki Astér Anahtarı net biçimde görünüyordu.
Erdem’in bedeni gerildi.
Cahit, onun tepkisini fark ederek fotoğrafı masadan aldı.
“Demek kızının takip edildiğini bilmiyordun.”
“Leyla’dan ne istiyorsunuz?”
Cahit yeniden yerine oturdu.
“Soruları biz soruyoruz.”
“Benim kızımın fotoğrafı sizin dosyanızda ne arıyor?”
Cahit cevap vermeden dosyayı kapattı. Kapağın üzerinde altın harflerle tek bir kelime yazıyordu:
ASTÉR
Erdem kelimeyi zihnine kazıdı.
“Bu ne?”
Cahit, Sinan’a baktı.
“Anlatmadın mı?”
Sinan’ın yüzündeki tedirginlik büyüdü.
“Hayır.”
“Neyi anlatacaktın?” diye sordu Erdem.
Sinan sessiz kaldı.
Cahit, sandalyesine yaslandı.
“Sinan, canını kurtarmak için kızının adını verdi.”
Erdem’in gözleri yavaşça Sinan’a çevrildi.
“Ne demek bu?”
“Erdem—”
“Ne demek kızımın adını verdi?”
Sinan konuşmaya çalıştı fakat Cahit ondan önce davrandı.
“Leyla Beren Yankı’nın Astér Anahtarı’nı taşıdığını Majest’e o söyledi.”
Erdem’in yüzündeki bütün renk çekildi.
“Ne anahtarı?”
Cahit, fotoğrafı yeniden masaya bıraktı.
“Kızının boynundaki kolye.”
Erdem fotoğrafa bakarken yıllar önce o kolyeyi aldığı gün zihninde canlandı. Yurt dışındaki küçük antikacı, karanlık dükkân, adamın kolyeyi eline verirken söylediği anlaşılmaz sözler...
Onu neden özellikle Leyla’ya götürmesini istemişti?
Cahit öne doğru eğildi.
“O kolyeyi nereden aldın?”
Erdem bakışlarını fotoğraftan ayırdı.
“Hatırlamıyorum.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Üzerinden yıllar geçti.”
“Kolyeyi sana kim verdi?”
“Bir dükkândan aldım.”
“Hangi dükkân?”
“Adını bilmiyorum.”
Cahit’in sakinliği ilk kez bozuldu.
“Kızının hayatı verdiğin cevaba bağlı olabilir.”
Erdem’in gözlerindeki öfke büyüdü.
“Tehdit mi ediyorsun?”
“Gerçeği söylüyorum.”
Erdem başını Sinan’a çevirdi.
“Sen bunların peşine kızımı mı taktın?”
Sinan’ın sesi kısıktı.
“Beni öldüreceklerdi.”
“Sen de benim kızımı verdin.”
“Ben yalnızca kolyeyi söylediğimde—”
Erdem bağlı ellerine rağmen ayağa kalkmaya çalıştı.
“Senin boğazını keseceğim!”
Adamlar omuzlarından bastırarak onu yeniden sandalyeye oturttular.
Cahit dosyayı kapattı.
“Yeter.”
Erdem’in nefesi hızlanmıştı. Sinan’a bakarken karşısında yıllardır tanıdığı adamı değil, evine girip ailesini gözetleyen bir yabancıyı görüyordu.
Cahit, takım elbiseli adamlardan birine döndü.
“Onu arka odaya götürün. Majest’in kararı gelene kadar kimseyle konuşmayacak.”
Erdem kaldırılırken gözleri masadaki dosyaya takıldı.
Kapağın altında başka bir kelime daha vardı.
AURETH
İlk kez neyin karşısında olduğunu açıkça görmüştü.
Aureth...
Astér...
Ve bu yapının yeni hedefi kızıydı.
Arka odaya sürüklenirken Sinan’ın yanından geçti. Bir an durarak ona doğru eğildi.
“Leyla’nın tek saç teline zarar gelirse seni mezara kendi ellerimle sokarım.”
Sinan cevap veremedi.
Kapı Erdem’in arkasından kapanırken zihninde yalnızca tek bir düşünce vardı.
Buradan çıkmalıydı.
Kızını uyarmalıydı.
Ve öğrendiği her şeyi, ölmeden önce bir yere yazmalıydı.
AURETH’İN KARARI
Erdem’in tutulduğu oda, deponun en arka bölümündeydi. Penceresi bulunmayan dar odada paslı bir masa, iki sandalye ve tavandan sarkan tek bir ampul vardı. Ellerindeki plastik kelepçe bileklerini kesiyor, aldığı darbeler yüzünden her nefeste göğsü sızlıyordu.
Kapının dışından gelen konuşmaları dinlemeye çalıştı.
Seslerin çoğu boğuktu. Yalnızca Cahit’in ve Sinan’ın sesini birbirinden ayırabiliyordu.
“Adam artık Astér’in kızında olduğunu biliyor,” dedi Cahit.
Sinan’ın sesi gergindi.
“Ben söylemedim. Dosyayı önünde açtınız.”
“Sen onu buraya kadar getirdin.”
“Beni takip etmiş.”
“Çünkü seni kontrol edemedik.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sinan daha alçak bir sesle konuştu.
“Onu öldürürsek dikkat çeker. Milletvekili. Üstelik Erdem’in ölümü doğrudan bana bağlanabilir.”
Cahit soğukça güldü.
“Kendi hayatından başka bir şeyi düşündüğünü sanmıyorum.”
“Majest ne dedi?”
“Bekliyoruz.”
Erdem başını duvara yasladı.
Majest...
Mardin’deki ayin gecesinde bu kelimeyi duymuştu. İnsanların önünde eğildiği, yüzünü doğru düzgün göremediği adam...
Bu yapının başında o vardı.
Bir süre sonra koridordan ayak sesleri geldi. Kapı açıldığında içeri Sinan girdi. Elinde su şişesi vardı.
Erdem başını kaldırmadan konuştu.
“Zehirli mi?”
Sinan şişeyi masaya bıraktı.
“Su.”
“Senin elinden gelen her şey zehirli.”
Sinan kapıyı kapatarak karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Beni dinle. Buradan çıkarsan evine gideceksin. Kimseyle konuşmayacaksın. Leyla’yı da alıp bir süre ortadan kaybolacaksın.”
Erdem ona baktı.
“Beni serbest bırakacaklar mı?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme.”
Sinan ellerini yüzüne götürüp kısa süreliğine gözlerini kapattı.
“Majest’in emrini bekliyorlar.”
“Majest kim?”
“Bunu bilmen gerekmiyor.”
“Az önce duyduklarımdan sonra neyi bilmem gerektiğine sen mi karar vereceksin?”
Sinan cevap vermedi.
Erdem öne doğru eğildi.
“Astér ne?”
Sinan’ın bakışları kapıya kaydı.
“Sesini alçalt.”
“Kızımın boynundaki kolyeye neden anahtar diyorlar?”
“Bilmiyorum.”
“Sen de bilmiyorsun, öyle mi?”
“Bildiğim şeylerin tamamını bana da anlatmıyorlar.”
“Sen kimin köpeğisin, onu bile bilmiyorsun.”
Sinan’ın çenesi gerildi.
“Ben bu işe yıllar önce para için girdim. Sonra çıkamayacağımı anladım.”
“Para için girdiğin yerde kızımı verdin.”
“Beni öldüreceklerdi.”
“Keşke öldürselerdi.”
Sinan’ın gözlerinde kısa süreliğine acı belirdi fakat bunu öfkeyle örttü.
“Böyle konuşmak kolay.”
“Benim kızımı ölüme bırakmaktan kolay değildir.”
Sinan ayağa kalktı.
“Leyla’nın ölmesini istemiyorum.”
“İstememen neyi değiştiriyor?”
Kapının dışından gelen ses üzerine Sinan sustu. Birkaç saniye sonra kapı yeniden açıldı. Cahit içeri girdi.
Sinan hemen geri çekildi.
Cahit, Erdem’in karşısına geçerek ellerini arkasında birleştirdi.
“Majest kararını verdi.”
Erdem sessizce bekledi.
“Bu gece evine döneceksin.”
Sinan da şaşırmıştı.
“Serbest mi bırakılıyor?”
Cahit ona sert bir bakış attı.
“Seninle konuşmadım.”
Ardından Erdem’e döndü.
“Kızına hiçbir şey anlatmayacaksın. Astér’den, Aureth’ten veya burada gördüklerinden söz etmeyeceksin.”
Erdem alaycı biçimde güldü.
“Siz de buna inanacaksınız.”
Cahit’in yüzündeki sakinlik değişmedi.
“Söylediklerimize uymazsan yalnızca sen ölmezsin.”
“Leyla’ya dokunursanız—”
“Bunu ikinci kez söylemene gerek yok. Kızın zaten gözetimimiz altında.”
Erdem’in elleri yumruk hâline geldi.
Cahit devam etti:
“Evine dönecek, normal hayatına devam edeceksin. Kolyeyi nereden aldığını hatırladığında Sinan’a söyleyeceksin.”
“Hatırlamıyorum.”
“Hatırlayacaksın.”
Cahit kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Bu arada o kolyeyi kızından almaya çalışma.”
Erdem kaşlarını çattı.
“Neden?”
Cahit başını hafifçe çevirdi.
“Çünkü Astér, taşıyıcısından zorla ayrıldığında ne olacağını biz de bilmiyoruz.”
Kapı kapandı.
Erdem birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Taşıyıcı...
Leyla artık onlar için yalnızca bir insan değildi. Bir anahtarı taşıyan beden olarak görülüyordu.
Sinan, masadaki suyu Erdem’e doğru itti.
“Beni dinlersen hayatta kalırsın.”
Erdem bakışlarını ona kaldırdı.
“Bu gece buradan çıkarsam ilk işim kızımı uyarmak olacak.”
Sinan hızla yaklaşıp sesini alçalttı.
“Bunu yaparsan seni takip ettiklerini anlarlar.”
“Zaten takip ediyorlar.”
“Erdem, bunların kim olduğunu bilmiyorsun.”
“Öğreneceğim.”
“Öğrendiğinde çok geç olacak.”
Erdem acı içinde doğruldu.
“Benim için belki. Ama kızım için olmayacak.”
Aynı saatlerde Damien, Leyla’nın apartmanının önünde araçtan indi.
Kael hemen ardından gelerek sokağın iki tarafını kontrol etti. Evren’in adamlarının bulunduğu siyah SUV karşı köşede hâlâ bekliyordu. Biraz daha ilerideyse daha önce tespit edemedikleri üçüncü araç görünmüyordu.
Damien’ın bakışları Leyla’nın dairesinin penceresine kaydı.
Işık yanıyordu.
“Evren’in adamları hareket etti mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Kael. “Siyah şapkalı kişinin binadan çıktığını gördüler ama müdahale etmediler.”
“Çünkü onlara ait olmadığını biliyorlar.”
“Ya da kime ait olduğunu biliyorlar.”
Damien apartmanın kapısına yöneldi.
Üçüncü kattaki daireye ulaştığında kapının önünde kimse yoktu. Zile bastı.
İçeriden yaklaşan ayak sesleri duyuldu. Birkaç saniye sonra Leyla’nın sesi geldi.
“Kim o?”
“Damien.”
Kapı hemen açılmadı.
“Burada ne işin var?”
“Kapıyı aç.”
“Önce cevap ver.”
Damien sabrını korumaya çalıştı.
“Tehlikede olduğunu düşündüğüm için geldim.”
Kapının zinciri çıkarılmadan birkaç santim aralandı. Leyla’nın yüzü boşluktan göründü.
“Beni nereden buldun?”
“Bunun şu an önemi yok.”
“Benim için var.”
Damien’ın bakışları elindeki siyah kâğıda kaydı.
“Notu göster.”
Leyla’nın yüzü değişti.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Leyla.”
Birkaç saniyelik tereddüdün ardından zinciri çıkardı. Damien ile Kael içeri girdiğinde Bennu salonda ayakta bekliyordu.
Damien, siyah kâğıdı Leyla’nın elinden alıp sembolü inceledi. Birbirine dolanan yılanların arasında ince bir anahtar işareti vardı. Alt köşeye ise neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir kuzgun kanadı çizilmişti.
Kael de fark etmişti.
“Evren’in işareti değil.”
Leyla hemen sordu:
“Evren kim?”
Damien kâğıdı katladı.
“Şu an bilmen gereken biri değil.”
“Kapıma adam gönderip beni izleten biri mi?”
“Bunu o göndermedi.”
“Sen nereden biliyorsun?”
Damien bir an sustu.
Çünkü Evren’in adamlarını kendisi takip ettiriyordu. Çünkü Aureth’in içinde büyümüş, karşısındaki tehlikenin kokusunu uzaktan almayı öğrenmişti.
Fakat bunların hiçbirini şu an Leyla’ya anlatamazdı.
“Bu sembolü daha önce gördüm,” dedi yalnızca.
Bennu öne çıktı.
“Ben de.”
Damien başını ona çevirdi.
“Nerede?”
“Babaannemin sandığında. Çocukken.”
“Narin Yılmaz’ın mı?”
Bennu’nun gözleri büyüdü.
“Babaannemin adını nereden biliyorsun?”
Damien cevap vermedi.
Telefonu titreştiğinde ekranına baktı. Kael’in ekibinden gelen mesajda yalnızca birkaç kelime vardı:
Erdem Yankı depodan çıkarılıyor. Hayatta. Sinan yanında.
Damien’ın yüzündeki gerginlik bir anlığına azaldı.
Leyla bunu fark etti.
“Babamla ilgili mi?”
Damien telefonu indirdi.
“Baban hayatta.”
Leyla’nın nefesi kesildi.
“Nerede?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Telefonu ver.”
“Leyla—”
“Babam nerede?”
Damien gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi:
“Sinan’ın yanında.”
Leyla’nın yüzündeki rahatlama yerini korkuya bıraktı.
Sinan’ın kullandığı araç, sanayi bölgesinin karanlık yollarından uzaklaşırken Erdem sessizce ön camdan dışarı bakıyordu. Elleri çözülmüştü fakat bileklerinde plastik kelepçenin bıraktığı kırmızı izler duruyordu.
Sinan birkaç kez konuşmaya çalıştı. Erdem hiçbirinde yüzüne bakmadı.
Sonunda sessizliği bozan Sinan oldu.
“Arabanı ileride bırakmışlar.”
Erdem cevap vermedi.
“Telefonunu parçalamışlar. Yenisini alırsın.”
“Her şeyi parayla düzeltebileceğini sanıyorsun.”
“Öyle bir şey demedim.”
“Yıllarca bunu yaptın. Para taşıdın, görev yaptın, insanların hayatını sattın. Sonra eve gelip bizimle çay içtin.”
Sinan direksiyonu biraz daha sıkı kavradı.
“Erdem, şu an kavga etmenin kimseye faydası yok.”
“Kızımı neden söyledin?”
“Anlattım.”
“Hayır. Korktuğunu söyledin. Ben nedenini soruyorum.”
Sinan’ın yüzü gerildi.
“Önümde silah vardı.”
“Benim de az önce kafama silah dayadılar. Kızımı vermedim.”
“Senin ne söyleyip söylemediğini henüz bilmiyoruz.”
Erdem bir anda ona döndü.
“Beni kendinle bir tutma.”
“Ben de böyle olmak için başlamadım.”
“Ne için başladın?”
Sinan uzun süre cevap vermedi.
“Borçlarım vardı.”
Erdem acı acı güldü.
“Sonra ne oldu? Borçların bitti, şerefin mi borçlandı?”
“Çıkamadım dedim.”
“İnsan bir yere girerken neye girdiğini bilir.”
“Bunların ne olduğunu bilmiyordum.”
“Şimdi biliyor musun?”
Sinan gözlerini yoldan ayırmadı.
“Yeterince.”
“Aureth ne?”
Sinan’ın elleri direksiyonun üzerinde kasıldı.
“Bu ismi bir daha kullanma.”
“Demek doğru okudum.”
“Erdem—”
“Astér ne?”
Sinan’ın sesi yükseldi.
“Sus artık!”
“Benim kızımın boynundaki kolyeye neden anahtar diyorlar?”
Sinan bir anda aracı yol kenarına çekti. Fren sesi karanlık yolda yankılandı.
Erdem başını ona çevirdi.
Sinan birkaç saniye boyunca önüne baktı. Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Bilmiyorum.”
“Yine yalan söylüyorsun.”
“Bildiğim tek şey, o sembolün yıllardır arandığı. Leyla’nın boynunda göründüğü anda herkes harekete geçti.”
“Kim herkes?”
“Evren.”
“Majest olan adam mı?”
Sinan sessiz kaldı.
“Başka?”
“Bunu bilmen sana yardım etmez.”
“Victor mu?”
Sinan’ın bakışları aniden Erdem’e döndü.
Erdem onun tepkisini gördüğünde ismi doğru tahmin ettiğini anladı. Mardin’de davet sırasında duyduğu yabancı soyadları, otelin kayıtlarında gördüğü misafir listesi ve depodaki konuşmalar zihninde birleşiyordu.
“Victor Ravenscroft,” dedi.
Sinan’ın yüzündeki renk çekildi.
“Bu ismi nereden biliyorsun?”
“Demek o da bu işin içinde.”
“Erdem, beni dinle. Bu gece öğrendiğin her şeyi unut.”
“Unutmayacağım.”
“Leyla’yı alıp git.”
“Kaçarak kurtulabileceğimizi mi sanıyorsun?”
“En azından zaman kazanırsınız.”
Erdem kapıyı açmak için koluna uzandı.
Sinan bileğini tuttu.
“Nereye gidiyorsun?”
“Arabama.”
“Önce söz ver.”
“Ne sözü?”
“Kimseye anlatmayacaksın.”
Erdem onun elini sertçe itti.
“Sen artık benden hiçbir şey isteyemezsin.”
Araçtan indi. Yolun birkaç metre ilerisinde kendi arabası duruyordu. Kırık camı naylonla kapatılmış, anahtarı ön lastiğin üzerine bırakılmıştı.
Erdem sürücü kapısını açmadan önce Sinan da araçtan indi.
“Eve gitme,” dedi.
Erdem durdu.
“Niye?”
“Seni izleyecekler.”
“Zaten izliyorlar.”
“Başka bir yere git. Sabaha kadar kimseyle görüşme.”
“Bunu beni korumak için mi söylüyorsun, kendini korumak için mi?”
Sinan cevap vermedi.
Erdem arabasına bindi. Sinan kapının yanında dururken son kez ona baktı.
“Leyla’ya yaklaşma.”
“Onu korumaya çalışıyorum.”
“Senin koruman zehir.”
‘’Kızımın senin korumana ihtiyacı yok, onu ben korurum.’’
Motoru çalıştırdıktan sonra hızla uzaklaştı.
Dikiz aynasında Sinan’ın küçülen siluetini izlerken yan koltuğun altındaki kara kaplı defteri hatırladı. Eğilip eliyle kontrol etti.
Yerindeydi.
İlk aydınlık benzin istasyonuna girerek aracını kameraların görebileceği bir yere park etti. İçeri girip görevlinin telefonunu istedi. Leyla’nın numarasını ezbere çevirdi.
Kızı ilk çalışta cevap verdi.
“Alo?”
“Çöl çiçeğim.”
“Baba!”
Leyla’nın sesi Erdem’in bütün direncini kıracak kadar endişeliydi.
“Neredesin? Sana ne yaptılar? Telefonun niye kapalı?”
“Telefonum kırıldı.”
“Sinan’ın yanında mısın?”
“Hayır.”
“Damien, onun yanında olduğunu söyledi.”
Erdem’in kaşları çatıldı.
“Damien senin yanında mı?”
“Evet. Baba, neler oluyor?”
Erdem birkaç saniye sustu. Ona her şeyi anlatmak istiyordu. Fakat deponun dışında, siyah araçların içinde veya bu benzin istasyonunun yakınında kendilerini dinleyen birileri olabilirdi.
“Beni iyi dinle,” dedi. “Boynundaki kolyeyi çıkarma.”
Leyla’nın sesi kesildi.
“Ne?”
“Kimseye verme. Saklamaya da çalışma. Üzerinde kalsın.”
“Baba, kolyenin ne olduğunu biliyor musun?”
“Yeni yeni öğreniyorum.”
“Kimden?”
“Şu an söyleyemem.”
“Yine benden bir şey saklama.”
“Bu kez seni korumak için değil. Gerçekten zamanım olmadığı için.”
Leyla nefesini tuttu.
“Beni korkutuyorsun.”
Erdem gözlerini kapattı.
“Sinan’a güvenme.”
“Ne yaptı?”
“Onu evimize soktuğum için beni affet.”
“Baba...”
“Anneni ve Doğan’ı ara. Bu gece kimseye kapıyı açmayın.”
“Sen nereye gidiyorsun?”
“Küçük bir işim var.”
“Eve gel.”
Erdem’in boğazı düğümlendi.
“Geleceğim.”
“Bana söz ver.”
Erdem birkaç saniye konuşamadı.
“Söz.”
Telefonu kapattıktan sonra kara kaplı defteri açtı. Boş bir sayfaya büyük harflerle üç kelime yazdı:
AURETH
ASTÉR
LEYLA
Altına ise kısa bir cümle ekledi:
Sinan, canını kurtarmak için Leyla’yı verdi. Astér Anahtarı kızımın boynunda. Evren ve Victor aynı anahtarın peşinde olabilir.
Defteri kapattı.
Benzin istasyonundan çıktığında yolun karşısında bekleyen siyah aracı fark etti.
Farları kapalıydı.
Fakat içinde birileri vardı.
Erdem motoru çalıştırırken telefon görüşmesinde kızına verdiği söz zihninde yankılandı.
Eve gelecekti.
En azından gelmek için savaşacaktı.
KARA KAPLI DEFTER
Damien, Leyla’nın salonunda pencerenin önünde duruyor, karşı sokaktaki siyah aracı izliyordu. Evren’in adamları yerlerini değiştirmemişti. Bu, şimdilik yalnızca gözlem yaptıkları anlamına geliyordu.
Asıl sorun, siyah şapkalı adamın ortadan kaybolmasıydı.
Leyla, babasıyla konuşmayı bitirdiğinden beri elindeki telefonu bırakmamıştı.
“Babama ne yaptılar?”
Damien gözlerini sokaktan ayırmadı.
“Henüz bilmiyorum.”
“Sinan’ın yanında olduğunu söyledin.”
“Depodan birlikte çıktılar.”
“Hangi depo?”
“Baban Sinan’ı takip etmiş.”
Leyla’nın yüzündeki endişe büyüdü.
“Sen bunu nereden biliyorsun?”
Damien ona doğru döndü.
“Babanın peşindeki insanları ben de takip ettiriyorum.”
“Yani babamı da izletiyorsun.”
“Onu korumaya çalışıyorum.”
“Kimden?”
Damien cevap vermedi.
Leyla öfkeyle ayağa kalktı.
“Herkes aynı şeyi yapıyor. Babam bir şey saklıyor, sen bir şey saklıyorsun, Bennu’nun ailesi bir şey biliyor ama söylemiyor.”
Bennu hemen araya girdi.
“Ben gerçekten ne olduğunu bilmiyorum.”
Leyla, elindeki siyah notu masaya bıraktı.
“Bu insanlar evime kadar geliyor. Babamı kaçırıyorlar. Hâlâ bana bilmemem gerektiğini söylüyorsunuz.”
Damien daha sakin bir sesle konuştu.
“Bildiklerimin tamamını söylersem seni korumam kolaylaşmaz.”
“Ben korunmak istemiyorum. Ne olduğunu bilmek istiyorum.”
“Şu an ikisi birbirinden ayrı değil.”
Leyla başını iki yana salladı.
“Babama ulaşmam gerekiyor.”
“Ulaştın.”
“Yaralıydı. Sesinden anladım.”
Damien bunu inkâr etmedi.
Kael’in telefonu çaldı. Gelen mesajı okurken kaşları çatıldı.
“Erdem benzin istasyonundan çıktı.”
“Nereye gidiyor?” diye sordu Damien.
“Ankara’daki çalışma ofisine doğru.”
Leyla hemen çantasını aldı.
“Ben de gidiyorum.”
Damien önüne geçti.
“Hayır.”
“Babam Ankara’da.”
“Ve peşinde en az iki araç var.”
“Bu yüzden yalnız bırakamam.”
“Sen oraya gidersen peşindeki insanları da ona götürürsün.”
Leyla birkaç saniye sustu.
Bu ihtimali düşünmemişti.
Damien devam etti:
“Baban şu anda sana yaklaşmıyorsa bunun sebebi seni korumaya çalışması.”
Leyla’nın gözleri doldu.
“Onun yanında olmam gerekiyor.”
“Yanında olman onu daha büyük tehlikeye atabilir.”
Bennu, Leyla’nın elini tuttu.
“Biraz bekleyelim.”
Leyla ona baktı.
“Ya beklerken bir şey olursa?”
Kimse cevap veremedi.
Erdem, Ankara’daki çalışma ofisine arka kapıdan girdi. Bina gece saatlerinde boştu. Güvenlik görevlisine görünmeden merdivenlerden yukarı çıkarak odasına ulaştı.
Işıkları yakmadı.
Masasının altındaki küçük kasayı açtı. İçinden yıllar önce kolyeyi aldığı dükkâna ait solmuş fişi, birkaç eski fotoğrafı ve üzerinde anlamını çözemediği sembollerin bulunduğu bir zarfı çıkardı.
Bunları daha önce defalarca incelemişti.
Fakat şimdi ilk kez ne aradığını biliyordu.
Fotoğraflardan birinde antikacının dükkânının vitrini görünüyordu. Camın sağ köşesine çizilmiş sembol, depoda gördüğü Aureth mührünün daha eski ve sade bir biçimiydi.
Erdem büyüteci alıp fotoğrafa yaklaştırdı.
Sembolün altında silik harfler vardı:
AURETH
Başka bir kâğıtta ise Astér Anahtarı’nın çizimi bulunuyordu. Altına yabancı bir dilde yazılmış birkaç satır vardı. Erdem, yıllar önce çeviri yaptırdığı notu dosyadan çıkardı.
Çeviri eksikti.
Yalnızca tek bir cümle anlaşılabilmişti:
Anahtar, seçtiği kanı terk etmez.
Erdem sandalyesine oturdu.
Cahit’in söylediği söz zihninde yankılandı.
Astér, taşıyıcısından zorla ayrıldığında ne olacağını onlar da bilmiyordu.
Demek bu kolye yıllardır rastlantı sonucu Leyla’nın boynunda değildi.
Antikacı neden Leyla’yı seçmişti? Kızını hiç görmemişti. Erdem’e yalnızca kolyeyi genç kızına götürmesini söylemişti.
Kara kaplı defteri açarak yeni öğrendiklerini yazdı. Sayfaların arasına fotoğrafları ve eski çeviriyi yerleştirdi.
Ardından telefonunun olmadığını hatırlayıp masadaki eski ses kayıt cihazını aldı.
Kırmızı düğmeye bastı.
“Leyla... Bu kaydı sana ulaştırabilirsem söylediklerimi dikkatle dinle. Kolyenin adı Astér. Aureth denilen bir yapı bu anahtarı yıllardır arıyor. Sinan, onların içinde. Evren Valerian ve Victor Ravenscroft isimlerini duydum. Bunların kim olduğunu henüz tam bilmiyorum.”
Koridordan hafif bir ses geldi.
Erdem kaydı durdurdu.
Ayak sesleri...
Birisi binaya girmişti.
Dosyaları hızla kara kaplı defterin arasına yerleştirdi. Defteri ceketinin içine saklayarak kapının yanına geçti.
Koridorun ucunda bir gölge belirdi.
Siyah şapkalı adam, sessizce çalışma odasına doğru ilerliyordu.
Erdem masanın üzerindeki ağır cam objeyi eline aldı.
Adam kapıdan içeri girdiği anda bütün gücüyle başına vurdu. Cam obje parçalanırken yabancı sendeledi. Erdem beklemeden omzuyla ona çarparak koridora çıktı.
Merdivenlere doğru koştu.
Arkasından silah sesi duyuldu.
Kurşun duvara saplandı.
Erdem aşağı kata ulaştığında göğsündeki ağrı nefesini kesiyordu. Arka kapıdan dışarı çıkıp otoparka yöneldi.
Aracına binerken siyah şapkalı adam binanın kapısında belirdi.
Erdem motoru çalıştırarak hızla uzaklaştı.
Dikiz aynasında adamın telefonunu çıkarıp birini aradığını gördü.
Kara kaplı defteri ceketinin altında sıkıca tutuyordu.
Artık yalnızca Aureth’in değil, başka bir grubun da peşinde olduğunu anlamıştı.
Ve bu ikinci grup, onu serbest bırakmayı düşünmüyordu.
ÜÇÜNCÜ GÖLGE
Erdem’in aracı Ankara’nın gece trafiğine karışırken siyah şapkalı adam, Victor Ravenscroft’u aradı.
“Dosyaları aldı.”
Victor’un sesi telefonun diğer ucundan sakin biçimde duyuldu.
“Defter onda mı?”
“Ceketinin içine bir şey sakladı.”
“Onu gözden kaybetme.”
“Öldürelim mi?”
Victor birkaç saniye sustu.
“Önce defteri al.”
“Aureth’in adamları da peşinde.”
“Evren, Erdem’i öldürmek istemiyor. Onu anahtarın kaynağına götürecek bir iz olarak görüyor.”
“Bizim için?”
Victor’un sesi soğudu.
“Erdem Yankı artık yalnızca bir risktir.”
Siyah şapkalı adam telefonu kapatıp motosikletine bindi.
Aureth’in merkezindeki toplantı odasında Evren Valerian, Cahit’in verdiği raporu sessizce dinliyordu.
“Erdem depodan çıktıktan sonra çalışma ofisine gitti,” dedi Cahit. “Adamlarımız binayı izliyordu fakat üçüncü ekip bizden önce içeri girdi.”
Evren’in gözleri sertleşti.
“Victor.”
“Büyük ihtimalle.”
“Erdem hâlâ hayatta mı?”
“Evet.”
“Kimse dokunmayacak.”
Cahit kısa süreliğine sustu.
“Artık Aureth’in ve Astér’in adını biliyor.”
“Bildiği kadarını söylemesine izin verin.”
Cahit kaşlarını çattı.
“Majest?”
“Onu susturursak anahtarın kaynağına ulaşamayız. Erdem’i izlemeye devam edin. Kime güvendiğini, defteri nereye götürdüğünü öğrenin.”
Toplantı odasının köşesinde bekleyen Sinan başını kaldırdı.
“Victor önce davranırsa?”
Evren bakışlarını ona çevirdi.
“Bu duruma sen sebep oldun.”
Sinan’ın çenesi gerildi.
“Erdem’in öldürülmesini istemiyorum.”
Evren’in yüzünde soğuk bir ifade oluştu.
“Bunu söylerken kızını bize verdiğini unutuyorsun.”
Sinan cevap veremedi.
Evren, Cahit’e döndü.
“Erdem’e ulaşın. Victor’un adamlarından önce.”
Damien, Leyla’nın evinden ayrılmamıştı. Kael’in ekibi Erdem’i takip ediyor, ancak hem Aureth’in hem de Victor’un araçları yüzünden yaklaşamıyordu.
Kael telefonunu indirdi.
“Erdem ofisten kaçtı. Victor’un adamlarından biri ateş açmış.”
Leyla ayağa kalktı.
“Babam yaralandı mı?”
“Görüntülerde yaralanmış görünmüyor.”
“Onu nereye götürüyorlar?”
“Şu an tek başına araç kullanıyor.”
Damien, haritadaki konuma baktı.
“Ankara ekibine söyle, doğrudan yaklaşmasınlar. Victor’un adamı onları fark ederse Erdem’i hemen öldürebilir.”
Leyla başını Damien’a çevirdi.
“Victor kim?”
Damien bir an durdu.
Bu ismi artık saklamanın anlamı kalmamıştı.
“Annemin ailesinin de bağlantılı olduğu eski bir yapının içindeki adamlardan biri.”
“Hangi yapı?”
Damien gözlerini Leyla’nın boynundaki kolyeye indirdi.
“Aureth.”
Leyla’nın nefesi kesildi.
Babası telefonda bu ismi söylememişti. Fakat yüzündeki tepki, kelimenin ona yabancı olmadığını gösteriyordu.
Damien bunu fark etti.
“Baban söyledi mi?”
“Hayır.”
“Öyleyse nereden biliyorsun?”
Leyla masadaki siyah notu işaret etti.
“Bennu’nun anlattığı eski hikâyelerde geçiyordu.”
Bennu tedirgin biçimde araya girdi.
“Ben yalnızca bir efsane olduğunu sanıyordum.”
“Değil,” dedi Damien.
Leyla’nın sesi sertleşti.
“Sen de onların içindesin.”
Damien cevap vermedi.
Bu sessizlik yeterliydi.
Leyla birkaç adım geri çekildi.
“Beni takip ettirenlerden biri sensin.”
“Seni değil, seni takip edenleri izletiyorum.”
“Aradaki farkı anlamamı mı bekliyorsun?”
“Şu anda babanı bulmaya çalışıyorum.”
“Babam sizin yüzünüzden kaçıyor.”
“Benim yüzümden değil.”
“Fark etmez. Hepiniz aynı karanlığın içindesiniz.”
Damien’ın yüzü gerildi fakat sesini yükseltmedi.
“Haklı olabilirsin. Ama şu an o karanlığın içinde babana ulaşabilecek en yakın kişi de benim.”
Leyla gözlerini ondan kaçırdı.
Telefonu titreşti.
Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen sesli mesaj vardı.
Gönderen babasıydı.
Leyla mesajı açtı.
Erdem’in yorgun sesi odanın içinde duyuldu:
“Çöl çiçeğim... Bu kaydı dinlediğinde telefonum olmayabilir. Kolyenin adını öğrendim. Astér. Ne olursa olsun boynundan çıkarma. Sinan’a güvenme. Kara kaplı defteri bulmadan kimsenin söylediğine inanma.”
Kayıt burada kesiliyordu.
Leyla’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Damien, Astér kelimesini Erdem’in ağzından duyduğunda durumun ne kadar ilerlediğini anladı.
Erdem artık çok fazla şey biliyordu.
Ve Victor, fazla şey bilen insanları hayatta bırakmazdı.
Kael’in telefonu yeniden çaldı.
“Erdem ana yoldan çıktı,” dedi. “Eski göl yoluna giriyor.”
Damien’ın yüzü sertleşti.
“O yol gece kullanılmaz.”
Kael başını kaldırdı.
“Birisi onu oraya yönlendirmiş.”
Erdem, telefonuna gelen mesajı tekrar okudu.
Kızının güvenliği hakkında konuşmak istiyorsan eski göl yoluna gel. Yalnız.
Bunun bir tuzak olduğunu biliyordu.
Fakat mesajla birlikte gönderilen fotoğrafta Leyla apartmanın penceresinde görünüyordu. Fotoğraf birkaç dakika önce çekilmişti.
Onu gerçekten izliyorlardı.
Erdem direksiyonu göl yoluna çevirdi.
Kara kaplı defter yan koltuğundaydı.
Bir süre sonra kararını verdi.
Aracı yol kenarına çekerek bagajı açtı. Defteri stepnenin altındaki plastik bölmeye yerleştirdi. Üzerini eski bezlerle kapattı.
Yeniden direksiyona geçtiğinde önünde iki seçenek vardı.
Kaçmak...
Ya da kızının peşindeki insanların karşısına çıkmak...
Erdem motoru çalıştırdı.
Hayatı boyunca kızlarını geride bırakıp kaçmamıştı.
Bu gece de kaçmayacaktı.
ENSEDEKİ KURŞUN
Eski göl yolu, geceleri neredeyse tamamen ıssızdı. Yolun bir tarafında ağaçlık alan, diğer tarafında karanlık su uzanıyordu. Sokak lambalarının çoğu çalışmıyor, aracın farları dışında çevreyi aydınlatan hiçbir şey bulunmuyordu.
Erdem birkaç kilometre ilerledikten sonra yolun ortasında duran siyah aracı gördü.
Frene bastı.
Arkasındaki motosiklet de durarak dönüş yolunu kapattı.
Erdem ellerini direksiyondan çekmedi.
Siyah aracın kapıları açıldı. İki adam dışarı çıktı. Siyah şapkalı olan ise motosikletinden inerek Erdem’in aracına yaklaştı.
Sürücü kapısının kırık camından içeri baktı.
“Defteri ver.”
Erdem sakin görünmeye çalıştı.
“Ne defteri?”
Adam silahını kaldırıp namluyu kırık camdan içeri uzattı.
“Bizi uğraştırma.”
“Defter yanımda değil.”
“Ofisten alırken gördüm.”
“Yanlış gördün.”
Adam kapıyı açtı. Erdem’in üzerini aradı fakat ceketinin içinde hiçbir şey bulamadı.
Diğer adamlardan biri bagaja yöneldi.
Erdem’in kalbi hızlandı.
“Leyla nerede?” diye sordu.
Siyah şapkalı adam kısa bir kahkaha attı.
“Kızın şimdilik evinde.”
“Fotoğrafı neden gönderdiniz?”
“Buraya geleceğini bilmek için.”
“Onun peşini bırakın.”
“Bu artık mümkün değil.”
“Ne istiyorsunuz?”
Adam, Erdem’in yanındaki koltuğa oturdu. Silahı hâlâ ona dönüktü.
“Astér Anahtarı’nı sana kim verdi?”
Erdem sessiz kaldı.
“Antikacı kimdi?”
“Öldü.”
“Yalan.”
“İnanıp inanmaman umurumda değil.”
Adamın gözleri daraldı.
“Aureth seni serbest bıraktı çünkü onları kaynağa götüreceğini düşündüler. Victor Bey ise aynı hatayı yapmayacak.”
“Victor Ravenscroft.”
Adamın yüzünde kısa bir memnuniyet belirdi.
“Demek adını öğrendin.”
“Sen de onun köpeğisin.”
“Sinan’ın arkadaşından beklenecek kadar cesursun.”
Erdem’in çenesi gerildi.
“Beni onunla aynı cümlede kullanma.”
Bagajı arayan adam geri geldi.
“Bir şey yok.”
Erdem, stepnenin altına bakmadıklarını anlayınca içinden rahat bir nefes aldı.
Siyah şapkalı adam silahın namlusunu Erdem’in kaburgalarına bastırdı.
“Defter nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Son kez soruyorum.”
Erdem gözlerini önündeki karanlık yola dikti.
“Ben de son kez söylüyorum. Kızımdan uzak durun.”
Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Sen öldüğünde onu koruyacak kimse kalmayacak.”
Erdem başını ona çevirdi.
“Yanılıyorsun.”
“Damien Şahmar mı koruyacak?”
Bu isim duyulduğunda Erdem’in bakışları değişti.
Adam devam etti:
“O da anahtarı istiyor. Evren de istiyor. Victor da. Kızın artık kime güveneceğini bilemeyecek.”
Erdem birkaç saniye düşündü.
Leyla’nın yanında Damien vardı. Şahmar soyadına güvenmemesi gerektiğini hissediyordu; fakat Mardin’de Damien’ın kızına bakışında diğerlerinden farklı bir şey görmüştü.
Belki Leyla tamamen yalnız değildi.
Siyah şapkalı adam araçtan indi.
Diğer iki adam Erdem’in kapısını açarak onu dışarı çıkarmaya çalıştı. Erdem ilk adamın yüzüne dirseğiyle vurdu. Ardından silah tutan kişinin bileğine yapışıp namluyu yukarı çevirdi.
Silah patladı.
Kurşun havaya gitti.
Erdem adamı aracın kapısına çarptı. İkinci adam sırtına vurduğunda sendeledi fakat yere düşmedi. Yılların öfkesiyle karşısındaki adama yumruk attı.
“Benim kızıma dokunmayacaksınız!”
Siyah şapkalı adam silahının kabzasını Erdem’in başına indirdi.
Erdem yere düştü.
Görüşü bulanıklaşmıştı. Başını kaldırmaya çalışırken uzaktan yaklaşan başka bir aracın farlarını gördü.
Sinan’ın aracıydı.
Sinan birkaç metre ötede durdu. Araçtan inerken karşısındaki manzarayı gördü.
“Durun!”
Siyah şapkalı adam başını ona çevirdi.
“Burada olmaman gerekiyordu.”
Sinan silahını çıkardı.
“Erdem’i bırakın.”
“Victor’un işine karışıyorsun.”
“Evren’in emri, Erdem’e dokunulmamasıydı.”
Adam alaycı biçimde güldü.
“Victor, Evren’den emir almaz.”
Sinan silahını kaldırdı.
“Onu bırak.”
Siyah şapkalı adamın yanındaki iki kişi de silahlarını Sinan’a çevirdi. Birkaç saniye boyunca kimse hareket etmedi.
Erdem yerde yatarken Sinan’a baktı.
Gözlerinde yardım isteği yoktu.
Yalnızca nefret vardı.
“Şimdi mi aklına geldi?” diye sordu.
Sinan’ın eli titredi.
“Erdem, sus.”
“Yıllarca sustum.”
Siyah şapkalı adam, Erdem’in saçlarından tutarak onu ayağa kaldırdı.
“Silahı bırak Sinan.”
Sinan etrafındaki namlulara baktı.
Bir tarafta Erdem vardı.
Diğer tarafta kendi hayatı.
Parmakları yavaşça gevşedi.
Silahı yere bıraktı.
Erdem acı dolu bir gülümsemeyle başını salladı.
“Yine kendini seçtin.”
Sinan’ın gözleri doldu.
“Özür dilerim.”
Erdem’in sesi sakindi.
“Bunu Leyla’ya söyleme.”
Siyah şapkalı adam, Erdem’i sürücü koltuğuna oturttu. Direksiyonun üzerine doğru eğilen bedenini düzeltip başını koltuğa yasladı.
Silahın namlusunu ensesine dayadı.
Sinan bir adım attı.
“Yapma.”
Adam tereddüt etmedi.
Tek bir el silah sesi duyuldu.
Erdem’in bedeni direksiyonun üzerine düştü.
Korna sesi ıssız yol boyunca uzandı.
Sinan olduğu yerde donup kalmıştı.
Siyah şapkalı adam kapıyı kapattı.
“Bu gece hiçbir şey görmedin.”
Adamlar araçlarına binerken Sinan, Erdem’in arabasına doğru yürüdü. Kapıyı açtığında kan, koltuğun arkasından aşağıya doğru akıyordu.
Erdem hareket etmiyordu.
Sinan iki parmağını boynuna götürdü.
Nabız yoktu.
Dizlerinin üzerine çöktü.
“Erdem...”
Yıllarca aynı sofraya oturduğu, çocuklarının büyümesini izlediği, kardeşim dediği adam önünde ölü yatıyordu.
Sinan ellerine bulaşan kana baktı.
Tetiği kendisi çekmemişti.
Fakat Erdem’i öldüren silaha giden yolu kendisi açmıştı.
Uzakta siren sesi duyulduğunda hızla ayağa kalktı.
Kara kaplı defterin bagajda saklandığını bilmiyordu.
Erdem ölmüştü.
Fakat öğrendiği gerçeklerin tamamı henüz onunla birlikte toprağa girmemişti.
ÇÖL ÇİÇEĞİ
Leyla, telefonunu iki eliyle tutmuş babasından gelecek yeni bir mesajı bekliyordu. Damien ile Kael pencerenin önünde konuşuyor, Bennu ise salondaki dağınıklığı toplamaya çalışıyordu.
Saatlerdir kimse doğru düzgün oturmamıştı.
Telefon çaldığında Leyla hemen ekrana baktı.
Arayan annesiydi.
“Anne?”
Meltem’in sesi çıkmadı.
Yalnızca düzensiz nefes alışları duyuluyordu.
Leyla ayağa kalktı.
“Anne, ne oldu?”
Telefonun diğer ucundan Doğan’ın ağlama sesi geldi.
Leyla’nın bütün bedeni buz kesti.
“Babam mı?”
Meltem birkaç kez konuşmayı denedi. Sonunda kelimeler güçlükle çıktı.
“Babanı bulmuşlar.”
Leyla gözlerini kapattı.
“İyi mi?”
Sessizlik...
“Anne, babam iyi mi?”
Meltem’in hıçkırığı telefonun içinden duyuldu.
“Arabasındaymış.”
Leyla’nın eli titremeye başladı.
“İyi mi dedim!”
“Vurmuşlar.”
Odadaki herkes Leyla’ya dönmüştü.
Damien onun yüzündeki değişimi gördüğünde ne olduğunu anladı.
Leyla birkaç saniye boyunca hareket edemedi.
“Yaşıyor mu?”
Meltem cevap veremedi.
Bu sessizlik, söylenebilecek bütün kelimelerden daha ağırdı.
Telefon Leyla’nın elinden kayarak yere düştü.
Bennu hemen yanına koştu.
“Leyla?”
Leyla başını iki yana sallıyordu.
“Hayır.”
Bennu onu tutmaya çalıştı.
“Leyla, ne oldu?”
“Babam...”
Kelime boğazında kaldı.
Damien birkaç adımda yanına ulaştı.
Leyla gözlerini ona kaldırdı.
“Babam ölmüş.”
Damien’ın yüzü dondu.
Kael hemen telefonuna uzanarak Ankara ekibini aradı. Damien ise Leyla’nın önünde durmasına rağmen ona dokunmaya cesaret edemedi.
Leyla bir anda göğsünü tutarak nefes almaya çalıştı.
“Ben ona eve gel dedim.”
Bennu onu sarıp kendisine çekti.
“Leyla...”
“Söz verdi.”
Sesindeki kırılma, Damien’ın bütün savunmasını parçaladı.
“Bana söz verdi.”
Dizlerinin bağı çözüldüğünde Damien onu düşmeden yakaladı. Leyla ilk anda kendisini kurtarmaya çalıştı.
“Bırak beni!”
Damien bırakmadı.
Leyla yumruklarını göğsüne vurdu.
“Hepinizin yüzünden!”
Damien tek kelime etmedi.
“Senin cemiyetin! O adamlar! Sinan! Hepiniz babamı öldürdünüz!”
Damien’ın çenesi gerildi fakat kendisini savunmadı.
Leyla’nın ellerindeki güç azaldığında başını onun göğsüne yasladı. Hıçkırıkları odanın sessizliğinde yankılanıyordu.
Damien, kollarını yavaşça çevresine sardı.
“Onu ben öldürmedim,” demek istiyordu.
Fakat Leyla’nın acısının içinde bunun hiçbir önemi yoktu.
Kael telefon görüşmesini bitirerek yanlarına geldi.
“Araç eski göl yolunda bulunmuş.”
Damien başını kaldırdı.
“Nasıl öldürülmüş?”
Kael, Leyla’nın yanında söylemek istemedi fakat onun bakışları cevabı bekliyordu.
“Tek kurşun.”
“Nereden?” diye sordu Leyla.
Kael sustu.
Leyla sesi titreyerek tekrarladı:
“Nereden vurmuşlar?”
“Ensesinden.”
Leyla gözlerini kapattı.
Bennu ağzını eliyle kapatırken ağlamaya başladı.
Damien’ın bakışları karardı.
Bu bir sorgu sırasında yaşanan çatışma değildi.
Bir infazdı.
Telefonunu çıkarıp Kael’e kısa bir işaret verdi. İkisi koridorun ucuna geçti.
“Evren mi?” diye sordu Damien.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evren’in ekibi olay yerine birkaç dakika sonra ulaşmış. Onlar da cesedi bulduğunda Erdem ölmüş.”
“Victor.” Ve siyah şapkalı adamları
“Büyük ihtimalle.”
Damien dişlerini sıktı.
“Adamı bulun.”
“Şapkalı olanı mı?”
“Onu, Victor’un Ankara’daki bütün bağlantılarını ve bu emri taşıyan herkesi.”
Kael başını salladı.
“Sinan?”
“Onu da bulun.”
Sinan, Aureth’in Ankara’daki güvenli evine girdiğinde ellerindeki kanı hâlâ temizleyememişti. Lavaboda defalarca yıkamasına rağmen Erdem’in kanı tırnaklarının arasında kalmış gibiydi.
Cahit kapının yanında bekliyordu.
“Erdem öldü.”
Sinan başını kaldırmadı.
“Gördüm.”
“Kim yaptı?”
“Victor’un adamları.”
“Sen neden oradaydın?”
Sinan birkaç saniye sustu.
“Onu uyarmaya gittim.”
Cahit’in yüzünde küçümseyen bir ifade belirdi.
“Vicdanın mı uyandı?”
Sinan ellerini lavaboya dayadı.
“Evren öldürülmemesini istemişti.”
“Majest şu an öfkeli.”
“Erdem’i ben öldürmedim.”
Cahit ona yaklaştı.
“Silahı sen tutmamış olabilirsin. Fakat kızının adını söyleyen sendin.”
Sinan gözlerini kapattı.
Cahit haklıydı.
Her şey ayin gecesinde başlamıştı.
Canını kurtarmak için Leyla’nın adını verdiği anda Erdem’in ölümüne giden ilk taşı yerinden oynatmıştı.
“Leyla öğrenecek mi?” diye sordu.
Cahit omuz silkti.
“Babasının öldüğünü öğrendi.”
“Benden bahsediyorum.”
“Şimdilik hayır.”
Sinan yavaşça başını kaldırdı.
“Şimdilik mi?”
Cahit’in bakışları soğuktu.
“Gerçeklerin saklı kalacağına güveniyorsan yanlış cemiyettesin.”
Aynı gece Erdem’in aracı emniyet otoparkına çekildi.
Olay yeri ekibi aracın içini, torpido gözünü ve koltukların altını aradı. Bagajdaki birkaç eski eşya delil poşetlerine alındı.
Fakat stepnenin altındaki plastik bölme açılmadı.
Kara kaplı defter karanlıkta kalmaya devam etti.
Kapağının arasında Erdem’in son notları, Aureth’in sembolü ve Astér Anahtarı’nın eski çizimi bulunuyordu.
Babası ölmüştü.
Ama Leyla’ya bıraktığı yol henüz bitmemişti.
ÖLÜLERİN SAKLADIĞI GERÇEK
Sabahın ilk ışıkları doğarken Leyla, Ankara’ya giden aracın arka koltuğunda sessizce oturuyordu. Bennu yanında, Damien ile Kael ise ön taraftaydı.
Kimse konuşmuyordu.
Leyla elinde babasının gönderdiği son ses kaydını tutuyordu. Kaydı defalarca açmış, her seferinde aynı yerde durdurmuştu.
“Kara kaplı defteri bulmadan kimsenin söylediğine inanma.”
Erdem’in sesi artık bir hatıraya dönüşmüştü.
Leyla başını cama yasladı.
Mardin’e birlikte gittikleri günü, uçakta kendisine gülümsemesini, çocukken onu omzuna alıp yürüdüğü sahili, her telefon konuşmasının sonunda söylediği “çöl çiçeğim” sözünü düşündü.
Bir gece içinde bütün anıları geçmiş zamana dönüşmüştü.
Damien dikiz aynasından ona baktı. Leyla’nın gözleri açıktı fakat gördüğü şeyin yol olmadığını biliyordu.
“Defteri bulacağız,” dedi.
Leyla gözlerini aynadan ona çevirdi.
“Babamı geri getirecek mi?”
Damien cevap veremedi.
Leyla yeniden dışarı baktı.
“Öyleyse hiçbir şeyi düzeltemeyecek.”
Damien’ın sesi daha alçak çıktı.
“Katiline ulaşmamızı sağlayabilir.”
“Katili tek kişi değil.”
Damien sustu.
Leyla devam etti:
“Sinan babamı sattı. Victor öldürdü. Aureth peşine düştü. Sen de hepsini biliyordun.”
“Erdem’in öldürüleceğini bilmiyordum.”
“Ama olabileceğini biliyordun.”
Damien bunu inkâr edemedi.
Leyla’nın gözlerinden sessizce yaşlar aktı.
“Beni korumaya çalıştığını söyleme. Babam da aynısını söyledi. Şimdi morgda.”
Bu cümlenin ardından araçtaki hiç kimse konuşmadı.
Aureth’in merkezinde Evren Valerian, masasının üzerinde duran Erdem’in ölüm fotoğrafına bakıyordu. Cahit karşısında sessizce bekliyordu.
“Ben öldürülmesini emretmedim,” dedi Evren.
“Biliyorum.”
“Victor, yalnızca Erdem’i susturmadı. Bize meydan okudu.”
Cahit başını salladı.
“Defter hâlâ bulunamadı.”
“Poliste mi?”
“Hayır. Victor’un adamlarında olduğuna dair de bir işaret yok.”
Evren fotoğrafı masaya bıraktı.
“Demek Erdem ölmeden önce sakladı.”
“Leyla bulabilir.”
“Bulacak.”
Cahit kaşlarını çattı.
“Nasıl bu kadar eminsiniz?”
Evren’in bakışları duvardaki Aureth mührüne kaydı.
“Çünkü babası onu doğrudan deftere yönlendirdi.”
“Leyla, Aureth’in adını öğrendi.”
“Bırak öğrensin.”
“Damien’ın yanında.”
Evren’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“İşte bu yüzden onu durdurmayacağız.”
“Damien’ı mı kullanacağız?”
“Damien, bizi Leyla’ya yaklaştıracak. Leyla ise bizi Astér’in kaynağına.”
Evren arkasına yaslandı.
“Victor, Erdem’i öldürerek oyunu kazandığını sanıyor. Oysa yalnızca anahtarın taşıyıcısını uyandırdı.”
Günlerdir yağmurun dinmediği uzak bir Avrupa şehrinde, eski taş evin pencereleri karanlıktı.
İçeride yalnızca şöminenin alevleri yanıyordu.
Narin Yılmaz, elindeki telefonu kapattı. Yüzündeki acıyı saklamadan pencerenin önünde duran kadına baktı.
“Erdem’i öldürdüler.”
Kadın uzun süre hareket etmedi.
Sırtı Narin’e dönüktü. Omuzlarına kadar uzanan koyu saçlarının arasında birkaç beyaz tel görünüyordu.
“Kim?” diye sordu.
“Victor’un adamları.”
Kadının eli pencerenin kenarında sıkılaştı.
“Defter?”
“Bulamamışlar.”
“Leyla?”
“Yaşıyor. Astér hâlâ boynunda.”
Kadın gözlerini kapattı.
Narin ona birkaç adım yaklaştı.
“Damien da yanında.”
Kadının nefesi bir anlığına kesildi fakat arkasını dönmedi.
“Beni öğrendi mi?”
“Hayır.”
“Öğrenmemeli.”
Narin’in yüzünde öfkeyle karışık bir acı belirdi.
“Daha ne kadar? Çocuk seni yıllardır mezarda sanıyor.”
“Bu yüzden hâlâ hayatta.”
“Artık Aureth’in tam ortasında. Victor, Leyla’nın peşinde. Evren onu kullanmaya hazırlanıyor. Damien gerçeği bilmeden onları nasıl koruyacak?”
Kadın yavaşça arkasını döndü.
Şöminenin ışığı yüzüne vurduğunda, yıllardır öldüğü sanılan Asuman Şahmar’ın yüzü karanlıktan çıktı.
Gözlerinde oğlundan uzak geçirdiği yılların acısı vardı.
“Damien gerçeği öğrenirse beni arar.”
Narin sessizce karşısında durdu.
Asuman devam etti:
“Beni ararsa Aureth onu izler. Victor da peşinden gelir. Sonunda yalnızca beni değil, onu da bulurlar.”
“Erdem öldü.”
“Biliyorum.”
“Leyla babasız kaldı.”
Asuman’ın yüzündeki sertlik bir anlığına kırıldı.
“Bunun olmasını istemedim.”
“Ama Astér’i ona sen gönderdin.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
Narin başını iki yana salladı.
“Her zaman bir seçenek vardır.”
“Hayır.”
Asuman pencereye yaklaştı. Dışarıdaki yağmur camdan süzülürken bakışları uzaklara daldı.
“On Üçüncü Kapı yeniden açılmaya hazırlanıyorsa Astér’in doğru taşıyıcıda olması gerekiyordu.”
“Leyla’nın bunun bedelini ödemesine razı mısın?”
Asuman’ın cevabı gecikmedi.
“Hayır.”
“Öyleyse ne yapacaksın?”
Asuman masanın üzerindeki eski fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafta küçük Damien, annesinin kucağında gülüyordu.
Parmaklarını oğlunun yüzünde gezdirdi.
“Şimdiye kadar onları uzaktan korudum.”
Fotoğrafı masaya bıraktı.
“Artık yeter.”
Narin onun yüzüne baktı.
“Türkiye’ye mi dönüyorsun?”
Asuman’ın gözlerindeki acının yerini kararlılık aldı.
“Önce kara kaplı defteri bulacağız.”
“Sonra?”
“Sonra Erdem’i öldüren herkes, Astér’in neden yıllarca saklandığını öğrenecek.”
Şöminenin alevleri yükselirken Asuman’ın gölgesi taş duvara vurdu.
Damien, annesinin yaşadığını henüz bilmiyordu.
Leyla ise boynunda taşıdığı anahtarın, babasının ölümünden çok daha eski bir sırrı açmak üzere olduğunun farkında değildi.
Fakat artık hiçbir sır, sonsuza kadar karanlıkta kalmayacaktı.
