İçeriğe geç

Omut

Bölüm 4 · 34 dk okuma

Omut

Bölüm 4

3.Bölüm

(Lütfen oy vermeyi ve hislerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayınn)

3.Bölüm: "Kazaklar"

The weekend – Coming Down

"İnsanlar ders almamışa benziyor. Savaşların bitmesi için kıyametin kopması şart oldu."

Ünlü Omut'lu yazar Zaren Mashadi'nin "Gerçekler ve sadece gerçekler" kitabından bir kıssa.

Kendime beğenerek baktım aynadan. Bu gün için siyah klasik bir pantolon ve üsten turkuaz renkte, kollu bir body giymiştim. Sabah hizmetliler tarafından kapım tıklatılmış, bu gün İmparatoriçenin, yani benim halka takdim edileceğim söylenmişti.

İlk başta gitmeyeceğimi karar alarak yatağıma yeniden yattım. Sonra birden gitmek istediğimi fark ettim. Ve kararımı aniden değiştirerek bana elbise gönderilmesine rağmen uygun giysi arayışına koyuldum. Bu aralar kendimi bir bipolar gibi hissediyordum.

Saçlarımı hep olduğu gibi sıkı bir at kuyruğu toplamıştım. Önden hep bıraktığım ince tutamları örerek istediğim duruşu vermiş ve sabitleyici sprey ile sabitlemiştim.

Son olarak makyaj masama koyduğum renkli dudak nemlendiricisini sürdüm. Aynadaki aksime dikkatle baktım. Böyle bir gün için çok basit giyinmiştim. Yüzüme kendimden emin bir gülümseme yayıldı. Aynadaki yansımama göz kırptım. O sırada açık telefonumdan görüntülü bir mesaj geldiğine dair uyarı geldi. Morarmış gözaltlarıma baktım

Gece uyuyamamıştım. Doğal olarak hep tetikteydim. Burada canım güvende değildi. Dayanamayarak kapatıcıyı aldım. Abartmadan kapatıcıyı derime yedirirken, sağ elimin parmaklarımı şıklatarak telefona 'Göster' komutu verdim.

Babamın yüzü telefon ekranından taştı. Işıklardan oluşan, babamın yansımasına dikkatle baktım. Onunda göz altları morarmış, yorgun görünüyordu. Çalışma masasında bitkin bir şekilde oturmuştu. Üstünde dünden kalma siyah renkteki gömlek vardı.

Açılan videoda ilk önce elleriyle yüzünü sıvazladı. Sonra eğdiyi başını kaldırıp bana baktı. Tam gözlerime.

"Özür dilerim, göğüm. Özür dilerim, toprağım. Özür dilerim havam ve suyum. Özür dilerim Aça'm! Ama başka çıkış yolum yoktu. Her şey açığa çıktığında anlayacaksın beni! O güne kadar beni affet, lütfen. Ve dediklerimi unutma."

Yanan gözlerimi kapattım. Sol gözümden yanağıma doğru bir damla yol aldı. Hızla sildim o damlayı. Eyelenirim bozulacaktı. Ellerimi dizlerime koyarak başımı eğdim. Akmaya devam eden gözyaşları yere damladı bu sefer. Her akan gözyaşıyla burnumu çektim. Yere damlayan beşinci gözyaşından sonra doğruldum. Bu durumda birisi beni görese belkide mutasyon geçirdiğimi falan düşünüp bütün İmparatorluğa yanlış dedikodular yayabilirdi. Allahtan başkalarının hakkımda ne düşündüğünü pekte umursayan birisi değildim.

Makyaj masamın üstünden bir mendil aldım. İhtiyatla gözlerimi kurularken kapım tıklatıldı. Bana kahve hazırlatmak için odadan çıkan Aybüke gelmiş olmalıydı. On dakikadan aşkın süredir onu bekliyordum. Direk girmesi için Türkçe komut verdim.

Kapı yavaşça açıldı. Elimde mendille arkamı döndüm. Kapıda beklediğimin aksine Aybüke değil, müstakbel kocam duruyordu. Aynaya doğru geri dönerek işime devam ettim.

"Sabahın bu vaktinde kapıma dikilmenizden yanlış bir şeyler anlamalı mıyım, İmparatorum?"

Aynadan bana, tamda gözlerime baktı. Ciddi yüz ifadesinde kıpırdanma olmadı. İmparatorluk gerekçeleri işte, ciddi görünmeliydi. Ama gözleri parlayarak kısıldı.

"Müstakbel İmparatoriçemin yanına gelmekte yanlış anlaşılır bir şey olduğunu düşünmüyorum."

Sahiplik ekini bastırarak, sert bir şekilde söylemişti. Cevap vermedim. Hafiften kızarmış gözlerime baktım aynada. Bu mahkumiyetimin gerçek sebebini öğrenene kadar seni affetmeyeceğim, baba.

"Buraya gelmek zorunda olduğun için mi ağladın?"

Gözlerimi devirdim. İçim kontrol edemediğim bir sinirle doldu. Doğruydu. Bir şeye mecbur oluşum gururumu kırmıştı. Doğruyu söylediği için beni gıcık ediyordu. Yine de dışıma yansıtmayarak elimdeki mendili yumurulayıp, köşedeki çöpe fırlattım. Tabi mendil çöp kutusuna giremeden yere düştü. Yüzümdeki gülümsemeyle ona döndüm. Ona doğru adımlayarak karşısında durdum.

"Bunlar mutluluk gözyaşları. Seninle evlenmek zaten benim hayalimdi, İmparatorum!"

Elimi koluna dokundurarak dikkatle üstünü süzdüm. Siyah pantolon ve yakası açık beyaz gömlek. İri vücuduna yakışıyordu. Gözlerimi geri yüzüne kaldırdığımda, bakışlarının hala da bende olduğunu gördüm. Dikkatle bakıyordu.

"Hakkında bir sürü şey okumuştum. Yüzünü Bulut'da görsem de gerçek hayatta görebilecek olmam daha heyecan vericiydi. Fırsat önüme gelince de dedim hazır karşımda böyle bir imkan varken neden yararlanmayayım?"

Eliyle kolumu sıkıca tuttu ve bedenimi kendine doğru çekti. Ani hareketle dilimi yutmuş gibi kaldım karşısında. Sakince gözlerine bakarken yüzünü hafiften yüzüme yaklaştırdı. Dudaklarında yarım bir gülüş oluştu.

"Çok açık ve komik oynuyorsun, Omut."

Ağır ağır bir gülümseme yayıldı yüzüme. Sen öyle san İmparator.

"Demek o kadar etkilendin benden."

Başını soru sorar gibi hafiften sola doğru oynattı. Ne dediğimi anlamıştı ama benden duymak istiyordu.

"Omut kelimesinin manasını bilmeden bana söyleyemezsin değil mi?"

Yüzündeki gülüşünü bozmadan benden uzaklaştı. Kolunu bana uzattı.

"Halkımla tanışma vaktin geldi."

Sorgulamadan koluna girdim. Yüzümü önüme döndüğümde alaylı sırıtışımı sildim. O da önüne dönerek yüksek sesle konuştu.

"Kapılar,"

Büyük, metal kapılar açıldı. O öne doğru bir adım atınca bende peşiyle bir adım attım. Korumaların yanından geçerken yüksek sesle, Türkçe konuştum.

"Türkçe bildiğini tahmin edebiliyordum. Sen odaya benim emirimle girince emin oldum."

Korumalar şaşkınlıkla başlarını yerden kaldırdılar. Düşman ülkenin dilini kullanmak, İmparator'un kendini halkının gözünde düşürmesi demekti. Bu yüzden Omut ve TURAN arasında geleneksel olarak yapılan tırnak içi barış görüşmesinde her iki tarafın da düşmanının dilini bilmesine rağmen kendi dilinde konuşuyordu.

Raskol başını korumalardan tarafa çevirerek onlara ağır bir bakış attı. Mecburen, şaşkınlıkla kalkan saygısız başlarını yere eğdiler. Sonra bana döndü. Onun sinirleneceğini düşünmüştüm. Beklediğim sinirli ve ciddi ifadenin yerine yine alaylı bir gülüş yer edinmişti.

"Müstakbel karımın dilini bilmem gerektiğini düşünüyorum."

Ritmik adımlarla yürümeye devam ettik. Söyledikleriyle gözlerimi kısarak onu düzelttim.

"Düşmanının!"

Balkonla aramızda az bir mesafe kalmıştı. Ama nedense halkın sesi duyulmuyordu. Hatta etrafta büyük bir sessizlik vardı. Benim sarayımda halkımla görüştüğüm günlerde halkın sesi kesilmezdi. Onlarını beni onaylar bağırışlarını duydukça kendimi daha güçlü hissederdim.

"İmparatoriçemin!"

Sağımdan duyduğum sesiyle kafamı olabildiğince ona doğru çevirdim. O, gittikçe yaklaştığımız geniş balkona bakarken ben kısık bakışlarımı onda gezdirdim. En başlardan bana böyle davranması rahatsız ediyordu. Onun iplerini ben kendim alacaktım elime. Baştan bana böyle nazik olması beklendik bir şey değildi. Düşmanıydım ben onun!

"Efendim, kahveniz hazır!"

Aniden yanımda biten Aybüke'ye gülümsedim. Kahvemi getirmek için tamda vaktini bulmuştu. Bana geciktiği için mahcup bakışlar attı.

"Türk kahvesi istediğinizi duyunca herkes yardım etmeyi reddetti. Mutfağı kendim aramak zorunda kaldım. Bir de aşçı beni mutfaktan kovmaya çalıştı."

Dişlerimi sıkarak küçük fincandaki kahvemi elime aldım. Gelirken cezveden fincana kadar hepsini kendimizle getirmiştik. Kahve içmeyi normalde o kadarda çok sevmezdim ama buraya gelirken özellikle içmek isteği uyanmıştı içimde.

Sinirlendiğimi gören Raskol kahve fincanıma bakarak konuştu.

"İmparatoriçeleri olarak onlara bir ders vermelisin bence."

Sözlerini duymamış gibi yaparak Aybüke'yi rahatlatmak için küçük bir gülümseme sundum.

"Teşekkürler. Onlarla konuşacağım. Bu durum tekrarlanmayacak."

Elimdeki kahve fincanımı sıkıca tutarak Raskol'ün kolundan çıktım. Kendi başıma ilerledim. İri bedenini tam ardımda hissediyordum. Balkona ayak bastığım an ilk işim halka bakmak oldu. Korkuluklara yaklaşıp sonu görünmeyen insan sürüsüne baktım. Beni gördüklerinde rahatsız eden ölümcül sessizlik bozuldu.

Hepsi aynı anda "İmparatoriçemiz çok yaşa!" diye bağırıyordu. Kaşlarım hayretle havalandı. Bana taş falan atacaklarını düşünmüştüm. Arkamı dönüp yanıma yaklaşan Raskol'e baktım. Az önceki alaylı gülümsemesinden eser alamet yoktu.

Ciddi bir ifadeyle yanımda dikildi. Halk bu kez de "İmparatorumuz çok yaşa!" diye bağırdı. Emindim ki bunları isteyerek söylemiyorlardı. Kahve fincanını korkuluğun üstüne koyup, fincanın TURAN'ın turkuaz renkteki bayrağının olduğu tarafını insanların görebileceği şekilde çevirdim. Sonrada birden suspus olan kalabalığa dikkatle baktım. Kalabalığına arasında duran askerleri de o zaman fark ettim.

"Emin ol, hiç biri buraya kendi isteğiyle gelmedi. Boyunlarındaki aktif çipler olmazsa bu gün isyan bile çıkarabilirlerdi. Halkın çoğusu akrabalarını ve sevdiklerini iki İmparatorluk arasında olan savaşta kaybetti. Senden nefret ediyorlar."

Raskol bana açıklık getirdiğinde halka acımıştım. Onlara acımak istemesem de acımıştım. Acılarını içlerine gömüp sessizce itaat etmek zorunda kalıyorlardı. Düşünce ve seçim özgürlükleri ellerinden alınmıştı. Başımı kaldırıp bu kez de yan balkonda oturanlara baktım. Büyük, geniş balkonda en başta eski İmparator Vladislav ve karısı Valentina oturmuştu. Etraflarındaki masalarda ise önemli devlet adamları olmalıydı.

Beni izleyen Vladislav'ın gözlerinin içine bakarak fincanımı kaldırıp kahvemden bir yudum aldım. Raskol'de yan balkona bakıp bana daha da yaklaştı. Kulağıma fısıldayarak konuştu.

"Çok kaşınıyorsun. Yapma."

Ani yaklaşmasıyla bedenimden bir ürperti geçti. Derin bir nefes alarak fincanı korkuluğa geri koydum. Başımı kaldırıp tam kafamın üstünde duran dev gibi ekranlara baktım. Havada uçan dronlar bizi yakından çekiyordu. Halka bir şey çaktırmadan bir adım uzaklaştım Raskol'den. Sonra da sert bir tonda halka seslendim.

"Hadi ama bana olan sevginizi bu kadar açık göstermeyin. Şımarıyorum!"

Alaylı sesim belki de Omut'un bütün ülkelerinde duyulmuştu. Raskol sıkıca kolumu tutarak bir kez daha uyarı dolu bir tonda fısıldadı.

"Canını tehlikeye atıyorsun!"

Kolumu sertçe çekip ters bir bakış attım. Bana karışma hakkına sahip değildi. Yan balkondan güçlü bir şekilde öksürük sesleri ve fısıltılar duyuldu. Kulak ardı ettim. Bu kez daha ciddi bir ifade takınıp sert bir tonda konuştum.

"Burada zorla bulunduğunuzu tahmin edebiliyorum. Ses hakkınız elinizden alındı. Susturuldunuz! Tehdit ve büyük bir baskı altındasınız bunu da tahmin edebiliyorum."

Yan balkondan bu kez birisi yüksek bir sesle konuştu. Halk duymasa da ben duydum.

"Böyle birisini İmparatoriçe diye getirirseniz böyle olur! Ne nasıl konuşacağını, ne de nasıl giyineceğini biliyor. Şuna baksanıza kendi bayrağını getirmiş bir de! Hadsiz!"

İnce kadın sesinin sahibini görmesem de tahmin edebiliyordum. Samanta olmalıydı. Gözlerimi alayla devirdim.

"Sizi neyle tehdit ettiklerini bilmiyorum ama susmayın. Siz sustukça onlar ezecek! Sizi köle haline getirecekler. Halkını susturan devlet devlet değildir! Bu yönetim İmparator ailesinin başı dinç olsun diye kurulmadı! Yönetim halk için var! İsyan çıkarın! Susturulmayın!"

İnsanlardan birkaçı tam duymadığım birşeyler haykırdı ve anında boyunlarını tutarak yere yığıldı. Acıyla kıvranan bedenlere bir de askerler tekme atmaya başladı. Kaşlarımı çatmış, müdahile etmek isterken Raskol koluma tuttu ve beni kendine çekti.

"Halkımı isyana davet ediyorsun. Bilmem, farkında mısın?"

Onu ittim ama yerinden kıpırdamadı. Heybetiyle dibimde durmaya devam etti. Başımı kaldırıp gözlerine baktım, alevlenen gözlerimle.

"Doğru olanı yapıyorum!"

Balkondan sinirli sesler duyuldu. Konsey üyelerinden olduğunu düşündüğüm birisi ayağa dikilerek baş parmağıyla beni gösterdi.

"Şu kadını susturun artık!" diye bağırdıktan sonra Vladislav'a dönerek konuştu.

"İmparatorum, lütfen şu rezilliğe bir son verin! Bu kızı zindana tıkıp cezasını vermeme izin verin!"

Ağzım hayretle açıldı. Eski İmparatora, 'İmparatorum' diye hitap etmişti. Yeni yöneticinin bu tahta layik olmadığını ima etmişti. Düpedüz ihanet demekti. Raskol elimi elinin içine alarak hırsla yan balkona döndü.

"İmparatoriçe için ceza kesmek senin haddine değil, isyankar. Onun dediği kanundur! Sen kendini kim sanıyorsun? Sen kendini kim sanıyorsun da onun lafına baş kaldırıyorsun?"

Şaşkın bakışlarımı bu kez de sinirden kasılan onun yüzüne çevirdim. Kendine olan hakareti değil, bana olan hakareti sorgulamıştı.

"Alın bu isyankarı zindana atın. Bundan sonra konsey üyeliğinden uzaklaştırılmıştır. Ben hükmümü verene kadar karanlık bir zindanda aç kalacak!"

Konseyin diğer iki üyesine bakarak "Buna da karşı çıkmazsınız diye umuyorum! Sizin de bildiğiniz üzere İmparatoruna ve İmparatoriçesine isyan ederek büyük suç işleyen birisinin cezası acılı bir ölümdür!" diye yüksek sesle konuştu.

Bana bağıran adamı askerler kolundan tutarak içeriye doğru sürüklediler. Her şey çok ani ve hızlı oluyordu. Kafam karışıyordu ve bu sinir bozucuydu. Çıkan kargaşanın üstüne bir de Valentina ayağa kalkarak sinirle bağırdı.

"O kız için haklıyı mı susturuyorsunuz, İmparator?!"

Bu kadar sustuğum yeterdi. Kendi dilim var ve kendimi koruyabilirim. Raskol söze girecekken onu yarıda kestim. Gür bir sesle konuştum. Balkondaki mikrafon sistemi sesimi her tarafa duyuruyordu

"Haşa! Haklıyı susturmada profesyonel olan siz varken bize ne gerek var, Eski İmparatoriçe!"

Konumunu ima dolu bir tonda bildirmiştim. Sinirimi alamayıp sözlerime devam ettim.

"O kız diye hitap ettiğin ben, senin İmparatoriçenim. Konumunu ve konumumu bil! Bana itaat et yoksa saygısız boynunu kırarım!"

Valentina anında sesini kesti. İstesem bana olan saygısızlığı yüzünden onu sürgün ettirebilirdim. Bunu kendisi de çok iyi bildiği için söylemek istediklerini geri yuttu. Başımı aşağıya eğip askerlerin rahatsız ettiği halka baktım. Çoğullarının dayak yemekten yüzü kanamıştı. Sinirle dişlerimi sıkarak iki elimle de korkuluklara tutundum ve sinirle bağırdım.

"Hemen kesin şunu! İnsanlara eziyet etmeyin! Aksi takdirde isyan çıkartır, başında da bizzat kendim dururum."

Son cümlemi, yüzüne bakmasam da Raskol'e hitaben söylemiştim. Askerler geri çekilince rahat bir nefes alarak daha sakin bir şekilde konuştum.

"Yaraladığınız insanları hastaneye götürün ve tüm masrafları imparatorluğun hazinesinden karşılayın."

Sözüm bittiği an korkulukların üstünde duran fincanımı alıp içeriye doğru yürüdüm. Ardımdan Raskol'un sesli nefes verişi duyuldu. Sonra da gür sesi yankılandı etrafta.

"İşte XII İmparatoriçeniz Aça Omut!"

Arkamı dönmeden, hırsla bağırdım yürümeye devam ederken.

"Turan! Aça Turan! Daha Omut falan olmadım ben!"

Balkonda bir şeylerin kırılma sesi ve sinirle küfür edişi, artık uzağımdan da olsa kulağıma geldi. Benimle başa çıkamamak delirtiyordu onu. Eğer gül bahçesini istiyorsa gülün dikenine katlanacaktı. En son olarak Vladislav'a bağırışlarını duydum. Sonra da karşıma çıkan merdivenlerden indim.

"Onu siz seçtiniz. Kaprislerini ve düşüncelerini sakince kabul etmekte size düşüyor İmparatorum!"

Merdivenleri teker teker inip etrafıma bakındım. Mutfağın ikinci katta olduğunu tahmin ediyordum. Koridorlardan geçerken her açık kapıdan bakıyordum. Ama odalar bitmek bilmiyordu. Sinirden titreyen ellerimi sakinleştirmeye çalışarak derin bir nefes aldım. Yerimde durup gözlerimi kapattım. Bir süre öylece kalıp sakinleşmeyi bekledim. Sonra aklıma gelen şeyle gözlerimi yeniden açtım. Ama daha büyük bir sinirle! Demek mutfak çalışanları benim isteklerimi göz ardı ediyordu.

Koridorda yürümeye devam ederek etrafı incelemeye devam ettim. Siyah renkteki duvarlar alışılmadıktı. Beyaz tavan ve yukarıdan yüzüme vuran sarı ışık nedense çok uyumlu görünüyordu. İstemsizce bu sarayın tasarımını beğendiğimi anladım. Tabi içindeki insanlar hariç.

Koridorun sonunda olan döngüden sağa döndüm. Ve koridorun sonundaki mutfağın kapısını gördüm. İçeride siyah uniformalı çalışanlar koşuşturuyordu. Sabah kahvaltısı hazırlanıyor olmalıydı. Kapının önünde durduğumda bir elim cebime soktum ve ağır adımlarla içeriye girdim. Bir düşmanının bir de çalışanının önünde kendinden emin ve ciddi duracaksın ki seni ciddiye alsınlar. Gözümü ağır ağır gezdirdim hepsinde.

İçlerinden biri durup gözünü bende gezdirdi. Sonra da kafasını çevirip beyaz duvara yerleştirilen büyük çipten yayılan görüntüye baktı. Bende ardıyla bakışlarımı dev, son model televizyona çevirdim. Ekranda haber kanalında gördüğüm kendi yüzüm ve sözlerimi görünce de ciddiyetimi bozmadım.

"Omut'un yeni İmparatoriçesi kasırga gibi bir giriş yaptı! Yeni İmparatoriçe, Eski İmparatoriçe Valentina'ya haddini bildirdi! Genç İmparatoriçeden Eski İmparatoriçeye tehdit!"

Aynı anda alt alta duran birkaç haberin başlıklarını okuduğumda kaşlarım çatıldı. Hıza değil de, böyle bir şeyin yayınlanmasına şaşırıyordum. Genelde İmparator ailesi hakkında böyle skandal haberler girmek büyük bedeller ödettirirdi. On kişiye yakın kadın çalışan vardı. Hepsi orta yaşlardaydı. Yanımdaki mutfak tezgahında duran tencere ve tavalara baktım. Pırıl pırıl parlayan büyük tencerelerden birini boşta olan elimle yere ittim. Tencere beyaz metalden yapılan zemine büyük bir gürültüyle düştü.

Bütün çalışanlar aynı anda sese döndüler. Hepsi aynı anda korkudan açılan gözlerle baktı. Başımı sağ omzuma doğru yatırarak yüzlerinde gezdirdim bakışlarımı. Korku şaşkınlığı geçerken bir çoğunun kaşları çatıldı. Bana mı sinirleniyorlardı? Aralarından büyük aşçı şapkası giyen kadın elindeki tavayı sertçe ocağa bırakarak bana doğru adımladı. Onun böyle cesaretli hareketine kaşlarımı kaldırarak baktım. Büyük ihtimalle çoğusu daha yüzümü görmemişti. Baş aşçı olduğunu yaka kartından anladığım, kadın iki elini beline dayayarak Çince konuşmaya başladı.

"Sen kimden izin alarak buraya girdin? Çık hemen buradan!"

Alt dudağımı ısırarak elimdeki yarısı dolu fincanı yıkamak için musluğun yanına yaklaştım. Sensörler çalışınca musluktan su akmaya başladı. Bende hızla fincanımı suyun altına tuttum. Kadın ardımdan bana bağırmaya devam edince bana yaklaşan bedenini fark ettim. Temizlediğim fincanı tezgahın üstüne koyup, bayrağın olduğu tarafı onlara doğru döndürdüm. Onların bu sinirli bakışları zevk vericiydi. Kdının kaşları daha da çatıldı. Beni ilk fark eden ve görünüşe göre kim olduğumu bilen kız söze girmek isteyince elimi kaldırarak onu susturdum. Baş aşçı Çince bağırmaya devam etti.

"Sen o Türk'ün yardımcılarındansın! Diğer ortağına 'Benim mutfağımda öyle şeylerin hazırlanmasına izin vermem' demedim mi ben? Niye geldiniz yine?"

Elini hırsla fincanıma uzattığında koluna sıkıca yapıştım.

"Aile yadigarıdır! El uzatanın elini yerinden koparırım."

Çincem, rusçayla kıyasla o kadar da iyi değildi. Dibimde durmasından rahatsız olarak kolundan arkaya doğru, çok da sert olmayan bir güçle ittim.

"Bu mutfakta neler döneceğine sen mi karar verirsin?"

Sorduğum sakin tonlu soruya karşı yüksek sesle cevap verdi. Kulaklarım çınlamaya başlayınca Allah'tan sabır diledim.

"Elbette! Burası benim yönetimim altında. Ben izin vermeden hiç bir şey yapamazsın burada!"

Son söylediği cümleyi umursamamaya çalışarak bir soru daha sordum.

"Peki, İmparatoriçe? O da mı karışamaz?!"

Yüksek sesi yeniden duyuldu.

"Şu yeni gelen Türk asla! Ama Eski İmparatoriçemiz pek tabi karışır!"

Bu kadın da savaştan ölen Omut askerlerinin yakınlarından olabilirdi. Bana karşı olan nefreti ondandı.

"Bu sözlerin için senin dilini kopartıp köpeklere yedirmek gerekir. Yaptığın düpedüz saygısızlık ve itaatsizlik."

Sert tonda olan konuşmam onu korkutmak yerine daha da sinirlendirdi.

"Sana ne be? İtaatsizlikse itaatsizlik! Ben o kadını İmparatoriçe diye kabul etmem. Geldiği yere geri dönsün!"

Olabildiğince sakin bir dille ikna etmeye çalışmıştım ama kadında tık yoktu! İçimde uçuşan öfke dindiremediğim bir boyuta döndü. O sırada ardımdan gelen ses sabrımın taşan son damlası olmuştu.

"Gördüğün gibi burada istenmiyorsun. Herkes hala annemi İmparatoriçe olarak görüyor. Defol git buradan!" diye konuşan Samanta ile gözümün seğirdiğini hissettim. Bunun benle ne derdi vardı? Annesi benden rahatsız oluyorsa, gelip kendisi yüzüme söyleyebilirdi. Bundan sonrasından ben sorumlu olmayacaktım. Yanımdaki aşçı kadının sesi bir yandan yeniden çınladı kulaklarımda.

"Demek sensin o Türk! Geldiğin yere geri dön!"

Boynumu çıtlatarak gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım ve gülümsedim. Gözlerimi açtığımda artık sakinleşmek için çok geçti.

"Az önce anneni saygısızlığı yüzünden boynunu kırmakla tehdit ederken senin beyin mola mı vermişti? Yoksa sözlerimi algılamayacak kadar mal mısın?"

Samanta uğradığı hakarete dayanamayarak üstüme yürüdü ve elini yüzüme doğru kaldırdı. Eli yüzüme çarpmadan kolunu havada tutarak konuştum.

"Demek yalnızca itaatsizlik ve saygısızlık yetmiyormuş gibi bir de İmparatoriçene karşı şiddete de kalkışıyorsun?"

Cevabını beklemeden kolunu ters çevirip ardına geçtim. Dizimi koluna aniden bastırdığımda kolundan kemiğinin kırıldığını gösteren bir çıtırtı geldi. Acıyla bağırışı belki de bütün sarayda duyuldu. Yine de durmadım. Uzun tezgahta gözüme çarpan bıçakların arasından satır bıçağı aldığım gibi bileğine vurdum. Bedeninden ayrılan eli yere düştü. Kanı tüm zemini kirletti. Elimdeki kanlı satırla bir adım uzaklaşarak bedenini öne doğru ittim. Daha neler olduğunu yeni idrak edince bağırarak ağlamaya çalıştı. Aciz bir şekilde dönüp koluna bakmaya çalışsa da, kolunu kırdığım için hareket ettiremiyordu.

En nefret ettiğim şeyler arasında itaatsizlik ve saygısızlık önde gelirdi. Hiç bir şekilde kabul etmezdim böyle bir şeyi. Başımı kaldırıp bu kez aşçı kadına baktım. Gözleri korkuyla açılırken geriye doğru adımladı. Bütün kadınlar şaşkınlıkla bir köşeye sinmiş çığlık atıyorlardı.

"Samanta!" diye bağırarak giren Valentina hızla kendini kızının yanına attı. Aşçı kadına döndüm.

"Hadi şanslı günündesin cezanı ben vermeyeceğim."

Samanta'nın çığlıklarına koşarak Vladislav ve korumalar da Valentina'nın peşiyle gelmişti. Onları gördüğüm gibi elimdeki satırla yerde yatan kızı işaret ettim. Satırdan damlayan kan beyaz parkeyi kirletiyordu.

"Bu itaatsizin cezasını ben en hafif şekilde kestim."

Sonra da satırın ucunu aşçı kadına yönlendirdim.

"Bunun da cezasını kesmek size kaldı. İtaatsizlik, İmparatoriçeye hakaret ve konumundan suiistimal etmekten cezalandırılacak. İlk önce benim emrim olarak dilini kesin. Sonra da İmparatorunuzun vereceği hükmü bekleyin."

Korumalar sözümü ikiletmeden koşarak aşçı kadını kollarından tuttukları gibi kanlı zeminde sürükleyerek dışarıya çıkardılar.

"Kızınız bana hakaret etti. Bir de üstüne tokat atmaya kalkıştı. Cezası ölümken ona acıyarak sadece bana kaldırdığı kolunu kestim. Böyle bir merhameti ikinci kez göstermem ona göre."

İçim yavaş yavaş rahatlamaya başlamıştı. Sakinleştiğimi hissedince olaya daha taze bir kafayla baktım. Yaptığım şey çok yerindeydi. Acı çekerek bağıran Samanta'yı görünce içim bir sızlamadı değil ama ona o dersi burada vermeseydim gelen geçen onun gibi hadsizlikler yapacaktı. Hatta açık açık canıma kast etmeye bile çalışacaklardı.

Vladislav önüme dikilerek Valentina'nın aksine daha sakin bir ifadeyle baktı bana.

"Neden böyle bir şeye kalkıştın? Askerler boşuna durmuyor. Çağırsan onlar gelir götürürlerdi. Gereken hüküm de sonra verilirdi."

Beni suçlamayıp, Samanta'nın hatalı olduğunu direk kabul etmişti. Omuzlarımı dikleştirerek satırı odanın öbür ucuna fırlattım. Kanlı ucu yerde kayarken, kan duvara da sıçradı. Soğuk sesle herkesin duyabileceği bir yükseklikte konuştum.

"Buradakilere bir ders vermem lazımdı. Yoksa gelen geçen bana tokat atmaya kalkardı. Böyle şeylere hiç tahammülüm yok!"

Valentina yerinden hırsla kalktı. Gözleri ağlamaktan kızarmış, bozulan göz makyajı yanağına doğru uzanan karartılara dönüşmüştü. Bana bir şeyler söylemek istedi ama bakışları kızının yerde kıvranan bedenine kaydı. Suspus olarak sadece elini kulağındaki kulaklığa değdirdi. Titrek bir sesle konuştu.

"Mutfağa acil bir sedye getirin. Saray hastanesi de hazırlansın. Doktor hazırda bizi beklesin!"

Vladislav'ın yanından geçtim. Odadan çıkmak için adım attığımda, karşımda duran Raskol'u gördüm. Göğsünde birleşmiş kolları, geniş göğsünü daha da şişkin gösteriyordu. Yerde yatan Samanta'ya kısa bir bakış atıp bana değdirdi koyu kahverengi gözlerini. Başımı dik tutarak yanından geçtim. O da durduğu yerden odadakilere sırtını döndü. Hızla kolumdan tutarak sadece benim duyabileceğim bir tonda konuştu.

"Benle istişare etmeden birisi hakkında karar vermemelisin. Böyle yapmaya devam edersen, seni odana zincirleyeceğim."

"Öyle bir işe kalkışta, bak nasıl o zincirden kurtulup sarayını ateşe veriyorum!"

Geldiğim koridorlarda geri yürürken koşarak gelen sağlık görevlilerini gördüm. Merdivenleri geri çıkıp odama yürüdüm.

Kapının ağzında sağa sola yürüyen Aybüke bir eli ağzında yanıma koştu. Gözlerinde endişe vardı.

"Efendim, bunu sormak haddime değil, biliyorum. Ama bunu niye yaptınız? Eski İmparatoriçeyle dil dalaşına girmekle büyük bir hata yapmış olabilirsiniz! Ya size bir şey yapmaya kalkarsa?"

Yanından geçerek, korumaların koruduğu açık kapıdan içeri girdim.

"Bana bir şey yapamaz o. Hem yapmaya kalkışırsa onu tehdit ettiğim için değil de, kızının elini kestiğim için kalkışır."

Ağzını iki eliyle kapatarak korkuyla tiz bir çığlık attı. Yüzündeki bariz dehşet beni neşelendirdi. Bunca yıllık yardımcımdı, ama bana ve aniliklerime alışmamıştı. Hemen peşimden odaya girdi. Dün eşyalarımı yerleştirdiğimiz giyinme odasına geçtim. Camdan yapılmış dolap kapaklarının ardından giymek için bir şeyler baktım. Kan üstüme bulaşmıştı.

Demir gibi kokan, mide bulandırıcı kan kokusunu ciğerlerimde hissediyordum. Hızla yeni kıyafetler seçip giydim. Sonrada sıkı sıkı asılan kıyafetlerin arasına gizlediğim büyük çantayı çıkardım. Sakladığım el silahlarımı yokladım. Gözüme takılan kırbaç kılıç kemeri alarak belime doladım. Maça, çelik atış kartlarını da alarak üstüme giydiğim paraşüt pantolonun ceplerine yerleştirdim.

Sabahtan beri başıma dikilip ah vah eden Aybüke'ye kaldırdım odaklanmış bakışlarımı.

"Benle saraydan böyle kaçmayı mı planlıyorsun?" diye sordum.

"Kaçmak mı?! Beni korkutuyorsun! Seni sokakta buldukları an öldürürler! Halkın senden nasıl nefret ettiğini yüzlerinde görmedin mi?!"

Dışarıda kullandığı resmiyeti odaya girer girmez kaldırmıştı. Dolabımın önüne geri dönüp uzun bir kapüşonlu palto çıkardım. Kapüşonunu başıma geçirdim, yüzüme bir maske taktım. Paltonun karın bölgesinden başlayan fermuarı boğazıma kadar çektim. Üst kısım sıkıca bedenimi sararken alt taraf etek gibi boş geliyordu. Bu şekilde belime bağladığım kırbaç kılıcı hem saklayacak, hem de istediğim an çıkarabilecektim. Aybüke'ye hazır bir şekilde bakarak, omuzlarımı kaldırdım ve ellerimi iki yana açtım.

"O zaman yalnız başıma kaçıyorum. Ve sende burada bizi öldürmek isteyen saray ahalisiyle yalnız kalıyorsun!"

Gözlerini olabildiğince açarak hızla kendi dolabına koştu. Şimdilik odayı beraber bölüşüyorduk. İmparatorla düğünümden sonra, ben ve kocam, ayrı bir odaya geçecektik. Bunu düşünürken bile kendimi garip hissettim. Sabahları yabancı bir erkekle uyanacağımı düşünmek bile garipti. Evlilik berbat bir şeydi bence.

"Peki, nereye kaçıyoruz ve niye kaçıyoruz?" diye seslendi Aybüke. Üstündekileri çıkarmış rahat bir şeyler giymişti.

"Kazakların yaşadığı mahalleye gideceğiz. Haritadan baktığım kadarıyla saraya en yakın olan Türk mahallesi orası. Gidip halkımın durumunu göreceğim! Kesin bir İmparatoriçe olana kadar beni kontrol edecekler. Öyle bir yere gitmeme asla izin vermezler. O yüzden şimdiki kargaşadan suiistimal edeceğiz."

Odanın büyük camla kaplı duvarına yaklaştım. Üçüncü kattaydık.

"Aybüke, elytraları getir."

Balkonun kapısını açıp iniş yapabileceğimiz bir yer aradım. Bu yükseklikten atladığımızda tamda büyük saray garajının çatısına doğru süzülebilirdik. Sonra bir araç alır ve hızla saraydan çıkardık. Tabii asıl sorun sarayın dış kapısından çıkabilmekteydi. Ardımdan Aybüke'nin adım sesleri duyduğumda hızla dönüp elindeki bir nevi kanat rolü oynayan siyah elytralardan birini aldım. Hızla iki koluma geçirdim. Sırtımdan sallanan kemerin iki ucunu da tutup midemin üstünde birleştirdim ve büyük klipsi bağladım. Elytra, sırtıma tam sabitlendiğinde balkonun kapısını açtım. Bir şey ters giderse en fazla bir yerlerimizi kırardık.

"Hep yaptığımız gibi, düşünmeden atla!" diyerek Aybüke'yi tembihledim. Aksi takdirde korkar ve atlamak yerine zırlaya zırlaya ardımdan bakmakla yetinirdi. Sonra aklım onda kalsın istemiyorum.

Balkonun camdan korkuluklarının üstüne çıktım tek bir hamleyle. Deri botlarımın altında olan yüksekliği baktım. Aybüke ile sıkça yaptığımız bir şeydi. Halk arasına sık sık çıktığım için babam hep sinirlenirdi. Başıma bir şey gelmesinden, isyan çıkaran kesim tarafından suikasta uğramamdan korkardı. Bende söz dinlemeyip hep saraydan kaçtığım için ceza yerdim. Odama kapatılır ama yine kaçmanın yolunu bulurdum. Aybüke'yle beraber uçmak bir hobi haline gelmişti.

Balkonumun tam altında gezen saray askerlerine baktım. O sırada Aybüke de balkona elytrasını giymiş, hazır bir şekilde çıktı. Elimi tutması için uzattım. Elime tutunarak yanıma çıktı. Ayağımızı koyduğumuz cam korkuluklardan çatırdama sesi geldi. Ağırlığımıza dayanamıyor olmalıydı.

Cam korkuluklar kırılmadan önce Aybüke elinde tuttuğu açık pembe camlı gözlüğümü uzattı. Kapüşonu indirip gözlüğün ipini hızla başımdan geçirdim. Gözlüğün kenarları derime iyice yapıştı. Sonrada beklemeden kollarımı açarak atladım.

Bedenim havada süzülürken hızla öne doğru, alçalmadan ilerliyordum. Hava büyük bir güçle yüzüme vuruyor, saçlarım arkaya uçuşuyordu. Güneş ışınları yüzümü ısıtıyor, yüzüme çarpan hava akımı sayesinde yakacak dereceye gelemiyordu.

Korumalar havada uçan bir adet Ninja kılıklı kadın görmenin etkisiyle benim uçtuğum yöne doğru peşimden koşmaya çalışıyorlardı. Kulaklıklarına dokunarak kapıdaki askerlere olan uyarı dolu bağırışları esen rüzgarla uğultulu bir şekilde bana kadar geliyordu. Keyfim daha da arttı. İstemsizce küçük bir kahkaha çıktı ağzımdan.

Benim balkonumdan garaja kadar neredeyse iki kilometre vardı. Sarayın bahçesi gereksiz derecede büyüktü. Havada uçarken iyice bakamasam da üç çiçek serasını ve bir üzüm bağını geçtiğimizi gördüm. Sağ tarafımda duran garajı gördüğümde bedenimi sağa doğru eğdim. Kollarımı yavaş yavaş indirerek alçalmaya başladım. Tam garajın çatısının üstüne geldiğimde ise kollarımı tamamen bedenime sabitleyip hava akışını engelledim. Ard arda taklalar atarak iniş yaptım.

Bedenimin kontrolsüz bırakmadan ayağa kalktım.

O sırada ardımdan gelen Aybüke de taklalar eşliğinde iniş yaptı. Benden biraz daha ileriye düştü ama o da hemen ayağa dikilip yanıma geldi. Birbirimize bakıp aynı anda başımızı salladık. Uzaktan buraya doğru koşan korumalar göründü. Bizde duraksamadan binanın başından atladık. Yeşil çimene düştüğümüzde tam garajın açık kapısının önündeydik. Garajın bekçisi ve hazırda duran bir şoför oturdukları büyük koltuklardan kalktılar.

Bize doğru yürüdüler. Neler olduğunu anlamadıkları bakışlarından okunuyordu. Etrafımdaki son model arabalara, motorlara ve dağ araçlarına baktım. Kazak Türklerinin olduğu en yakın mahalleye kadar altı kilometre vardı. Araçsız o kadar yolu gitmek istemiyordum. Böyle bir şey zaman kaybı demekti.

"Siz kimsiniz?" diye sordu askerler gibi giyinmiş ama başında şoför şapkası taşıyan adam. Saray bölgesine yabancı birisi, habersiz asla giremezdi. Bunu bilmelerine rağmen ikisi de gergin görünüyordu. Diğeri cebinden elektroşok cihazı çıkarttığında motosikletlere döndüm. Hepsinde gözlerimi gezdirdim. İstediğim şeyi bulduğumda karşımdakilere bakarak konuştum.

"Ben, İmparatoriçeniz Aça! Bir şehir turuna çıkacağız. Hemen 1003M modelin anahtarlarına ihtiyacım var" diyerek maskemi aşağıya çektim.

Yüzümü onlara gösterdiğimde beni tanımış gibi görünüyorlardı. Törenden sonra beni tanımama ihtimalleri çok azdı. Bütün İmparatorluk artık yüzümü görmüş sayılırdı.

Elektroşok cihazını çıkartan adam hemen geri yerine sokup saygı duruşunda durdu. Yüzündeki beni kovmak isteyen ifade de gözümden kaçmadı. Bekçi yan duvardaki panoya yaklaştı. Mor ve yeşil renklerin yandığı panodan, neredeyse yüze yakın anahtar kartın içinden birini alarak yanımıza geri döndü. Kartı uzatmadan konuştu.

"Efendim, sizin İmparatorun haberi olmadan saraydan çıkmamanız konusunda herkese emir geldi. O yüzden sarayla haberleşmeliyiz."

İşte buna vaktimiz yoktu. Hem İmparator bey asla izin vermezdi. Aybüke yüzünü bana çevirdi ve gözlerime baktı. Sonra saniyeler içinde Aybüke cebinden küçük torbacıklar çıkartıp adamların üstlerine fırlattı. Ardından hemen gömleğiyle ağzını ve burnunu kapattı. İkimizde nefeslerimizi tutarak ilerledik.

Torbalar ani ve baskın temasla otomatik olarak patladı. Kahverengi duman etrafı kaplarken maskemi yeniden yüzüme çektim. Şoför ve bekçi yüksek sesle öksürmeye başladılar. Ama sesler sadece üç saniye sürdü. Üç saniyenin sonunda istemsizce soludukları zehirli toz ciğerlerine işledi. İkisi de aynı anda yere yığıldılar.

Kendi ellerimle yaptığım zehirli torbacıklar, bir birini kısıtlayan özelliklere sahip olan bitkilerle doldurulmuştu. Öldürücü bir zehir değildi. Torbacıklarda Yekesra ağcının ve aynı anda onun etkisini öldürmek için üretilen Moris ağacının kurutulmuş yaprakları bulunuyordu. Yekesra ağacı yüz altmış yıl önce yanardağı patlamasından sonra atmosfere yayılan zehirli kül tabakası yüzünden değişime uğramış başka bir türle ortaya çıkmıştı. Ortaya çıktığı günden başlayarak bir sürü hayvanın ve insanın ölümüne sebep olmuştu. Geceleri yaprağının bıraktığı zehirli hava herhangi bir canlının ciğerlerine dolduktan birkaç saniye sonra organizmayı yok ediyordu.

Botanikçiler ve bilim insanları birleşip bu ciddi sorunun üzerinde çalıştılar. Ve böylelikle Moris ağacı ortaya çıktı. Moris ağaçlarının tohumları hava araçlarıyla Yekesra ağaçlarının bulunduğu ormanlara serpilmiş ve ardından sulanmıştı. Bu ağaç zehirli Yekesra ile denkleştiğinde sadece bayıltıcı bir etkiye sahip oluyordu.

Ben, kendi zehrimde o dengeyi biraz bozmuş, Yekesra yapraklarını, Moris yapraklarından daha çok eklemiştim. Benim zehrim öldürmeyen bir zehir, sadece sonsuz bir uyku ilacı gibiydi. İnsanı öldürmüyor ama tedavisi uygulanana kadar da uyutuyordu. Ürettiğim bu torbacıklar birçok kez Omut'la olan savaşlarda kullanılmıştı. Omut'un bilim insanları mutlaka bu eserime bir çare bulmuş olmalıydı.

Zehirlediğim iki adamın da bedenleri ağırlaşıp bilinçleri derin bir uykuya gömüldü. Yanlarında diz çöküp bekçinin elinden motosikletin kartını aldım.

Korumaların sesleri gittikçe yaklaşmaya başlamıştı. İkimizde aynı anda hızla motosiklete doğru koştuk. Kask arayışına bile girmeden iki kişilik, uzun motosiklete ben önden Aybüke arkadan olmak üzere oturduk. Kilit kartını küçük panele değdirdim. Simsiyah olan motosiklet üstünde mor ve mavi renkte çizgiler yayılarak yandı. Kalın, büyük tekerlerin disklerinde de aynı renkteki çizgiler yanınca telefonumu çıkartıp iki kolun tam ortasında olan panele koydum.

Cihaz sabitlendiğinde iki kalçamın da iç kısmını aynı anda oturacaktaki sensörlere bastırdım. Aybüke sıkıca kendi oturacağındaki kolluklara tutundu ve son süratle motosiklet ilerlemeye başladı. Hızla garajdan çıkış yaptığımızda pusuda duran korumalar önümüze doğru koşsa da motorun hızına yetişemediler. Sol ayaklarımı koyduğum yere hafiften basarak motosikleti bahçenin çıkış kapısına doğrulttum.

Bu motosikleti almamın üç sebebi vardı. Birinci sebebi, iki kişilik olmasıydı. Ayrı ayrı gittiğimizde birisinin yakalanma durumu vardı. Yakalanacaksak beraber yakalanmalıydık. İkinci sebebi, sessiz çalışmasıydı. Ne kadar hızlı gidersek gidelim hiçbir ses çıkmıyordu. Böylelikle hiç kimse bizi sesten bulamazdı. Saraydan çıkıp yolu kısaltmak için ormana girdik mi, peşimizdekilerden kurtulurduk. Üçüncü sebebi ise mıknatısının itme gücünün en çok olduğu modellerdendi. Mıknatıs mekanizmasını fullediğim an altmış santime kadar kalkıyordu. Yüksekte olmak her zaman bir avantajdı.

Üç dakikanın içinde saray kapısına kadar olan bir kilometrelik yolu bitirmiştik. Büyük kapı ve önünde toplanmış askerler görüş alanımıza girmişti. Hepsi hazırda bizi bekliyordu. Tahmin ettiğim gibi, bizi gördükleri an araç kapılarını kapatmışlardı. Aralarından biri öne çıkarak elini kaldırdı. Elindeki elektrik atıcı, kalın silahı çapraz bir şekilde göğsüne dayadı ve bağırdı.

"Durun! Teslim olun yoksa ateş açacağız!"

Hazırda tuttukları silahlara baktım ve sonrada önünde iki askerin olduğu küçük kapıya. Dişlerim istemsizce göstererek tısladım ve kalçalarımı daha da bastırdım motosiklete.

"Bir yerlerin yerse İmparatoriçene ateş et de, görelim." diye mırıldandım kendi kendime.

Sonrada motosikleti asker geçişi için ayarlanmış küçük kapıya çevirdim. Birden yönümün değiştiğini gören askerler ateş etmeye başladılar. Hızla küçük kapının önüne vardığımızda iki asker de refleksle önümüzden çekildiler.

Küçük kapından çıktığımız an mıknatıs sistemini kapatarak orman yoluna geçtim. Peşimizden gelen sesler uzaklaşana kadar son hızla devam ettim. Birkaç kere taşa takıldığımızda motosiklet bizi yere atacak gibi oldu ama ben aracı dengede tutmayı başardım. Ağaçların arasıyla geçerken kollu giydiğim için giysime takılan küçük dallar ve dikenler derime zarar veremiyordu.

Ağaçların sık olduğu bir yerde durdum. Aybüke ne olduğunu anlamayarak ardımla indi.

"Bir arıza mı çıktı? Ne oldu?" diye panikle konuştu. Motosikletin etrafında dönerek her parçasını aceleyle inceledim. Biz araçlı olduğumuz için onlardan çok uzaktaydık.

Onlar araçları bekleyip binene kadar zaten çok fazla zaman kaybetmişlerdi. Motosikleti saran çizgi şeklindeki ışıkları izledim. Sonra da tekerleri inceledim. Orada da bir şey bulamayınca hızla öne geçtim. Kartın olduğu panele takıldı bakışlarım. Çok düşünmeden cebimdeki kesici kartlardan birini çıkartıp, panelin ince ekranına dayadım. Kartın keskin kısmını panelin altına dayayarak paneli yerinden oynattım. Ekran çıktığı gibi kaldırdım. Ve işte aradığımı bulmuştum.

Saray araçlarına genel olarak çip yerleştirilirdi. Kaçırılma olaylarına özel olarak yerleştirilmiş çipler aracın yerini kolaylıkla bulmaya ve uzaktan aracı durdurmaya yarıyordu. Çipi çıkartmazsak yerimizi bulabilir ya da uzaktan motosikleti durdurabilirlerdi.

Çipi kartla yerinden söktüm ve etrafıma bakındım. O sırada yakınlaşan sesleri duymak beni telaşlandırdı.

Araçlarıyla ormana giriş yapmışlardı. Çipi ormanlığın derinliğine atacakken telefonumdaki navigasyondan ses geldi. Aracın durduğunu hissettiği için haritayı anlamamış olduğumuz ihtimaliyle, telefonun kendisi yolu bildirmişti.

"Konumunuzdan batıya doğru ilerleyin. Bitkilerin daha az olduğu bir yolla gireceksiniz. Yedi yüz metre ileride, karşınıza çıkan gölden sağa dönün ve ana yola çıkın."

Aklıma gelen düşünceyle tatminkar bir gülüş yayıldı yüzüme. Aybüke'ye döndüm.

"Şimdi onlara küçük bir oyun oynayacağız." diyerek yerime geri yerleştim. Aybüke'de yerine geçti.

"Ne oyunundan bahsediyorsun?"

"Şimdi anlarsın."

Kilit panelinin ekranını geri yerleştirdim. Bir el darbesiyle yerine oturttuktan sonra kilit kartı yeniden panele dokundurdum. Gaza bastığımda ardımızdaki araçların sesi duyuluyordu.

Navigasyonun dediği gibi batıya ilerlediğimizde ağaçların az olduğu bir yere çıkmıştık. Taşlarda azaldığı için daha süratli gidebiliyorduk. Bir süre sonra göle yaklaşmıştık. Derin ve geniş görünen göle yaklaştıkça hızımı azalttım. Navigasyonun tarif ettiği gibi sağa çevirdim istikameti. Elimde sıkıca tuttuğum çipi hızla fırlatabildiğim kadar, gölün ortasına fırlattım. Arkama dönüp gelenlerin hala açık, ağaçsız bölgeye girmediğinden emin olduktan sonra hızımı arttırarak ana yola çıktım.

Hiç durmadan, haritadan gördüğüm yolla ilerledikçe şehrin kalabalığına ve trafiğine karışıyorduk.

Yolumuzu hızlandırmak için ana yolu bırakarak ara sokaklardan birine saptım. Gideceğimiz noktaya yaklaştığımızda birden internet bağlatısı kesildi. Mecburen mahalleyi kendim bulmak zorunda kaldım. Ara sokaklarla geçerken bana olan şüpheci bakışları fark ediyordum.

Mahalleyi bulmam çok zamanımı almamıştı. Bir süre ilerledikten sonra etrafı metal levhalarla kapanan mahalle göründü. Küçük, bir insan boyutundaki girişi gördüğümde, aracı durdurmadan oradan geçtim. Aradığım yerin burası olduğunu hissediyordum. Eski, harabe gibi görünen evleri ve sokak ortasında oynaşan sıska, çekik gözlü çocukları gördüğüm an motosikleti yavaşlatarak durdurdum. Buralarda pahalı şeyler görmeye alışmayan çocuklar hemen yol ortasından kaçarak sırtlarını binaların eski, boyası dökülmüş duvarlarına dayadılar. Kendi aralarında fısıltıyla konuşmaya ve bize korkak bakışlar atmaya başladılar. Keşke fırsat olsaydı da onlara tatlı alabilseydim yanımda.

Oynayan çocukların sustuğunu anlayınca birçok evin pencerelerinden, anneler dışarıya boylandılar. Resmen Omut onları buraya terk etmişti. Hiçbirine yardımda bulunmuyorlardı. Emindim ki su, doğal gaz ve ışık gibi ihtiyaçlar da burada kısıtlıydı.

Kadınlar ve genç kızlar evlerinden çıkıp sokağa döküldü, bende gözlüğümü çıkardım ve maskemi indirdim. Beni tanımıyorlardı. İlgi dolu bakışlar Aybüke ve benim yüzümde dolanıyordu. O sırada eski kıyafetler giymiş kadınlardan biri öne çıkarak bize yaklaşdı.

"Bizde gelene 'Neden geldin?' diye sorulmaz. O yüzden 'Kime bakmıştınız?' diye soruyorum size,"

Kadının aksanlı Rusçası kulaklarıma dolduğunda onlara tebessüm ettim. Bir adım öne atarak elimi sıkması için uzattım. Giyimimiz ve pahalı motosiklet yüzünden bizi büyük ihtimalle yabacı sanmıştı. Onun aksine Kazak Türkçesiyle cevap verdim.

"Сәлеметсіз бе. Мен түрік бауырларымды іздеп келдім!"

(Selam. Ben Türk kardeşlerimi bulmaya geldim!)

Konuştuğum dille herkesin gözleri irice açılmıştı. Çocuklar sindikleri duvarlardan tane tane ayrılarak yanıma yaklaşıyordu. Elimi tutarak bana karşılık veren kadın, irice açılmış gözlerle döndü ardında toplanan millete. O sırada çocuklardan birisi cesaretlenerek karşıma geçti. Başını arkaya yatırarak hevesle konuştu.

"Сіз де түріксіз бе?"

(Sizde mi Türk'sünüz?)

Başımı sallayarak onu onayladım. Kadınlar hemen kolumdan tutarak bana sırayla sarıldılar. Bende kalbim yumuşarken onlara karşılıkla sarıldım. Sonra ikimizin de kolundan tutarak sağımızdaki evin bahçesine doğru çekiştirdiler. Onlara ayak uydururken arada başımı çevirip arkamdan gülüşerek gelen çocuklara bakmayı da ihmal etmedim. Bahçenin tam ortasında yere serilmiş eski bir beze koyulan eski yer masasına oturduk.

Hanımlardan ikisi hızla eve girdiler. Çıktıklarında ellerinde bir parça ekmek ve bir kasede beyaz bir sıvıyla geldiler. Büyük ihtimalle kımız olmalıydı. Onların geleneksel içeceği. Kazak Türklerinin yaşadığı yerlerde içilirdi. Aslında Kırgızlarda da yaygındı.

Ellerindeki şeyleri önüme koyduklarında bakışlarımı çocuklarda gezdirdim. Hepsi bana gülümseyerek bakarken, önüme konulanlara büyük bir iştahla bakan gözler içimi paramparça etti. Kadınların bekleyiş dolu bakışları altında Aybüke'yle birlikte, sırayla kımızdan bir yudum aldık. O bir yudumluk sıvı boğazımdan taş gibi geçti ve mideme dank etti.

Dolmak isteyen gözlerimi kırpıştırarak başımı onlara kaldırdım. Bu anı bekleyerek merakla sorular sormaya başladılar.

"Nereden geldin?"

"Nasıl bizim gibi eski bir mahalleye hapsedilmedin?"

"Bize iyi haberlerle mi geldin?" gibi sorulara, onları daha fazla bekletmeden cevap verdim.

"Ben Aça. Aça Turan." dediğimde hepsinin yüzlerinde sanki güller açtı. Adımı bilmediklerine emindim. Ama soyadımı duyduklarında içlerinde yerleşen umut tohumlarını çok iyi tanıdım.

"Buraya halkım için geldim. İmparator babam ve Omut'un Eski İmparatoru zamanında bir anlaşma yaptığı için, mecburen buraya yeni İmparatorla evlenmeye geldim. Babamın bu anlaşmayı kabul etmesinin altındaki sebebi şimdilik bilmiyorum ama eminim sizler için yaptı bunu. Burada evleneceğim ve İmparatoriçe olacağım. Olabildiğince size yardım edeceğim."

Kadınların gözleri dolarken, çocuklar yüksek sesle ağlamaya başladılar. Onlara anlamaz bakışlar atarak bu zor durumlarına ağlamamak için kendimi kastım. Fakirlikten yiyecek bir parça ekmeğe bile çok büyük bir şeymiş gibi bakıyorlardı. Yanımdaki Aybüke, kendini tutamamış onlara bakarak hürül hürül ağlamaya başlamıştı bile. Adının Aray olduğunu öğrendiğim, beni karşılayan kadın söze girdi.

"Bize burada uzun zamandır eziyet ediyorlar. Türklüğünü reddetmeyenleri böyle mahallelere kapatıp, erkekleri zorla fabrikalarda on üç-on dört saat çalıştırıyorlar ve karşılığında sadece un ve yiyecek birşeyler veriyorlar. Evimizde beslediğimiz iki tane sıska atımız ve birkaç tavuğumuz var. Sırayla mahallece onlardan gelen besinleri kullanıyoruz. Her ev anca üç aydan bir yumurta ve kımız alabiliyor. Her yeni bir at doğduğunda en yaşlı atı kesip, bütün mahalle sakinlerine gram gram bölüyoruz. Bize ne ışık, ne su, ne de doğal gaz veriyorlar! Hastalandığımızda hastaneler bizi kabul etmiyor! Ve bizim gibi yüz binlercesi var!"

"Senin gelişin küllenmiş umudumuzu yeniden alevlendirdi."

Yerinden kalkıp bana sıkıca sarıldı. Kendimi tutamayıp yüksek sesle ağladım. Kalbimi eziyorlardı sanki. Halkım yüz yıldan uzun bir süredir eziyet görüyordu. Onlara bu güne kadar bir yardımım dokunmamıştı.

"Daha önce gelemediğim için özür dilerim. Sizi zamanında koruyamadığım için özür dilerim!"

Dakikalarca birbirimize sarılarak ağladık. Sonrasında hüzünlü bir sohbetin ardından getirilen ekmeğin ve kımızın dokunulmadan, öylece durduğu sofradan kalktım. Artık gitmem gerekiyordu. Vladislav ve Raskol'ün yerimi bulup bana olan siniriyle bu insanlara zarar vermesinden korkuyordum.

"Buraya tez bir vakitte yeniden geleceğim. Söz veriyorum geldiğimde size yardım getireceğim. Güç elime geçtiği an sizi kendi yurdunuza, TURAN'a , Kazak topraklarına göndereceğim. Buradaki eziyet dolu günler son bulacak İnşaAllah!"

Umut dolu bakışları hayal kırıklığına uğratmamak için içimden Allah'a dua ettim. Bu zülüm son bulmalıydı artık! Çocuklardan birisi önüme atılarak, paltomun eteklerinden tuttu.

"Lütfen, gelirken bize elma da getir olur mu? Babam iş yerindeki ağaçtan koparıp getirmişti. Tadı çok güzeldi."

Resmen bu sözlerle içim parçalandı. Nefesim daraldı. "Keşke ben bütün bu eziyetleri görseydim de onlar görmeseydi" diye geçirdim içimden. Yine de yüzümdeki titreyen gülümsemeyi soldurmadan sağ elimle yanağını okşadım.

"Söz veriyorum! Size istediğiniz meyvelerden de fazlasını getireceğim."

Bizi sevgiyle uğurladılar. Motosikletime binip ilerlerken çocukların ardımdan gelen sevinç dolu bağırışları duyuldu.

"Hoşça kal, Aça! Bizi unutma tamam mı?"

Onlar duymasalar da kendim için "Tamam" diye fısıldadım. Girdiğimiz geçitten hızla çıktığımız gibi, hızla da durmak zorunda kaldım. Ani frenle lastikler yerde sürtünerek tiz bir ses çıkarttı. Mıknatısın itim gücünü orman yolundan beri açmamıştım.

Giydiğim gözlüklerin ve yüzüme çektiğim siyah maskenin ardından yolumu kesen bir grup insana baktım. Kaşlarım çatıldı. Normal kıyafetlerine kısa bir bakış atarak, büyük ihtimalle sarayla bağlantısı olmadıklarını düşündüm.

Tamamı erkeklerden oluşan beş kişilik gruptan birisi elinde sopayla öne çıktı.

"Siz nasıl onlara yardım edersiniz? Onlara yardım etmek ihanettir!" diye bağırdı.

Bunlarla uğraşmadan, motosikleti üstlerine doğru sürmeyi düşündüm. Ama asfalta koydukları, önümü kesen büyük taşları bir işaret olarak kabul ettim. Bir daha halkıma bulaşmamaları için onlara ceza vermem gerekiyordu. Motosikletten inerek onlara doğru yürümeden önce Aybüke'yi sıkıca tembihledim.

"Olduğun yerden sakın ayrılma!"

İkaz eder tonda dediklerini kulak ardı ederek az önce bana bağıran büyük göbekli adamın karşısına geçtim. Normalde asla insanları dış görünüşleriyle yargılamazdım ama onun bu göbekli haliyle oradaki çöp gibi çocuklara edilecek yardıma karışması, beni zıvanadan çıkarmıştı.

"Sana ne? Ettiysem ettim. Sen neye karışıyorsun?"

Tonum istemsizce yükselirken, bu gün kaçıncı kez böyle delirecek derecede sinirlendiğimi düşündüm. Bu Omut ve halkı tamamı ile benim için bir baş ağrısıydı. Hiç mi akıllı ve vicdanlı birisi yoktu?

"Birde utanmadan karşımıza dikiliyor! Hadi bu hainin cezasını keselim!"

Ellerindeki kalın sopalarla üstüme doğru yürüdüklerinde, zaman kaybetmeden belimdeki kılıç kemeri çıkarttım. Bana doğru atılan ilk sopa darbesinden kaçtım. Kırbaç kılıcımı havada sallayarak göbeklinin koca kafasına indirdim. Kalın, kıvrak metal başında büyük bir yara açtığında şok içinde sendeledi. Sonrada oluk oluk kan akıtan başını tutup yere çöktü.

Yere düşen adama kısa ve sinirli bir bakış atıp üzerime yürüyen diğerlerine baktım. Sonra da Aybüke'ye umutla seslendim.

"Zehirden kaldı mı?"

Aldığım olumsuz cevabı ise bıkkınlıkla bir nefes vermeme sebep oldu. Hepsi aynı anda üstüme gelince cebimdeki keskin kartları çıkartıp sırayla onlara fırlattım. Kartın üçünde isabet etmiş, ikisini ıskalamıştım. Adamlardan ikisinin tam göğsüne, diğerininse sadece omzuna isabet etmiştim. Göğüslerine kartlarımı batırdığım, iki pislik, ne olduğunu anlamadan kan kusarak yere yığıldı. Diğeriyse bir omzuna, bir de son kalan arkadaşına bakıp geri çekildi. Hatta koşarak kaçtı. Bunun bir kaçış olmadığını biliyordum. Adam çağırmaya gitmişti. Bunu gören diğer sağlam dişlerini sıkarak koşan arkadaşının ardından baktı. O da geriye doğru yürürken sinirle tısladı.

"Sizi burada bir daha görürsem elimden hiç kimse alamayacak! Putanalar!"

Sakince yerimde durup kaçışını izledim. Sonra ardıma dönerek Aybüke'ye yaklaştım. Benim gibi alışıktı böyle şeylere, ama çok çabuk etkileniyordu. O yüzden onu yaptığım aniliklerin olabildiğince kenarında tutmaya çalışırdım.

Yüzünden midesinin ne kadar güçlü bulandığını anlamıştım. Dayanamayarak yanımdan uzaklaştı. Bir köşeye çöküp korkunç öğürtü sesleri eşliğinde midesindekileri boşaltmaya başladı. Olduğum yerden endişeyle onu izledim.

O sırada ardımdan neredeyse sessiz adımlar duyuldu. Kaşlarım havalandı. Hızla arkama döndüm. Karşımda az önceki şerefsizlerden bir grupu beklerken, müstakbel kocamı görmek çok şaşırtıcı olmuştu. Üstünde yine siyah bir takım ve beyaz bir gömlek vardı. Az ilerimde durmuş, başını dik tutarak bana donuk bakışlar atıyordu. Açık renkteki saçları özenle arkaya doğru taranmıştı. Olduğu yerden konuştu.

"Ben müstakbel karımı gelecek düğünümüz hakkında konuşmak için odasında ararken, o burada sokak serseriliği yapıyormuş."

Midesini bir türlü boşaltamayan Aybüke, duyduğu sesle olduğu yerden kalkmış, hızla elinin tersiyle ağzını silerek yanıma gelmişti. Korkuyla bana bakarak "Eyvah! Yakalandık!" diye bir tepki verdi.

Benimse aklım Raskol'ün dediklerinde kaldı. Nikahı uzatmalıydım. Babamın söylediği gibi onun haber vereceği anı kollamalıydım. Ondan haber almadan düğüne rıza vermemeliydim. Onun bildiği bir şey vardı ve ben her şeye rağmen ona güveniyordum. Kararlı adımlarla ona yaklaştım. Önünde durduğumda, başımı kaldırarak gözlerine baktım.

"Seninle evlenmek için şartım var!"

Bu kez onun kaşları çatıldı.

"Bu evlilik ikimiz içinde bir mecburiyet. Benimle evlenmek zorundasın!" dedi gür bir sesle. Başımı itiraz ederek iki yana salladım.

"Hayır! Benim kaybedecek bir şeyim yok. Ama senin tahtın var."

İşaret parmağımı göğsüne vurarak devam ettim sözlerime.

"Senin bana, bir İmparatoriçeye ihtiyacın var. Sadece benimle evlenebilirsin. Ve benimle evlenmek için şartımı kabul etmek zorundasın!"

Bu kez cevap vermedi. Bende kararlılıkla konuştum.

"Seninle ancak Müslüman olursan evlenirim!"

Söylediklerime ilk önce bir tepki vermedi. Sonra çatık kaşları havalandı. Dudaklarında alaylı bir gülümseme oluştuğunda, yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"İstersen bir de sünnet olayım, TURAN'ın Kızı?"

Sesinde ki dalga sinir damarlarımın üstünde zıplıyordu sanki.

"Benimle evleneceksin, Omut. Sen benim İmparatoriçemsin!" dedi alaylı ifadesi yüzünden silinirken. İşaret parmağını kaldırıp birkaç kez güçlü olmayacak şekilde şakağıma vurdu.

"Bunu o kafana sok!"

Arkasını dönüp büyük adımlarla sokağın çıkışına ilerledi.

"O hizmetçi kılıklı arkadaşını da al, yanıma gel lütfen. Seni böyle yerlerde yalnız bırakamam."

Bana emir vermişti. Bana! Ona emir vermenin ne olduğunu gösterecektim. Pislik herif! Bir de ben bunun diğerlerine göre daha normal olduğunu düşünmüştüm.

Hızla ardıma dönüp motora bindim. Sinirli halimi gören Aybüke, sorgulamadan yerine geçti. Mıknatısın itme derecesini maksimuma kaldırarak motoru yerden kaldırdım. Sonra da gaza basarak o pisliğin ardıyla çıktım sokaktan. Son model siyah BMW'sinin yanında durup beni beklediğini gördüğümde daha da hızlanarak motosikletimle yanından geçtim.

Kısa bir an bakışlarımız kesişti. Sinirli yüz ifadesini beklerken bilmişce kıvrılan dudakları görmek daha da hırslandırmıştı beni.

***

Kımız - at sütünden yapılmış ekşi sütlü bir içecek. Kazakların geleneksel bir içeceği.

Dediğim gibi sınır koyacağım.

Bu bölüm 10 vote

Bye bye canlar 🤍

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.