İçeriğe geç

Omut

Bölüm 3 · 24 dk okuma

Omut

Bölüm 3

2.Bölüm

(Lütfen oy vermeyi ve hislerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayınn)

2.Bölüm: "İmparatorun İmparatoriçesi"

Genç İmparator tahta çıktığında evli ve ya nişanlı değilse ilk iş olarak evlenmelidir. Her bir imparatorun imparatoriçesi olmalıdır. İmparatoriçe imparatorunun görevlerinin beşte ikisini üstlenmeli, her işinde ona yardımcı olmalıdır.

Birinci İmparator Fredrik Omut ve İlk Konsey'in yazdığı "Omut kanunları ve kaideleri" kitabından.

Raskol'den

Sert adımlarımı kendimden emin bir şekilde atıyordum. Yüzümde kendimden emin bir ifade vardı. O gün gelmişti. O büyük gün bu gündü. Ülkenin bütün yetkisi bu günden başlayarak yavaş yavaş bana geçecekti. Artık etrafımda olanlara göz yummak zorunda olmayacaktım. Artık benim kararlarım ortalığı bir birine katmadan da göz önüne alınacaktı. Hızıma yetişmeye çalışan yardımcım Rafael kendi ayağına takılıp düşer gibi olduğunda ona yandan bir bakış attım. O da benim gibi heyecanlıydı. Bu yola benimle başlamıştı, yalnızca benimle bitirecekti. Bundan emindim, ona güveniyordum.

Büyük kapılara yaklaştığımda derin bir nefes aldım. İlk önce yüzümü tarıyan sensörler, Yönetimden olduğumu onayladığını gösteren, alışık olduğum o sesi çıkardı. Kapılar, metalden yapılan parçaların sürtüşme sesiyle iki taraftan çekilerek açıldı. Taht odasının aydınlatan, göz kamaştırırcı beyaz ışıklar yüzüme vurdu. Oda da konsey üyeleri, bakanlar, generaller, amiraller, bütün önemli adamlar toplanmıştı. Hepsi heyecanlı görünüyordu. Bu Omut'un sekizinci "İmparator belirleme" töreniydi. Tabii ki de herkes heyecanlı, hatta tedirgin olmalıydı. Sonuçta yeni imparatorun gelişiyle ne getireceğini hiç kimse bilemezdi.

İmparator Vladislav tahtında bitkin bir halde oturuyordu. Benden metrelerce uzak olmasına bakmayarak solgun yüzünü buradan görüyordum. Göz altları kararmış, yüzü sarkmıştı ve berbat görünüyordu. Bu, büyük imparatorluğun yönetimi onu yormuş ve kısa ömründen yıllar çalmıştı.

Ben onun gibi kendimi tüketmeyecektim. Odaya adımımı attığım an bütün bakışlar bana döndü. Odadaki herkes bana karşı saygı duruşunda bulunarak baş eğdi. Hepsinin gösterdiği saygının ardında korku ve yalakalık vardı. Acımasız babam Vladislav'ın yaptıklarını nerdeyse hepsi görmüştü. Onun gaddarlığı nesilden nesile anlatılacak türdendi. Dünyanın en yetkili insanı olmanın verdiği imkanlar onu kötü biri yapmıştı.

İnsan içine fazla çıkmadığım için halk beni pek tanımıyordu. Onlar için çok beklenmedik, yeni ve tanınmayan birisiydim. Ve bende olan o belirsizlik onları korkutuyor, en kötüye hazırlanmaları için tetikliyordu. Kendimden emin adımlarla babamın tahtına yürüdüm ve tam karşısında durdum. Sonunda yeni bir devir başlatacaktım. Artık etrafımda olan bitene gözümü kapatmayacak, sınırları sonuna kadar aşacaktım. Ben Raskol. Raskol Vladislav Omutsky değil. Omut'un varisi de değil. Sadece Raskol. Ya da Darrel...

***

Omzuma giymek zorunda kaldığı siyah, kadife pelerin yansımasına baktıkça ona daha da saçma görünüyordu. Geniş omuzlarına özel olarak dikilen parça onun için soytarı kıyafetine benzese de tam olmuştu. Sarayın uzun ve yüksek balkonunda halka doğru yürüyordu. Ve arkasından sallanan bu şey ona pek onluk değilmiş gibiydi. Çıkartıp balkondan fırlatmak, bu güne özel özenle yapılan saçlarını dağıtmak istiyordu. Bu görünüm nedenini bilmediği bir şekilde ciddiyetini baltalıyormuş gibi hissettiriyordu. Süslü bir prens gibi görünmek isteyeceği en son şey bile olamazdı. Üstüdenki siyah takım elbise ise şu an tek hoşuna giden şey olabilirdi.

Adımları son bulduğunda sonunu göremediği insan sürüsü göründü. Hepsi hayatlarının bundan sonrasını belirleyecek o kişiyi görmek için gelmişti. Heyecanla onu bekledikleri, üzerinde gezinen inceleyici bakışlardan anlaşılıyordu. Bu kadar insan olmasına rağmen etrafta ölüm sessizliği vardı. Ve bu sessizliğin sebebi insanların arasında duran silahlı askerler ve halkın boğazlarındaki elektrikli çipti. Hepsi can havliyle susuyordu.

Ellerini arkasında birleştirerek, emin bir duruş aldı. Sert bakışlarını halkta gezdirdi. Kafasının üzerinde, sarayın kubbelerinden de yüksek olan üç tane dev ekran vardı. Ve hepsi onu halka sunuyordu. Aynı zamanda sokaklara yerleştirilen ekranlar da onu gösteriyor, mikrofonlar imparatorluğa sesini duyuruyordu.

Konuşması çok önceden hazırlanmıştı. Halkın gözünde iyi bir İmparator olmak için elinden geleni yapacaktı. Buna bir süreliğine ihtiyacı vardı.

"Ey Omut, ben VIII İmparator Raskol! Size kendim hakkında yalnız bunu söyleyebilirim çünkü benim bana ait bir tek adım var. Bu makam, bu mevki bana ait değil, size ait! Çünkü ben bu tahta sizin için çıkıyorum!"

Olduğu yerden balkonun sol tarafına doğru yürüdü. Halk yalnızca sesini duyup onu görsün istemiyordu. Anlaşılmak istiyordu.

"Gözünüze girmek için size bir sürü söz vererek, saatlerce nasıl büyük bir yönetici olacağımı anlatabilirim ama bunu yapmayacağım. Ben tutacağımdan emin olmadığım sözleri vermem!"

Sessizce dinlemeye çalışan halktan son söylediğiyle hayret nidaları yükseldi. Askerler onları silahlarıyla tehdit ederek sustursa da büyük kurul asla susmamaya kararlıydı. Sarayın sağ taraftan uzanan binasında da büyük bir balkon vardı. Oradan yükselen sesi askerler kesemezdi. Zira orada İmparatorluğun büyük adamları ve Konsey üyeleri bulunuyordu. Onlardan gelen memnun olmayan fısıltıları kulak ardı etti. Ama Konseyin en büyük üyesi olan Hans'ın ağzından çıkan cümle kontrolünü sarsmaya yetmişti.

"Daha halkına doğru dürüst söz bile veremiyor! Bu kadar insanı nasıl yönetecek?"

Eski İmparatorun burada olmayışından cesaret almış olmalı ki yenisi hakkında böyle bir yorumda bulunabiliyordu. Ama az kalmıştı. Asıl kimden korkması gerektiğini öğrenecekti.

"Bu yüce imparatorluğun kuruluşundan yüz elli beş yıl geçti. Bundan yüz altmış yıl önce dünya görüp görebileceği en ağır zamanı geçirdi. Milyonlarca insan öldü. Felaketin izleri çoğu bölgelerde, özellikle sınır bölgelerinde olduğu gibi duruyor. O bölgeleri yeniden yaşatmadan ben size bir söz veremem! Yöneticilik görevlerimi yapacağım. Ama onun dışında ağırlığı o yerlere vereceğim. Çünkü tek halkım normal şartlarda yaşayan sizler değilsiniz! Orada kıtlık çekenler de benim halkım!"

Son cümleden sonra büyük bir alkış tufanı koptu. Aynı anda o kadar insan alkışladı ki yerin hafiften sallandığını bile düşünebilinirdi. Askerler bu defa hiç kimseyi durdurmamıştı.

Alkışlar devam ederken yanına gelen silueti fark etti. İmparatoriçe Valentina ihtişamlı kırmızı elbisesi ve göz kamaştıran gereksiz takılarıyla yeni İmparator adayının yanına dikilmişti. Evet, o İmparator adayı sayılırdı. En azından İmparatoriçesi gelene kadar. Valentina, Eski İmparator Vladislav'ın ikinci karısıydı.

"Ben XI İmparatoriçe Valentina Omut. Buraya son defa İmparatoriçe rütbemle ayak basıyorum. Çünkü bu andan sonra tacımı çıkartıp bu mevkii yeni sahibine teslim etmem gerekiyor."

Uzun süredir beklediği ve hazırlandığı an geliyordu. Her şey planladığı gibi olacaktı.

"Yönetim kurallarımıza göre, genç İmparator tahta çıktığında evli ve ya nişanlı değilse ilk iş olarak evlenmelidir!"

"XII İmparatoriçe bundan yirmi iki yıl önce daha doğulduğu ilk gün belirlenmişti. Belirlenen İmparatoriçe bütün Omut'a doğulduğu gün bildirilmişti. Ve onu sizlerin karşısına çıkartma zamanı geldi. Kendisine haber gönderildi. Üç gün sonra kendisi sizlerin karşısına çıkacak ve kendini takdim edecektir."

Valentina, kırmızı taşlarla süslenmiş tacını çıkartıp hizmetlinin elindeki kırmızı kadife yastığa bıraktı. Son olarak üvey oğluna soğuk bir bakış gönderdikten sonra sinirli bir ifadeyle gitti.

Yirmi iki yıl önce belirlenen İmparatoriçe...İmparatoriçesi. "Huysuz, tatlı kahverengi gözler", birden zihninin tozlu odasından çıktı. Gözlerinin önünde beliren fotoğraf karesi beklendikti. İşte her şey onun geldiği zaman başlayacaktı.

TURAN'ın kızı Aça! Omut Varisi'nin gelini.

***

TURAN İmparatorluğu, Başkent

Oturduğu koltukta dikleşti. Dirseklerini masaya dayadı. Başını hafiften eğerek karşısında duran aynadaki yansımasına alttan alttan baktı. Uzun, siyah saçları sıkı at kuyruğuyla toplanmış, dalgalı uçları iki tarafından omuzlarına bırakılmıştı. Sivri ve gür görünen kirpiklerin sardığı koyu kahverengi gözleri sertçe bakıyordu. Biçimli kaçları çatıkdı. Al renkteki dudaklarını durmadan ısırıyor, üst dudağının sağ üstündeki beni dişleriyle kaşıyordu. Duruşu dimdikti. Sağ elinin parmaklarını zarifçe masaya vuruyordu.

Bir süre devam eden sessizliğin ardından kadınsı, sert sesi odada yankılandı. Yansımasına bakıyordu.

"Bu evliliği uzata bildiğin kadar uzatacaksın. Adamı yalvartana kadar reddedeceksin. Onun kontrolünü eline aldığında bu evlilik yapılacak. O seni için ölme derecesine gelirken, sen onu gözünü kırpmadan öldürecek kadar nefret dolu olacaksın! Kendini asla kaybetmeyeceksin! Bu mahkumluğunda parmağı olan herkesten intikamını alacaksın! Asla ve asla bileklerine geçirilen bu prangaları unutmayacaksın! Kendi halkına gösterdiğin merhameti onlara göstermeyeceksin!"

Zihnine bu sözleri kazıdı. Asla yenilgiyi kabul etmeyecekti! Ona takılan prangaları düşmanlarının boynuna geçirecekti. Kendine olan andıydı.

***

İmparatoriçenin gelmesine son iki gün

Sırtını koltuğuna yaslayarak gömleğinin üst düğmelerini açtı. Eliyle burun kemerini sıkıp toparlanmaya çalıştı. Masanın üzerinde duran suyu daha yeni fark edince eline alıp içti. Şişeyi dibine kadar boşalttı. Gece gözüne bir gram uyku girmemişti. Dün geçen 'Taç takma' töreninden beri zihninin tozlanmaya mahkum olan sayfalarında bir çok şey bulmuştu. Mesela bir çift koyu kahverengi göz. Küçük Raskol'un kalbini kıpır kıpır eden, neredeyse siyaha çalan bir çift kahverengi göz.

Sabah odasından çıkmadan önce özenle taradığı saçları yine dağılmıştı. Önden alnına düşen açık renkteki saç tutamlarını düzene sokmaya bile çalışmamış, kravatı boynundan çıkarmış, masanın bir kenarına fırlatmıştı. Siyah ceketi çıkararak, açtığı ilk üç düğmeyle dağılmış bir görünüm veriyordu etrafındakilere.

Konsey üyeleri şimdiden onun bu ciddiyetsizliğini eleştirmeye başlamıştı. Ama bu Raskol'un umurunda değildi. Şu an tek düşündüğü ve aklından çıkaramadığı şey müstakbel karısıydı. O günden sonra onu hiç görmemişti. Evlilik meselesi bu güne kadar da hiç açılmamıştı. Acaba müstakbel karısının evleneceklerinden ne zaman haberi olmuştu?

"İmparator Raskol, umarım söylediklerimizi anlamışsınızdır."

Konsey'in üç üyesinden en küçüğü Wang'ın sesi yanından geldiğinde, yerinde dikleşti. Elini saçına atarak, öndeki tutamları arkaya doğru taradı. Eğer böyle kendini bırakmaya devam ederse Konsey'den çok çekeceği vardı. Başını kaldırıp masadaki herkeste bir göz gezdirdi. Ciddi yüz ifadesi yüzüne yerleşirken arkasına yaslandı. Rahat bir pozisyon aldı.

"Altı ay boyunca tüm kararlarında sana biz eşlik edeceğiz. Bizim oyumuz olmadan bir karar alamayacaksın. Bu süre boyunca kaidelere dikkat edeceksin. Aksi takdirde..."

Sonuna kadar dinlemeye sabrı yetmedi. Wang'ın tiz ve sinir bozucu sesini dinlemek bu günkü planlarına girmiyordu.

"Bu mahkumluk beş yıla kalkacak. Biliyorum! Ve emin olun, sizden kurtulmak için elimden geleni yapacağım!"

Konsey'in tek kadın üyesi olan Pirivati derin bir nefes aldı. Karşısında oturan Raskol'e gözlerini devirip, bedenini öne eğdi.

"O zaman sende emin ol ki, tek bir hatanda sana hiç acımayacağız!"

Bu cüretkar halleri, sadece 6 ay sürecekti. Sonrasında İmparatora yaranmak için herşeyi yapacak kıvama geleceklerdi. Bu saygısız tavırları için onlardan intikam alamayacaktı, ama yaptıkları en küçük yanlışlarında yalvartacaktı.

"Aynı uyarıyı bende sizin için yapıyorum. Taht tamamen benim elime geçtiğinde, en küçük yanlışınız sonunuz olacak!"

Sözleri biter bitmez ayağa kalktı. Oturduğu koltuk ani hareketle arkaya savrulurken hiç umursamadı. Saygı göstermeyene gram saygı göstermezdi. Wang'ın önünde duran dokunulmamış cam su şişesini uzanıp, aldı. Ona öldürmek istermiş gibi bakan Hans'ın gözlerinin önünde suyu son damlasına kadar içti ve şişeyi, önüne sabit bir şekilde geri bıraktı.

"Yarım saat sonra arka bahçede, saray köpekleri için eğitim olacak. Onlarla biraz vakit geçirip itaatkarlık öğrenseniz iyi olur. İhtiyacınız olacak çünkü."

Onlara sırtını dönüp çıkışa yönelirken, Wang'in sinir bozucu sesi salonda, bir kez daha duyuldu.

"Sakat çenelerinizi iki dakika kapatamıyorsunuz!"

Yardımcısı Rafael hemen ardından itilen koltuğu yerine sürükledi. İmparator'un geride bıraktığı eşyaları alarak, ardıyla odadan çıktı. Raskol hızla yürümeye devam ederken o da ayak uydurmaya çalışıyordu.

Konsey artık sabrını zorluyordu. Varis Prens'ken bile asla böyle konuşmaya cüret etmemişlerdi. Şimdi İmparator rütbesine rağmen dikleniyorlardı. Kontrolden çıkarmaya çalışarak, en küçük hatasını bekliyorlardı. Eğer yönetimde bir hata yaparsa kaidelere göre İmparator olmak için çok genç olduğu ilan edilirdi. Böylelikle de Konsey beş yıllık bir süre boyunca İmparator'un sahip olduğu oy hakkından, daha ağır oy hakkına sahip olurdu. O yüzden bu altı ay boyunca onların istediği gibi bir yönetici olacaktı. Oy hakkı için ağırlık kendisine geçtiğinde ise bu İmparatorluğa yenilikler getirme zamanı gelecekti.

"Telepatı hazırla. Darrel'le görüşeceğim."

Rafael efendisinin sözlerini hemen anladı. Adımlarını durdurdu ve büyük adımlarla uzaklaşan efendisine seslendi.

"Ne demek istediğinizi anladım, efendim. On dakikaya hazır olacaktır!"

***

TURAN İmparatorluğu, Başkent, Veda günü

İçim sinirle kaynarken, yüz ifadem dışarıdan hiç bir şey belli etmiyordu. Odamdaki eşyalarımın toplanışını izledim sakinlikle. Arada bana bakan hizmetlilere zarif bir gülümseme sunmayı ihmal etmedim. Onlara karşı kaba olmamak için, olduğum durumu göz önünde bulundurarak, her şeyi yapıyordum. Bir saat sonra yola çıkacaktım. Doğduğum günden beri düşman gibi gördüğüm insanlara karışacaktım. Ama kanımı asla karıştırtmayacaktım!

Babamın zamanında verdiği karara olan öfkem, güzel hislerimi bir fırtına gibi savurup, kırıyordu. Babama her ne kadar sinirlenmemeye çalışsam da, olmuyordu. Zorlanmaktan nefret ederken, nasıl istemediğim birisiyle evlendirilebilirdim?!

Hem de o birisi düşmanım gibi gördüğümse! Baş Kurt asla düşmanına baş eğmezdi. O, kızını kendi çıkarları için kurban edecek birisi değildi. Yıllar önce bu karara mecbur kalmasının altında kesinlikle bir neden yatıyordu. Şuan o nedeni kesin olarak bilmesem de, emindim. Babam beni asla Omut'ların eline bırakmayacaktı. Şimdi nasıl oraya gönderiyorsa, öylede geri alacaktı. Ona olan güvenim sonsuzdu. Bence dünyadaki en güvenilir insandı, babam. Hiç bir şey ona olan güvenimi kıramazdı.

"Bavul neredeyse hazır. Helikopter de hazırlandı. İsterseniz siz geçin ve biraz dinlenin. Gece uyumadınız."

Başımı yanımda dikilen yardımcım Aybüke'ye çevirdim. Beyaz tenli yüzünde gözlerimi gezdirdim. Büyük mavi gözleri kısılmıştı. Dudaklarında her zaman olduğu gibi nazik bir gülümseme vardı. Kıvırcık saçları boş bir şekilde ensesinde toplanmıştı. Yüzüne gelen tutamı sol elimi kaldırıp, kulağının ardına sıkıştırdım. Başını saygıyla eğip, bir adım geriledi.

Yatağıma bıraktığım siyah, deri korseyi aldım. Siyah klasik pantolonumun üstünden giydiğim, turkuaz renkteki, oversize gömleği düzelttim. Yatağımın tam karşısında duran büyük aynadan yansımamı izledim. Uzun saçlarımı hep olduğu gibi at kuyruğu yapmış, iki ince tutamı önden salmıştım. Hafiften çekik gözlerime, olduğundan daha da ciddi bir hava veren eyelinerimi düzelttim.

Elime aldığım korseyi belime dolayıp, iplerini çektim. Sonrada hiç takılmadan, hızlı bir şekilde bağladım. Gömleğin eteklerini düzelttim. Hizmetliler iki orta boy bavulu yerde duran, yirmi santim genişliğindeki, iki ayrı büyük platformlara yatırdı. Gümüş renkteki platformların üzerinde olan sensörler nesneyi algıladıktan beş saniye sonra, platform yavaş yavaş havalanmaya başladı. Altlarında yerleşen düzenek havayı ilk önce içine çekiyor, sonra da aşağıya doğru yere püskürtüyordu.

Arkamı dönerek hızla odadan çıktım. Hizmetliler de iki sıraya dizilerek ardımla yürümeye başladılar. Koridorda arkama dönmeden yürürken, ardımdan artık eski olan yatak odasının kapısı kapandı. Büyük ve ağır metal kapılar kapandığında sesi rahatsız edici bir şekilde koridorda yankılandı.

Adımlarımı durdurmak, dönüp terk ettiğim bu koridora buradan bakmak istedim. Yapamadım. Duraksamak isteyen adımlarımı inatla attım. Halkımdan, evimden, yurdumdan ayrılıyordum. Neredeyse karışı karışına gezdiğim bu diyarı ardımda bırakmak istemiyordum. Ama yapmak zorundaydım. Ben gitmeyip, kalmaya çalışsam da babam bir şekilde beni bu İmparatorluktan atar, en kısa sürede müstakbel eşimin yanına göndertirdi. Bendeki inatçılık ondan geliyordu.

Benim gibi sert karaktere sahip olan bir kızın, zorla evlendirilmesi normal şartlarda asla mümkün olmazdı. Babam beni bir şeye zorluyorsa, buna mecburdu demekti. Bu yaptığının ardında büyük bir sebep yatıyor olmalıydı. Bende onu anladığım için prensiplerimi bir kenara koydum. Ve bu yüzden hayatımda ilk defa bir şeye mecbur bırakılıyordum.

İlk başlarda, daha yirmi yaşıma yeni bastığımda kabullenmemiştim. Babamın söylediklerini ciddiye bile almamıştım. Normalde babamın en küçük lafını ciddiyetle dinler, ona olan hürmetimden saygı gösterirdim. O zaman bunun aksini yapıp gram ciddiye almamıştım. Ama bundan bir hafta önce, bu konu yine açıldığında her şey başkaydı. Babamın ve abimin, bana söylemediği bir sorunları vardı. İmparatorlukta bir şeyler dönüyordu ve benim bundan haberim olmasa da, sorunun ciddi olduğunu anlayabiliyordum.

Kafamın üstüyle uçup geçen yük taşıyıcıların peşiyle merdivenleri çıktım. Siyah topuklu çizmelerim çatı katına son adımını attığında, rüzgar iki taraftan omzuma saçılan saçlarımı uçurttu. Sert adımlarla beni bekleyen helikoptere yürüdüm. Helikopterin pervanelerinin püskürttüğü hava yaklaştıkça bedenim geriye doğru itiliyordu.

Helikopterin yanında duran babamı ve abimi gördüğümde boğazıma yumru gibi oturan kırgınlığı yutmaya çalıştım. Nedenini bilmediğim bir şey yüzünden kurban verilmek ağırıma gidiyordu.

"Kurbanınızı uğurlamaya mı geldiniz?"

Sarkastik bir tonla sorduğum soru bana gülümseyerek bakan yüzlerini düşürmüştü. Abim başını suçluluk duygusundan bilmem ama yana çevirip boşluğa bakmaya başladı. Kendilerine nadiren gösterdiğim, soğuk keskin bakışlarım, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösteriyordu. Anlayışlıydım ama kırgınlığım ve kinim daha büyüktü.

Babam en az benim kadar ciddi bir ifade takındı. Başını dik tutarak ağzını açacağı sırada kulaklarımda gür bir ses yankılandı. Yanında durduğum helikopterin yanından geçerek, sarayın büyük bahçesine baktım. Sonu görünmeyen bir insan sürüsü gördüğümde başım dikleşti.

"Aça yalnızca TURAN'ın Kızıdır! Omut, Aça'nın ayaklarının altına serilecektir!" diye bağıran insanların sesleri duyuldu her tarafta.

Babama kısa bir bakış attım. Yüzümde yarım bir gülüş oluştu. Sağ kolumu sırtıma değdirirken, sol elimi havaya kaldırdım. Havaya kalkan elimin serçe parmağı ve işaret parmağını kaldırdıktan sonra orta parmakları indirerek baş parmağıma değdirdim. Bozkurt işaretini başımın üstüne gelecek derecede havaya kaldırdım. İnsanlar benle aynı anda ellerini kaldırıp Bozkurt işaretini semalara gösterdi. Aynı anda insanlar daha yüksek sesle bağırdı.

Havada uçuşan dronlar sabit duruşumu, kalkan elimi ve yüz ifademi zoomlayarak ülkenin dört bir yanında gösteriyordu. Benim gidişim, halkımın kafasını karıştırsa da, onları üzse de hep yanımda olacaklarını bildirmek için gelmişlerdi. Onlara sadece bu yüzden canımı feda edebilirdim!

İstemeyerek de olsa arkamı dönerek hızlı adımlarla helikoptere yöneldim. O sırada hizmetliler çoktan eşyalarımı yerleştirmiş, yardımcım Aybüke yerini almıştı. Yanına geçip, yerime oturdum. Kemerimi çevik hareketlerle bağlarken kulağıma pilot yardımcısının uzattığı küçük kulaklığı yerleştirdim. Sonrada verilen küçük mikrofonu ağzıma dayayarak, kulağıma doğru uzanan ince parçasını kulaklığa taktım.

Kalkışa geçmek için benim emrim bekleniyordu. Kafamı çevirip babam ve abime baktım. Bana doğru bir adım attıklarında, beklemeden pilota emir verdim.

"Kalkışa geç!"

Babam beni oradan geri alana kadar görüşmemiz zordu. Ona veda etmememe kırılmıştı baba yüreği. Yine de umursamamaya çalışarak başımı kaldırdım. Bakışlarımı beni izleyen halkıma çevirdim. Hepsi bana olan saygılarıyla, ölüm sessizliğine durmuş gibilerdi. Belki de babamla vedalaşmama izin veriyorlardı.

"Uçuşa geç! Yolculuk uzun sürmesin, Pilot bey!"

"Tamam efendim!"

Aldığım cevapla ardıma yaslandım. Direk uçakla uçmak varken helikopter seçmiştim. Üç saate yakın helikopterle uçuştan sonra Omut sınırlarına varacak ve oradan uçakla tamamlıyacaktım yolculuğu. Uzun süreli uçuşlardan nefret ederdim ama uçak uçuşu çok sıkıcı geliyordu. Uçakla uçarken kalbim patlayacakmış gibi oluyordu. Bu yüzden de hep mümkün olduğu kadarı ile helikopterle uçmayı seçiyordum. Rüzgarı yüzümde hissetmek, saçlarım havada salınırken rüzgarın bedenimi sarması bambaşka bir histi.

Başkent'ten uzaklaşırken, bulutların izin verdiği kadar yurdumun güzelliğini seyrettim. Çoğunlukla Azerbaycan Türklerinin yaşadığı topraklarının üstüyle uçarken, bir kuş sürüsü tam helikopterin hizasında, bizle beraber uçuyordu. Onlara merakla baktım. Piramit koordinatlarıyla bizimle beraber Doğuya doğru uçmaları kaşlarımı çattırdı. Kuşlar normalde güneye doğru uçmaz mıydı?

Benim kuşlara kaşlarımı çatarak baktığımı gören Aybüke, kulağıma yaklaşarak bağırdı.

"TURAN'ın kuşları bile sizi uğurlamaya gelmiş, efendim!"

Rüzgar yüzünden boğuk çıkan sözleriyle ona gülümsedim. Ama içim buruktu. Kuşların yön değiştirmesi eski inanışlara göre felakete işaretti. Onlarda anlıyordu. Ben felakete doğru uçuyordum.

Pilot helikopteri biraz daha yere alçaltarak, güzel manzaraları daha yakından görmemi sağladı. İlk önce ormanları, gölleri göründü. Ağaçların arasıyla koşan bir ayıyı gördüğümüzde, Aybüke ile birlikte güldük. Helikopter ayının üstüyle geçerken ayının ardıyla koşan, başka bir küçük ayı daha gördüm. Küçük ayının ayağı taşa takılıp, yuvarlanınca Aybüke kendini tutamadı. Ben sadece dudaklarımı kıvırarak gülümserken, o yüksek sesli kahkahalarını rüzgara bıraktı. Rüzgar ise uzaklara, Başkent'e uçurttu.

Bir süre sonra dağlık bölgelerin üstünden geçmiş, Azerbaycan Türklerinin bölgesinden uçmuştuk. Kuşlar peşimizi bir süre sonra bırakmış, Güneye çevirmişlerdi rotayı. Bir şehrin üstünden geçerken, gözümü kısarak aşağıya baktım. O sırada helikopter biraz daha alçaldı. Belki de on binlerle insan sokaklara dolmuş, büyüklü, küçüklü bana el sallıyorlardı.

Gözlerim doldu. İstemsizce yanağımda doğru süzülen yaşı silerek, elimi kapıdan çıkarıp, aşağıya doğru salladım. Orta parmağıma giydiğim Kurt figürlü beyaz altın yüzük güneş ışınlarının altında parladı. İmparator ailesinin nişanesiydi bu yüzük. Aynısından siyah gümüşlüsü babamda, abim, Göktuğ'da ise sade gümüşden yapılan vardı.

Halkın bağırışları semaya yayılırken, gülümsedim. İki saat süren uçuşun ardıyla, özel uçağa geçmiştik. O sırada ben sıkıntıdan uyumuş, beni uyandıransa Aybüke'nin tedirgin sesi olmuştu.

"Aça, lütfen uyan!"

Hızla gözlerimi açarak, etrafıma bakındım. Aybüke öyle konuşunca bir terslik olduğunu sanmıştım. Kemerimi açarak ayaklandım. Aybüke ellerini önünde birleştirerek uçağın pencerelerinden heyecanlı bakışlar atıyordu, dışarıya.

Benim yanına geçmemle cebinden küçük bir ayna çıkarmış, yüzüme tutmuştu. Makyajımı kontrol ettim. Eyelinerli göz makyajım bozulmamıştı. Renki nemlendiricimi çıkartıp, ilk önce üst dudağıma, sonra alt dudağıma sürdüm. Kulağımın ardına sıkıştırdığım iki ince tutamı serbest bıraktım.

Aybüke aynayı cebine geri sokarken, bende gömleğimi düzelttim.

"Bundan sonrasında bana bir şey söylemek istediğinde kulağıma söyle. Katien önemli bir şeyi yüksek sesle söyleme. Eminim ki dilimizi biliyorlar."

"Neden böyle düşünüyorsun?"

Korsemin iplerini çözerek yeniden sıkıca bağladım. Büyük, siyah çantamdan gözlüklerimi çıkardım.

"Düşmanlığın ilk kuralı: düşmanının dilini öğren ama bildiğini çaktırma."

Elbette, ben de Rusça ve Çince öğrenmiştim. Omut'da bir sürü dil kullanılıyordu. Farklı milletlerin yaşadığı ülkeler vardı. Orada millet kendi dilini konuşurdu genel olarak ama Rusça ve Çince resmi dildi. Genel olarak Omut halkının birkaç dil biliyor olmasına Rusça en önde geliyordu.

"Bu kadar heyecanlanma. Soğukkanlı görün! Yoksa yanlış anlayıp, korktuğunu sanabilirler."

Aybüke derince yutkunup, eliyle üstündeki mavi, uzun elbiseyi düzeltti. Saçlarını arkaya doğru taradı. Omuzlarını dikleştirdiğinde, arkamı döndüm. Pilot ve hostes bizi bekliyordu. Onlar daha sakin görünüyordu hiç değilse. Yanlarına yaklaşıp sırayla ellerini sıktım. Bana gülümsemelerini sundular. Son yirmi beş yılda Omut'a ilk ayak basan Türklerden olmalarına rağmen çok sakinlerdi.

Yanlarından geçerken elimde güneş gözlüklerimi ve son model telefonumu sıktım. Uçağın kapısından dışarıya baktığımda derin bir nefes aldım ama duraksamadım. Kendinden emin adımlarla indim uçaktan. On beşe yakın takım elbiseli adam sıraya dizilmiş beni bekliyordu. İki tane orta boy bavulum çoktan araca yerleştirilmiş olmalıydı. Güneş ışınları gözlerimi rahatsız ettiklerinde güneş gözlüklerimi giydim.

Korumalara selam vermeden direk siyah araca yaklaştım. Yerden kırk beş santim yüksekteki aracın benim için açılan kapısından girdim. Araç aynı bizimkiler gibi depremler göz önünde bulundurularak tasarlanmıştı. Sık sık karşılaşılan deprem yüzünden eski tip araçlarda sallanma oluyordu. O yüzden yollara ve yeni araçların alt kısmına mıknatıslar döşetilmişti. Asfalt yolların altına ve arabaların altına yerleştirilen eşit kutuplu mıknatısların oluşturduğu itim arabanın havaya kalkmasını sağlıyordu. Uçan araçlardan pek bir farkı yoktu aslında. Bir tek şehir içinde kullanılırlardı. Toprak alanda yaşayanlar tekerlekli arabaları tercih ediyordu.

Arabanın arka koltuğuna geçtim. Aybüke'de yanıma yerleştiğinde profesyonel Rusçamla gitmek için emir verdim.

"Gidelim."

Adam gaza basarak bizi uçak pistinden uzaklaştırmaya başladı. Dümdüz pistin üzerinde başka uçaklar varken, havalimanı yoktu. İmparatorluğun özel alanı olmalıydı. Araba pistten çıkıp normal yola geçtikten bir süre sonra önümüzü askerler kesti. Kaşlarımı çatarak arabanın camını indirdim. Gözlüklerimin ardından Omut İmparatorluğunun askerlerine baktım.

Bedeni sıkıca saran siyah üniformalarında gezdirdim bakışlarımı. Bizim askerlerin koyu kahverengi rahat üniformalarıyla kıyasla, daha havalı görünüyordu.

Askerlerden biri şoföre yönelirken, benim penceremi indirdiğimi görünce bana yaklaştı. Ben varken şoförle konuşması çok büyük saygısızlık olurdu.

"Ben, Aça Turan. Bir şey mi oldu?"

Soyadımı bilerek daha yüksek sesle vurgulamıştım. Gözlüklerimi indirerek adamın gözlerinden burnuna kadarını kaplayan siyah gözlüklerin ardından gözlerine baktım. Konuştuğum kişinin gözlerine bakmadan konuşamıyordum.

"Güvenliğiniz için önden bizim çocuklar gidecek. O yüzden bir dakika bekleteceğiz sizi. Malum burada sizin halkınız pek sevilmiyor."

TURAN'ın daha yeni kurulduğu yıllarda, birçok Türk devletleri isyan çıkarmıştı. Omut baskıyla kendi arasına kattığı için insanlar isyan çıkararak, Omut askerlerine karşı koymuştu. Bu isyanda tabii ki TURAN onlara büyük yardımlarda bulunmuştu. İsyanın çıktığı ülkelerde Türkler Omut'un hâkimiyetine olan sinir ve yanlış politik yönlendirmeyle büyük hata yaparak diğer milletleri kovmuştu. Birçok insan evlerinden atılarak, Omut'a gönderilmişti. Tabii ki şimdilerde eskiden yapılan hatalar telafi edilmişti.

Omut İmparatorluğu hariç diğer İmparatorluklarla dostluk anlaşması yapılmış ve zamanında evlerinden atılan aileleri yeni evler hediye edilmişti. Öfkesi geçmiş Türkler de özlerine dönmüş ve misafirperverliklerini en doğru şekilde göstermişlerdi. O isyanda bir sürü Kazak, Özbek ve Kırgız Türkleri ölmüştü. O zamandan beri Omut, bütün Türk milletlerine hain gözüyle bakıyor ve nefret ediyordu. Omut'un içinde kalan birçok Türk halklarını TURAN'a teslim etmeyerek onlara eziyet ediyor onları devlet için kullanıyorlardı. Yıllar önce, ben doğulduğumda babamın kurmak istediği sulh anlaşması da bundan olsa gerekti.

"Hadi canım! Çok üzüldüm."

İfademi oynatmadan söylediklerim askerlerin sırıtmalarına sebep olmuştu. Sevmediğim insanların yanımda böyle rahat olmaları sinirime dokunuyordu. Onlara keskin bir bakış attım. Dudaklarımı büzerek konuştum.

"Asker misiniz yoksa bir avuç maymun mu belli değil." derken güneş gözlüklerimi geri giydim.

Yüz ifadeleri aniden ciddileşti. Bana olan bakışlar tahmülsüzlük doldu. O sırada önümüze bir asker aracı geçmişti. Şoför arabayı harekete geçirerek asker aracını takip etmeye başladı. Bana bakan askerlere bakmadan yolu izledim. Böyle giderse isyan çıkmasına sebep olacaktım. İnsanların düşman ülkenin krallığından olan İmparatoriçeye biat edeceğinden şüphe duyuyordum.

İlk beş dakika boş bir yolda ilerledik. Sonra yavaş yavaş şehire girdik. Mağazalar, evler, restoranlar görüş alanımıza geçti. Tabi onlarla beraber Omut'un halkıda. Caddeler insanlarla doluydu. Her tipten insanlar vardı; çekik gözlü, koyu tenli, sarışın, esmer, çilli, bembeyaz tenli. TURAN'ın sokaklarında da buna benzer bir manzara vardı. Ama oradakilerin hepsi, genel olarak Türk'tü. Burada nerdeyse her ırktan insan vardı.

Yol düşündüğüm kadar uzun sürmemiş, on beş dakika sonra sarayın bahçesine giriş yapmıştık. Siyah ve beyaz ağırlıklı sarayın binaları çok sade ve şık görünüyordu. Kararmaya yüz sürmüş gökyüzüne kısa bir bakış attım. Bizim orada yıldızlar daha net ve çoktu. Araba durduğunda, şoför çıkıp hızla bana kapıyı açtı.

Bakışlarımı gökyüzünden yere indirdim. Sarayın girişindeki kalabalığa baktım soğuk bakışlarla. Buradan hiç kimseye kendi halkıma gösterdiğim sıcaklığı göstermiyordum. Göstermek istemiyordum.

Kalabalıkla aramda belirli bir mesafe vardı. Ve sanrım herkes benim onlara yaklaşmamı bekliyordu. Çok beklerlerdi. İki elimi de pantolonumun ceplerine sokarak bekledim. Ya onlar ayağıma gelecekti, ya da ben hiç birisiyle konuşmadan, yanlarından geçip saraya geçecektim. Tabii müstakbel kocam hariç. Onunla özel olarak ilgilenmeliydim.

Bakışlarımı tek tek beni bekleyen insanlarda gezdirdim. Kıyafetlerinden anladığım kadarı ile dört kişi imparator ailesinden, arkalarında duran on kişi ise hizmetlilerdendi. En önde duran yaşlı adam eski İmparator Vladislav, yanındaki genç kumral kadın ise eski İmparatoriçe Valentina'ydı. Valentina'ın hemen yanında duran genç kız, İmparatoriçe Valentina'ın ilk evliliğinden olan kızı Samanta'ydı araştırdığıma göre. Araştırdığım kadarıyla biliyordum Omut'un İmparator ailesini. Haklarında sayfalarca bilgi bilmesem de hiç değilse adlarını ve yaşlarını biliyordum.

Son olarak bakışlarımı Vladislav'ın yanında duran adama değdirdim. Müstakbel eşim, Omut'un genç İmparatoru Raskol. Onun varlığını öğrendiğim günden bu yana birçok kez nasıl bir görünüme sahip olduğunu merak hatta hayal etmiştim. Sonuçta annesi yarı Doğu Türkistanlıydı. Ve kendisinde azda olsa Türk kanı vardı. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama böyle bir şeyi Omut'ta görmek neredeyse imkansızdı.

Çoğunlukla halk Türklerden pekte haz etmediği için onlardan uzak duruyor, onları dışlıyordu. Böyle bir durumda İmparator'un Türk bir kadınla evlenmesi çok tehlikeli olmuş olmalıydı.

Raskol, büyük, iri yarı, uzun bir adamdı. Neredeyse beyaz sayılacak derecede açık sarı saçlara ve keskin yüz hatlarına sahipti. Yüzüyle orantılı, hafif kemerli, güzel bir burnu ve koyu kahverengi gözleri vardı.

Yakışıklı olabilirdi ama benim tipim olduğunu pek sanmıyordum. Yine de kendine has, bambaşka bir havası vardı. Bakışlarında insanı çeken bir şey saklıydı. Saçlarına nispeten bir tık daha koyu olan kaşları çatıktı. Gözleri beni izliyordu. Bu hareketim onu sinirlendirmiş olmalıydı. Sonuçta ona ve ailesine olan saygımı daha ilk saniyeden göstermiştim. İyi yapıyordum.

Benden bir kıpırdanma göremeyen Vladislav, yüzünde zoraki gülümsemeyle bana doğru adımladı. Dudağımın bir ucu kıvrılırken elimi cebimden çıkartıp ona uzattım. Hiç değilse bir şeyde birincilik yapmalıydım değil mi? Elini pek tutmak istemiyordum ama iş işten geçmişti. O da uzatınca elini sıktım.

"Görmeyeli baya büyümüşsün! Neredeyse hiç tanımayacaktım seni." diyerek kahkahayla güldü. Sanırım az önce kendince bir şaka yapmıştı. Elini çok sert sayılacak derecede sıktım. Yaşlı, solgun yüzü kırıştı.

"Böyle yapmacık konuşmanıza gerek yok. Sizden haz etmediğim kadar sizde benden haz etmiyorsunuz. Beni yıllar önce gelininiz olarak seçme sebebinizi bilmiyorum ama eminim, altında bir şeytanlık yatıyordur."

Bu sözleri sinirle ve ya yüksek sesle söylememiştim. Aksine yüzümde yarımda olsa bir tebessümle söylemiştim. Yine de, Vladislav'ın ardıyla gelen Valentina aramızdaki gerginliği hissetmiş gibi görünüyordu. Keskin yüz hatları, kumral saçları, güzel bedeni ve açık pembe renkli elbisesiyle çok hoş görünüyordu. Yalnızca yeşil renkli kısık gözleri ve bana olan bakışları bir yılanı anımsatıyordu. İnsanları dış görünüşleriyle yargılayan birisi değildim. Ama bu durumda için dışa yansıdığı belliydi.

Valentina'nın kardeşi General Alex, ben doğmadan önce Omut'un sınırlarımıza saldırmasıyla başlayan kısa savaşta ölmüştü. Canını bizzat kuzenim Orhan almıştı. Benden nefret etmesi çok doğaldı. Tam karşımızda durdu. Konuşmamızı duymuş olacak ki tehditkar bir tonda konuştu.

"Kimin bölgesinde olduğunu göz önünde bulundurarak konuşursan senin için iyi olur!"

Yüzüme kendimden emin bir gülümseme yayıldı. Elimi Vladislav'ın elinden geri çekip, cebime geri soktum. Başımı öne eğerek onlara bir sır verir gibi kısık sesle konuştum.

"Sen, benim için neyin iyi olacağına karar verecek son kişi bile değilken, ben şu an senin için neyin iyi olacağına karar verecek iki kişiden birisiyim. Ve bence senin için en iyisi susmak olacak."

Gözleri sinirle alevlendi. Çene hatları gerildi. Beni öldürmek ister gibi, kinle bakıyordu. Bana doğru bir adım attığında yüzü ciddileşen Vladislav, kolundan tutarak onu durdurdu. Yine de Valentina sözünü eksik etmeyerek bir yılan gibi tısladı.

"Sen kim oluyorsun da benimle böyle konuşuyorsun?"

Geriye çekildim. Özel alanımın ihlal edilmesinden nefret ederdim. Kaşlarımı çatarak, bu ahmak soruya çok mantıklı bir cevap verdim.

"Öncelikle Aça Turan olarak. Sonrada İmparatoriçen olarak."

'İmparatoriçen' biraz sarkastik tonla çıkmıl olabilirdim. Onları kendi silahlarıyla vuruyordum. Ve bu çok zevk vericiydi.

Bu gereksiz konuşmaya daha fazla zaman harcamak istemediğimden başımı çevirip Aybüke'ye baş hareketiyle peşimden gelmesini bildirdim. Yanlarından geçerken son vuruşumu da yaptım. Yüksek sesle Valentina'ya hitaben konuştum.

"Peki sen kimsin, Valentina? Bu sorunun cevabını bul ve sonrada bulduğun cevabı uzun uzun düşün. Bu kesinlikle senin için iyi olacaktır."

Şimdi sıra geride kalanlarla tanışmaktaydı. Altı adım atıp tamda müstakbel kocamın önünde durdum. Aramızda çok küçük bir mesafe bırakmıştım. Ben ona iki elim cebimde dikkatle bakarken o da aynı şekilde bana bakıyordu. Ellerini giydiği siyah pantolonun ceplerine sokmuştu. Beyaz gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı.

"Merhaba sevgili, müstakbel kocam!" diyerek ona gülümsedim. Benden böyle bir tepki beklemiyor olacak ki kaşlarını kaldırdı. Uzun boyu yüzünden bana yukarıdan aşağı bakıyordu. Yüzü yakından daha çekici gelmişti. İnceleyici bakışlar, normalde hiç sevmediğim açık renkte saçlar, koyu kahverengi gözler, orta büyüklükte dudaklar ve her şeyiyle erillik kelimesini andırıyordu nedense. Erkek tipimin onun tam aksi olmasına rağmen fazlasıyla çekici gelmişti bana.

Tam karşısında dik duruşumla dururken bakışlarımı kalıplı vücudunda gezdirdim. Gözlerim açık yakasına takıldı. Göğüs kaslarının bir kısmı belli oluyordu. Kaşlarımı yeniden çatarak sağ elimi cebimden çıkardım. Parmaklarımı yakasına değdirdiğimde onun kaşları da çatıldı. Ama sinirli görünmüyordu. Bakışlarında daha çok eğlenir, meraklı kıvılcımlar yer ediniyordu. Hızla açık olan iki düğmesinden birini ilikledim.

"Ben çok kıskanç bir kadınım, sevgili müstakbel kocam. Benim olanı başka kadınlar, hatta erkekler bile görsün istemem."

Kafamı sağ tarafa çevirerek bana nefret dolu bakışlar atan Samanta'ya baktım. Annesiyle olan küçük konuşmam yüzünden beni pek sevmemişe benziyordu. Bakışlarımı onda çok oyalamayarak önüme döndüm. Ciddileşen yüz ifademle müstakbel kocama kısa bir bakış attım ve yanından geçerek saraya giriş yaptım.

"Birisi bana odamı gösterecek mi?" diye yükselttim sesimi.

Hizmetlilerden birisi hızla yanıma yaklaşarak odamın yolunu gösterdi. Az önceki kısa sohbetten sonra tatmin olmuş bir edayla onu takip ettim. Madem buraya İmparatoriçe olmak için getirilmiştim, ben de olurdum!

***

Kitabım yavaş yavaş okunmaya başlıyor ama nedense nerdeyse hiç kimse votelemiyor. O yüzden gelecek bölümden ciddi ciddi vote sınırı koymayı planlıyorum. Cringe gelse de belki işe yarar.

Bu bölümün vote sınırı 5 olsun. Her bölümle çıtayı yükseltmeyi düşünüyorum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.