Tıkanmış burnumdan nefes almak zorlaşıyordu. Ağzımdan aldığım ağır nefeslerim burnumu içime çekmeme yol açıyordu. Bir çantamın üzerindeki lekeye bir de elimin kırışıklıklarına baktım. Zaman hiç bu kadar hızlı geçmemişti. Saniyeler dakikalarla, dakikalar saatlerle karışıyordu. Artık yerimden kalkmam gerekse bile sanki bir çekim kuvveti beni bundan alıkoyuyordu.
Eve geldiğimden beri oturmak dışında bir şey yapmamıştım ve tekrar çıkma vakti gelmişti. Derin bir iç çekerek saklamaya çalıştığım his tüm bedenimi ele geçirdi ve beni yerimden kaldırdı.
Bir noktaya bağlıymış gibi yere serilmiş eşyalar arasından kalın bir ceketi ayırt etmeye çalışıyordum. Sonunda önüme eğilip yerden aldığım herhangi bir şeyi sırtıma geçirdim. Çantamı yere atarak cebimdekilerle yetinmeye karar verdim.
Kapıyı çektikten sonra soğuk ve boş koridorda birden yere yıkılıp yorgunluğumun beni yenmesine izin verdim. Bir kaç dakika öylesine soğuk yerlerde oturmak çok dinlendiriciydi. Nefes almak için açık olan ağzıma esintiyle beraber giren saçlarım bile rahatlatıcıydı. Göğsüme dolan her gram oksijen hala ölmediğimi, hala yaşamam gerektiğini ve nefesimin hala kesilmediğini bana hatırlatıryordu.
Sonunda kapının çerçevesinden yardım alarak ayağa kalktım. Ayaklarımı uyuşturan yorgunluk beni bir adım daha atıp ilerlemeye zorluyordu. Acıyla dolu bir yanma hissettim, boğazımın diplerimde. Çok büyük bir çığlık atma hissini ve isteğini zihnimin kapalı bir odasına hapsettim. Merdivenlerin köşelerinden bile irker bir hal almıştım. Şuan korkacak o kadar çok şey vardı ki...
Asla bitmeyecek bir döngü beni içine alıp yutmuş, her aldığım nefes kısalıyordu. Attığım her adımla hedef noktasına biraz yaklaşıyordum. Sonunda çalıştığım kafeye geldim. Modern ama küçük bir yerdi. Basit tasarımları ve siyah tezgahları vardıama bu örüntüyle hiç uymayan, duvarlarda eski ünlü tablolar vardı. Uzun zamandır insanlarla bu kadar çok iletişim kurmamıştım. Şimdi ise içeri gelen neredeyse herkesle konuşmam gerekecekti, yani insanlarla çok fazla etkileşimde bulunacaktım. Şuan yanlızca yorgundum yani bunlar pek önemli gelmiyordu.
İçeri bir adım attım ve beni klasik bir görüntü karşıladı: Ders çalışan öğrenciler, olması gerkenden fazla sesli gülen sarı saçlı kadın ve arkadaşları, liseli öğrenci çetesi...
İnsanlar nasıl bu kadar enerjik ve gürültülü olabiliyordu. Nasıl düşüncesizce aklına her ne geldiyse söylüyordu. Nasıl her söyleyeceğini ikinci bir kez düşünüp yanlış bir şey söyleyince tüm gün onu düşünerek kendini suçlamıyordu. Neyse bunları düşünmeme gerek yok nasılsa kimseyi etkilememe gerek yok. Hakkımda her ne söylenirse umurumda değil... Değil mi? Korkuyla sanki düşüncelerimi fırlatabilecekmiş gibi başımı sağa sola salladım.
Kafe tezgahının arkasından önlüğümü alıp belime bağladım. Masada oturan yüzlerden bazıları tanıdık geldi. Gözlüğe ihtiyacı olan gözlerimi odaklandırmaya çalıştıktan sonra bu yüzlerin bana okulda önceden zorbalık yapan birileri olduklarını anladım."Zorbalık" tabi. Masama ölü böceklerle doldurmak, saçımda sigara söndürmek, zorla bir sıraya bağlayarak saçımı kesmek, tüm defterlerimi yırtıp atmak ve koluma raptiye saplamak "zorbalık"la kalırsa o da. Birisine bu durumu söylesem n'olacak? Okulda zaten bir kaç öğretmen bulunuyor ve bunların hiç biri söylediğim hiç bir şeye hiç bir aldırış etmedi. Sanki... Sanki her şey ve herkes benden nefret ediyordu. Sanki bu durumdan mutluydular.
Ancak masada oturan o suratlardan biri daha farklı geliyordu. Biraz daha inceledikten sonra bu yüzün Archie'ye ait olduğunu anladım. Onlarla ne işi vardı? Ona kaçamaklı bakışlar atamaya çalışırken beni gördü ve sanki kim olduğumu hatırlamaya çalışıyormuş bir şekilde bakıyordu. Ardından aydınlanmış bir ifadeyle baktı. İş arkadaşımın ön tezgahtaki sıranın bana geçtiğini söylemesiyle irkilerek gerçekliğe geri döndüm. Aklım bir karış havada olduğu için müşterilerin söylediklerini algılamakta zorluk çekiyordum. 5-6 kişilik sıra bir son bulunca telefonumu elime alıp onunla yazışmaya başladım. Çok havadan sudan konuşsak bile verdiği her cevap içimde bir his uyandırıyor ve beni mutlu ediyordu.
Yaptığım aptal şeylerden biri de; onun fotoğraflarından birini açarak sadece gözlerinin içine bakmak, bir okyanus gibi derin gözlerinin büyüleyici görüntüsü içerisinde kaybolmak ve pamuk kadar yumuşak görüntülü dudaklarının somurtuyo olsa bile güzelliği karşın içimde oluşan hisleri zaptepmeye çalışmak...
Fotoğrafı yakından incelerken önüme gelen ışığı bir gölge kapladı. Archie karşımda, yukarıdan telefonumun ekranına bakıyordu. Bunu uzun bir süre bunu anlayamadım ancak sonunda ön tarafa doğru baktığımda şaşkınlık dolu hiç görmediğim bir ifadeyle karşılaştım. Onunla 10 saniye boyunca göz teması kurduktan sonra birden konuşmaya başladı:
"Onu tanıyor musun?" dedi.
"Ne?"
"Onu tanıyor musun dedim?!"
Şok olmuştum ve ne söylemem gerektiğini bilemiyordum.
"N-neyden bahsettiğini bilmiyorum."
"Telefonda fotoğrafına baktığın kişi, onu nereden tanıyorsun."
"B-ben..." diyerek kekeledim biraz bekleyerek tekrar konuşmaya başladım. "Bir saniye sen onu nereden tanıyorsun."dedim.
Yüz ifadesini hiç değiştirmeden "Orası önemli değil ama-"
Ses seviyemi tam kontrol edemedim "Neresi önemli değil? Peki seni nerden tanıdığım hatırlatır mısın bana?"
Derin bir iç geçirdikten sonra "Ortaokulda aynı sınıftaydık."dedi.
"Ö-öylemi?" bir an önceki halimi kaybedip geri çekingen bir tavıra büründüm.
"Evet, ama... Sen nasıl tanıyorsun? Onun insanlarla konuşmayı bıraktığını sanıyordum." dedi.
O an çok şaşırmıştım. Ne demek istiyordu ki? Oysakı o çok sosyal birisine benziyordu.
"B-ben de geçen gün parkta tanıştım."
"Ve yeni tanıştığın birisine telefon numaranı mı verdin?" dedi hafif alaylı bir şekilde.
Sesimi olabildiğince nötrleyerek "Evet."dedim.
"Bence ona pek güvenmemelisin." dedi.
"Sana neden güvenmeliyim peki? Yani seni de pek tanıyor değilim."
"En azından onun gibi bir ahmak değilim!" sesinin seviyesini ayarlayamamıştı ve insanların dikkatini biraz da olsa çekmişti.
Sözleri beni rahatsız etse bile belli etmemeye çalıştım. "Peki onun bir "ahmak" olduğu sonucuna nasıl vardın?" dedim.
Hafif çekinerek söze girişti:
"7. sınıftayken yakın arkadaşlardık. Çok nazik birisiydi ve bana hep iyi davranırdı. Şakalarıma güler, fikirlerimi desteklerdi. Ancak 8. sınıfa geçince çok tuhaf tavırları olurdu. Saçma salak şeylere üzülürdü. Ayrıca sanki bir şey saklıyormuş gibi davranırdı. Ayrıyeten sanki annesine düşmanlık beslerdi. Zaten annesiyle babası ayrıydı ve kardeşi olmadığı için hala son aile üyesine böyle davranmasını tuhaf bulurdum. Birde seri katillere fena halde takmıştı. Sanki onları idolü olarak görüyordu veya da onlardan çok korkuyordu. Arada sıkışmış gibiydi. Ona böyle bir durum nasıl travmatize edici ve korkutucu olduğunu defalarca söylesem bile aldırmazdı. Bu konuda ciddi olmadığını biliyordum... Yani olmamalıydı.
8. sınıfın son 2 ayı okula gelmedi. Mesajlarımı da cevaplamadı. Yaz tatilinde bir gün evine gitmeye karar verdim. Kapıyı defalarca çaldım çünkü içeriden ışık geliyordu. İyi olduğundan emin olmak istedim. Işıklar birden söndü ve kapıdan titrek bir ses 'Lütfen git' dedi. 'Benim Archie! Neler oluyor?' dedikten sonra hafif hışırtı sesi duydum. Kapıyı araladı ve sol gözünde göz bandına benzer bir şey vardı. Sesi bozağında düğümleniyordu ve hafifçe 'Özür dilerim.' dedi. Kapıyı yavaşça kapattı bende rahatsız etmek istemediğim için oradan ayrıldım. Sonrasında da hiç konuşmadık. Başını bir derte soktuğunu anlamıştım. Bir daha da karşılaşmadım... Ta ki şimdiye kadar."
...
Dedikleri karşısında kanım dondu ve ruhum bedenimi terk etti. Sözler boğazımda düğümleniyordu ve ağzımdan bir kelime dahi çıkmıyordu. Düşüncelerim o kadar fazlaydı ki başımda bir ağırlık hissettim. Sanki sesler git gide azalıyordu ve dünyadan kopuyordum. Büyük bir titremeyle irkildim ve Archie tüm görüş alanımı kaplamıştı. "Hey iyi misin?!! diyordu.
Sanki korkulu bir rüyadan uyanmışcasına kısa ve kesik nefesler alıyordum.
"İ-iyiyim. Biraz şaşırdım sadece." dedim korkak bir ses tonuyla.
Bana acıyormuş gibi bir yüz ifadesiyle baktı ve başını aşağı yukarı salladı. Ondan tuhaf ve rahatsız edici bir his alıyordum. Sanki onun hakkında başka bir şeyler biliyorda söylemeye dili varmıyordu.
Archie'nin masada oturan "arkadaşları" sonunda yokluğunu fark etmişlerdi.
"Hey Archie, nasıl sohbet iyi mi?" diye kükredi biri ve tüm masa gülüşmeye başladı.
Rahatsız olmuş bir şekilde masanın yolunu tuttu.Onları sevmediğine ve dışlandığına yemin edebilirdim. Niçin o kadar utanç verici tiplerle takılıyordu?
15 dakika sonra Archie ve masası kafeden ayrıldı. Benim ise ara vaktım gelmişti. Arka odanın yolunu tutarken hiç kimsenin olmaması için dua ediyordum. İş arkadaşım olan kız vardı ama beni görünce kalktı ve kapıdan çıktı.
Etrafında biri tahta biri plastik olmak üzere iki tabure bulunan masaya oturdum. Masada boş bir iki kağıt ve mavi bir tükenmez kalem bırakılmıştı. Kalemi elime alıp iki parmağım arasında çevirmeye başladım. Bir müddet sonra kalemi bırakıp bir sigara yaktım ama kalemle bakışmaya devam ettim.
Çok büyük bir suçluluk hissediyordum. Onun böyle zor zamanlardan geçmesine karşın ben onu hala kendi saçma dertlerimle doldurmaya çalışıyorum. Onunkiler yanında bir hiç olan gereksiz acılarım açıklığa kavuşturmaya bile değmezdi. Ben neden bu kadar üzgündüm. Ben "üzgünsem" o ne? Hala kendini salmamış ve hala mutlu taklidi yapabiliyor. Belki de mutlu olabiliyor. Benim gibi motivasyonu her zaman düşük değil. Ben o kadar acı olaylar bile yaşamadım. Benim ona destek olmam lazım. Nasıl bu ana kadar anlamamıştım? Davranışları ve ani hareketleri düşündüğümden çok saklıyormuş demek.
Bu korkutucu düşüncelerden gerçekten her geçen dakika biraz daha stres oluyordum. Ona karşı yaptığım tüm hareketlerini sorgulayıp acaba bunun onu üzüp üzmediğini merak ediyordum.
Bir masada kaleme birde elimde sigaraya bakakaldım.
Aslında uzun süredir şiir yazmaya en azından bir giriş yapmak istiyordum. Şuan sanki evren tarafından mükemmel bir ortam oluşturulmuştu ve beynimdeki hücrelerin her biri, tüm duygu ve düşüncelerimi kağıda dökerek bir denemede bulunmamı söylüyordu.
Vücudumu ele geçiren istek aklıma o kadar çok fikir sunuyordu ki. Bir konu belirleyemiyordum. Bu hislerin hepsinin birbiriyle bağdaşmasını sağlayamıyordum.
"Ölmek istiyorum."
Tek bunu yazabilmiştim. Düşüncelerim beni bir okyanusun ortasına bırakarak boğuyordu.