Onu zihnimden çıkaramıyordum. Sanki şu ana kadar tüm hayatım bir rüya üzerine kurulmuş da yeni uyanmıştım. Nezaket denilen şey miydi bu? Yoksa sevgi miydi? Ben kimse tarafından sevilmeye layık olmayan biri olarak başka birine sevgi besleyi de hak etmemeliyim. Ama yine de bundan alıkoyamıyordum. Bozulmuş, bulanık gözlerime bir gözlük takılmıştı. Telefonuma gelen bir mesaj bana o gün olanları hatırlattı. Onun yüzüne ilk şahit olduğum gün. İşte o gün şöyleydi.
Yağmurlu bir gündü, baya yağmurlu. Gözyaşlarımı saklayacağım bir yürüyüşte sırılsıklam olsam bile umursamıyordum. Tek başıma bir parkın bankında oturuyordum. "Neşe" duygusunu yaşadığım sınırlı anılarımı hatırlıyordum. Şeffaf yağmurluğumun üzerindeki şu damlalarıyla oynarken önümde ölü bir kelebek gördüm. Ölüm ne kadar caniydi bu kadar güzel ve narin bir canlıyı katletmişti... Nasıl kolayca ölüvermişti. Belkide birisi onu ezmişti. Tek bir adımla bir cana son vermişti. Dünya acılarla dolu, hepsine üzülmeye ömür yetmez. O kelebeği alıp cebimdeki küçük poşetin içine koydum. Islanmayacağını umarak düşüncelerime geri daldım.
Şu ana kadar gerçekleştirdiğim her hareketimi sorguluyordum. Belki farklı bir evrende bunu yaşamamıştım, belki kelebek ölmemişti, belki cebimde poşet yoktu, belki... Belki başka bir evren de mutluydum.
Birisi bu tarafa doğru yaklaşıyordu. Bana doğru yaklaşıp yaklaşmadığın bilemediğim için kafam karışmıştı.Yerimde oturmaya karar verdim. Bana bir şey demedi veyada bir zararı dokunmadı. Sadece bankın diğer ucuna oturdu. Rahatlamayla derin bir iç çektim. Karmaşık zihnime geri dönmeye çalışsamda onun yüzünü zihnimden asla atamıyorum. Tam göremesem bile normalden farklı bir özelliği var gibiydi.
Bir kaç dakika sonra bir sigara çıkardı ve "İster misin?" diye sordu. Ona dönüp baktığımda gözünde bir göz bandı vardı. Tuhaf olan buydu. Normalde böyle bir teklife hayır derdim hatta oradan uzaklaşırdım ama... Ama sanki kabul etmemi çok istiyormuş ve almam için bana çok güveniyormuş gibi bir bakışı vardı.
"E-olur" dedim. Bana da bir tane uzattı ve elimde tutarken onu yaktı. Bitirince de yürümeye başladım. 5 dakika önce çiseleyen yağmur şiddetlendi. Kaderimi kabul etmişken arkamdan bir "Bekle" sesi duydum.
"Bende o tarafa gidiyorum. Birlikte şemsiyemi kullanmak ister misin?" Buna nasıl bir cevap vermeliyim. Niyeyse o tarafa gitmediği belli gibiydi. Belki de sadece kibar olmaya ve iyilik yapmaya çalışıyordu. Sosyal etkileşimde bulunmak istemezdim ama bir şey beni " S-sahi mi?" Demeye zorladı. Buna karşın gülümsedi. Kendimi biraz buçlu hissetmiştim çünkü ben doğri düzgün yüzüne bakmazken bana gülümseyip nazik davranıyordu. Ben bunları hak ediyor olamazdım.
Artık birlikte yürüyorduk. Yağmur damlaları ve geçen arabaların sesi dışında birşey duyulmuyordu. Bana sordu: "Doğayı sever misin?"
"Biraz ilgimi çekiyor da nerden çıktı?"
"Seni o kelebeği cebine koyarken gördüm"
"Bazen ölü böceklerden kitap ayracı yaparım."
"Epey ilginç bana da öğretmelisin"
Nedense daha 10 dakika önce tanışmış olsak da bu bana tuhaf gelmedi ama tuhaf gelen şuydu.
"Gerçekten mi? Genelde insanlar bunu tuhaf bulur ya da dalga geçer."
Masumca gülümsedi. Bu gülümsemeler bir yandan içten gelsede bir yandan da soğuk geliyordu.
Ona göz bandı hakkında sormak istiyordum ama gönlüm el vermedi. Ben kendi geçmişim hakkında çok şey bilimyordum ve bildiklerimi de bilmek istemiyordum. Ona da aynı acıyı yaratmak istemiyordum. Evimin önüne gelmiştik. Evim tek odalı küçük öğrenci evlerindendi. Tek yaşıyordum ve apartmanda başka hiç kimseyi tanımıyordum.
"Evim burası şemsiye için teşekkür ederim ama senin yolunu epey uzattım sanırım. Özür dilerim."
"Sorun değil ben teşekkür ederim, senin sayende az da olsun sosyalleştim."
...
O bu sözleri üzgün bir şekilde söylese bile ben birden kahkahalara boğuldum. Çok tuhaf bir histi. Yıllar sonra normal bir insan gibi gülmeyi başarmıştım.
"Bu komik çünkü benden çok sosyalleştiğine eminim."
"Öylemi? Hahahahah."
"Birde o ayraçlar için ölü böcek bulmalısın."
"Deneyeceğim ama... A dur birde unutmadan mümkünse numaranı alabilir miyim? Yani ayraçlar için" dedi alaylı bir şekilde.
"Telefonuma asla bakmam ama sanırım artık bir sebebim olacak."
İkimizde yüzümüzde bir gülümsemeyle ayrıldık. Önümdeki bir kaç gün boyunca düşüncelerimin baş tacı oydu. Yüzünün tüm detaylarını hatırlamaya çalışıyordum. Söylediği sözleri kendi kendime tekarar ediyordum. Bir kaç saat sonra bana mesaj attı sadece 'kitap ayracı için' numaramı almadığı belli olsa bile bunu kötü düşünmedim. Belki yeni bir arkadaş edinmeye çalıyordu. Açıkçası bu belki benim için de iyi olurdu. Git gide sanki bedenimin daha büyük bir alanını kaplıyordu. Önce zihnimi ele geçirmişti şimdi ise kalbim ona olan duygularımı karıştırıyordu.
Beni tanıştığımız kısa süre içerisinde beni asla aşağılamadı. Çoğu insanlar kendilerini benim yüzüme bakmaktan kaçındırırlar. Acayip çirkin veya da çekici olmayan bir yüzüm olmadığı için de değildi. Sadece çoğu kişi benim üzücü tavırlarımın ve saçma hareketlerimin saygıya değer olduğunu düşünmüyordu. Bana ait değilmişim gibi davranıyorlardı, ironik olsa bile ben ait değildim ve ait olmayı asla beceremeyecektim.
Benimle tekrar buluşmak istedi. Ben kalabalık yerleri sevmem. Aslında dışarı çıkmayı da sevmem. Bunların üzerine kütüphaneye gitmeyi teklif etti. Evet kütüphaneleri seviyorum. Eh o kadar çok kitap okumasamda kütüphanedeki sessizlik ve orada ilgi çekici bir kitap bulana kadar dolaşmak beni sakinleştiriyor. Ve bunu tek başıma değilde başkasıyla yapmak epey yeni bir deneyimdi. Onun siyah kıvırcık saçları ve gözlerini zihnimde canlandırmaya çalıştım. Aslında gözleri değil gözü. Göz bandının sebebini hala sormamıştım. Belki güzel dirdiğini düşünüyordu. Belki de diğer gözü yoktu. Kütüphaneye gitmeyi kabul ettim. O genelde (sınırlı mesajlarından anladığıma göre) saçma romantik mangalar okusada normal kitaplar da okuyordu. Pozitif ve tatlı şeyler ona belki de kibar olması için ilham veriyordu.
O yağmurlu günü yeterince düşündüğümde onu hatırlamak daha da kolaylaşıyordu. Beyaz ten rengi var. Saçları siyah kıvırcık ve kulağına geliyor, boyu 1.70 civarı, zayıf bir yapısı var, yüzünde hafif çiller var. Gotiğe benzeyen bir giyim tarzı var.
Rastgele bir parkta tanıştığım birisiyle bu kadar yakınlaşıp güvenmem çok sağlıklı olmasa bile ben bu durumdan memnunum. Yalnız başına ağlamak dışında bir seçeneğim olmayan bir dünyada az da olsa konuşabildiğim birisi olması kelimelerle anlatılamayacak kadar alışılmadık.
Nihayet görüşme günü geldi. Normaldekinden biraz fazla motivasyonum
olması şaşırtıcıydı. Yinede bulduğum rastgele şeyleri giymiştim. Gri bir kazak, kemer ve koyu kot bir pantolon. "Do I wanna know" şarkısını açarak kütüphanenin yolunu aldım. Seçtiği yer biraz uzaktı bu yüzden otobüs durağına yürüyordum. Durağa geldiğimde "sevdiğim ama sevmediğim" bir şarkı çalıyordu. Otobüsü beklerken soğuktan ellerim buz kesmişti. Dişlerimi birbirine çarpmaması için zor tutuyordum.
Otobüs geldi ve kartımı okuttum. Adım atacak yer olmayan otobüse bindim. Sosyal anksiyetemi yenmeye çalırken içimde tuhaf bir his belirdi. Birisinin bana ilgi göstermesi kadar şüpheli bir şey yoktu.
Durağa geldiğimde kapının ağzında beni bekliyordu. Siyah bir sweatshirt ve açık gri bol bir pantolon giymişti. Beni bırakıp gideceğini düşündüğümden büyük bir rahatlama hissettim. Onunla el sıkışmak için elimi uzattım. Sevimli bir gülümsemeyle bana bakarak oda aynısını yaptı ve sonrasında "Selam" dedi.
"Merhaba." tanrım birisiyle nasıl konuşulurdu hiç bir fikrim yoktu ve en klasik tarafa yöneldim. "N-nasılsın?" dedim.
"İyiyim, umarım sende öylesindir."
"S-sanırım bende iyiyim."
"Birde sana bir sürprizim var."
"G-gerçekten mi?"
Çantasını açtı ve içerisinden bir termos çıkarttı.
"İşte senin için biraz kahve."
Diyecek birşey bulamadım.
"E-e teşekkürler. Bu benim için gerçek bir anlam ifade ediyor."
"Zaten evrendeki herşeyin bir anlamı vardır. Herşeyin bir sebebi vardır. Seninle tanışmamıza, şuan konuşmamızın da..."
"Heh" dedim. "Sanırım benim varlığımın sebebi de acı çekmek."
Bir an duraksadı ve "Nasıl yani?" dedi.
"Benim varlığımızın sebebi yok. Sadece acı çekmek için varım."
Utançtan kıpkırmızı olmuştum. Neredeyse hiç tanışmadığım birisine bu kadar açılmalı mıydım? Yerden başımı kaldıramadım. O ise sessiz kaldı. Bu garip durumdan bir an önce kurtulmam gerikirdi.Biraz zaman sonra yavaşça başımı kaldırmam gerektiğini hissederek öyle yaptım. Gözleri dolmuştu. Onu üzdüğüm için daha kötü hissettim. Gözlerim korkuyla açıldı ve bir söz söyleyebildim
"Özür dilerim."
Gözünden akan yaşları görmezcesine bana baktı.
...
"Bu senin suçun değil"
Dökülen yaşlar arasından bir gülümseme zorladı. Narin gözlerinin kızarması ve bu üzgünlüğü beni çok kötü duygularla sardı. Diyecek birşey bulamamıştım. Onu böyle üzmek istememiştim. Bu kadar salakça bir şeyi neden söylemem gerekiyordu. Kafamdan çok fazla düşünce geçiyordu. Onun durumu için endişelenirken konuşmaya devam etti:
"Bu tamamen ben ve aptal geçmişimin suçu... lütfen bu yaşananları umursama." dedi ve çantasından bir peçete çıkardı. Gözyaşlarını ve burnunu sildikten sonra utançla "asıl ben özür dilerim" dedi. Ben hala şok olmuştum. 5 saniye birşey söylemeden durdum. Şu ana kadar öğrendiğim tüm kelimeleri unutmuştum resemn.
"H-hiç... Sorun değil. Abartmaya gerek yok."
Dalga geçercesine hafif sırıtarak yere baktı.
"Neyse artık gideceğimiz yere gidebiliriz sanırım." dedi. Hala utanmış duruyordu. Başımla onayladım ve yol aldık.
Nereye gideceğimizi soracaktım ama olanlardan sonra sorasım gelmedi. Yolda pek konuşmadı. İşler çok kötü gidiyordu. Neden... Neden. En son yapmak istediğim şeyi yapmıştım. Bana böyle davranan birisine ben adeta aşağılamıştım, ağlatmıştım. Gerçekten de saygıya değer birisi değildim. Aklımı yiyip bitiren bu düşüncelere dalmışken bana sordu:
"Hey iyi misin? Seçtiğim yer biraz uzak biliyorum ama umarım pek sorun değildir."
Tekrar konuşmaya başlamıştı. Bu fırsatı kaybedemezdim.
"Ah, hayır hiç sorun değil. Sayende yeni yerler görüyorum."
Hafifçe sırıttı ve birden durdu.
"Sonunda geldik işte burası."
Önümdeki diğerlerinden farklı olan binaya bir göz gezdirdim. Karşımda duvarları gereğinden fazla renkli yazılarla dolu, genelde "weeb"lerin gittiği, şu animelerde olan manga kafe şeylerinden duruyordu. Böyle bir yeri nasıl bulduğunu bile bilmiyordum.
"Burası çok... renkli ve-" diyecekken sözümü kesti.
"Tatlı değil mi?" dedi.
"Eh pek tarzım değil."
"Heh bu tarz yerlere giderek biraz... kötü düşüncelerden kurtulmaya çalışıyorum diyebilirim."
"Öyleyse bir deneyeceğim."
Yüzünün aydınlandığını görebiliyordum. Sevinmesi beni de sevindirdi. İçeri gidince etrafı kitaplıklarla çevrilmiş iki kişilik bir masaya oturduk. Sırıtarak "Ne okumak istersin" dedi.
İç çekerek "Manga okumak dışında bir seçeneğim yok sanırım."dedim.
"Doğru bildin eheheh. Peki birşey içmek ister misin?"
"Yok verdiğin kahve yeter."
"Emin misin? Tamam o zaman ben bir sipariş verip geliyorum." Dedi ve gitti. Mangalar bana biraz saçma ve çocuksu gelsede hiç okumamıştım bu yüzden nasıl bilmiyordum ama pek umutlu değildim.
Etrafımı iyice süzmeye başladım. Oturduğumuz masanın üzerinde bazı karalamalar ve çizimler vardı. Bir göz çizimi dikkatimi çekti. Bu gözden süzülen bir yaş gibi görünen bir leke vardı masada. Diğer karalamalar hep hayvan çizimleriydi. Onlar gibi olmadığı için ağlamak dışında bir şey yapamayan bir göz...
Kitaplıktaki mangalara göz gezdirmeye başladım. " We Chould Be Forever", "The Lie That Changed Me", "My Heart Is Pounding", " Love Me The Same"... Bu kitapların isimleri çok klişe gelse bile birini seçip okumaya karar verdim. Masaya geri döndüğünde elinde bir bardak sütlü kahve vardı. Bana sordu:
"Ne okumak istediğine karar verdin mi?"
"Şu "We Chould Be Forever" biraz ilgi çekici. Sanırım onu okuyacağım."
"Ona bayılıyorum. Ama sonda ikiside a-dur spoiler vermemeliyim."
Ne diyeceğini tahmin etsemde bilmiyormuş gibi davranarak kitaplıktan o kitabı aldım. Masaya oturup çantamdan termosu çıkardım. Bir yudum alarak kitabın ilk sayfasını açtım -manga çizgi romanlarının çevirisi yapılırken orijinalliğinden sapmaması için sağdan sola doğru basılır. Yani aslında kitabın ilk sayfası değil son sayfasını açtım- karşımda duran koskoca "BURASI KİTABIN SON SAYFASIDIR" yazısını görünce ne yapmam gerektiğini anladım şaşırmam yüzümde belli oluyordu malum bana bakarak kıkırdadı. Ona kızgın şekilde bakmaya çalışsam da kendimi gülmekten alı koyamadım. Hafif agresif bir şekilde doğru sayfayı açınca okumaya başladım.
Hikaye niyeyse içine çekici ve sürükleyiciydi. Olay basit olsa bile anlatım dili ve tarzı içimde güzel bir his uyandırdı. O ise kitabına doğru düzgün bakmıyordu bile. Sürekli bana gizli bakışlar atıyor kafamı çevirdiğimde ise hiç bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Kitap %80 resim olduğundan yarısından çoğu bitmişti. Bir yudum kahve almaya yönelirken birden konuşmaya başladı.
"Kitabı nasıl buldun?"
"Kötü gitmiyor ayrıca şu erkek karakteri sevdim."
"Bencede. Ana karakterler genelde sıkıcı bir kişiliğe sahip olsada bunun pek değil. Daha çok onu anlıyorsun ve durumunu üzülüyorsun."
Kitaptan bu kadar çok çıkarmasına ve kitabı yaşayarak okumasına şaşırdım doğrusu. Ses ölçümü ayarlayamadan birden sesli konuştum.
"KESİNLİKLE"
Etrafımızda kitaplıklar çevriliydi bu yüzden başka birinin duyduğunu sanmıyorum ama yine de bir tuhaf hissettim. Sonunda tekrar konuşmaya başlayacak cesareti buldum.
"Ayrıca ailesinin baskılarına rağmen azimli olması ve aşkının peşinde koşması beni duygulandırıyor."
Sırıtarak " Seni ilk defa bu kadar çok konuşurken görüyorum. Sanırım kitabı beğendin." dedi.
"Ara sıra hafif bir şey okumak herkese iyi gelir."
"Ah bu acıttı. En azından biraz terapi gibi geliyordur."
İkimizde güldük. Ancak bu o kadar komik değildi.
"Peki sen neden okumuyorsun." dedim.
"Bilmem. Kitabı 5. Okuyuşum olduğundan biraz sıkıcı geliyor."
"Farklı birşey okumaya ne dersin?"
"Bilmiyorum." dedi ve kitaplığa göz gezdirdi.
Kısa süre sonra kafeden ayrıldık. Dışarıda yürüyorduk. Sonbahardan kışa geçişin rüzgarıyla sarı, kurumuş yapraklar dökülüyordu. Aramızda oluşan sessizlik git gide yeni katmanlar oluşturuyor gibiydi. Konuşacak birşey yoktu. Sadece rüzgarın buğulu sesi. Ancak birden konuşmaya başladı.
"Hey sana hiç şöyle olur mu? Yani.. Mesela ben bir kitap yazsam şöyle bir paragraf eklerdim: 'Rüzgarın sesini dinle. Rüzgarın sesi beni içine sürüklüyor. Rüzgarın sesi yağmura benzemez. Yağmur bir psikoloğa derdini döküyormuşsun gibidir ama rüzgar... farklıdır.' diyor musun? Yani evet biliyorum bunlar benim uydurduğum saçma şeyler ve..."
Nasıl bilmiyorum ama ne demek istediğini anlamıştım ve söze giriştim.
"Rüzgar acı ve dertlerini alıp götürür. kurtuluşu kısa bir süreliğine hissetsen bile sonrasında daha büyük bir acı gelir. Giden keder ve acılar başkasına denk gelirken daha büyük bir acı sana denk gelir. Derdinin daha hafif olma veya da hiç olmama olasılığı da vardır. Ama her insanın bir derdi vardır. Bu dert gelirken dünyanın diğer gerçekleriyle yüzleşerek kendine daha büyük acılar bulur.' diye tamamlardım bu paragrafı." dedim.
Sözlerim yüzünde bir gülümseme uyandırdı."Evet bu çok doğru." Gülümsemesini sürdürmeye çalıştı ama başaramadı. Boş boş yürürken yorulduğunu söyledi. Daha yeni çıksak bile yolun kenarındaki bir duvara oturduk. Etraf çok ıssızdı ve hava kararıyordu.
"Hey müzik dinlemeye ne dersin?" dedim.
"Olur."
Çantamdan telefonumu çıkardım ve diplerdeki kablolu kulaklığı aramaya başladım. Nihayet buldum ve bir kulağını ona birini kendime taktım. Şarkı listemdin rastgele bir şarkı açtım. Karşıda batan güneşi izlerken Arctic Monkeys'den "505" kulaklığımın kablosundan kulak zarıma ulaşıyordu. Soluma doğru döndüm ve onunla göz teması kurduk. Artık buna alıştığım ve çok tırsmadım. Sigara içiyordu ve bana da bir tane vermesini istedim. Ağzımda tutarken içinde küçük zarları olan çakmağıyla sigarayı yaktı. Ciğerlerime dolan dumanlı nefesi verdiğimde sanki bir parçam eksiliyordu. Ayağıma dar gelen ayakkabılara baktım ve sonrasında onun ayağındaki siyah botlara. Şarkının son nakaratı gelmişti. Karşı yolda siyah bir kedi vardı. Empati kurmadan edemedim.
Şarkının son gitar sesiyle birlikte sonu geldi. kaldırım çizgilerine dalmışken bana dönüp parmağıyla çenemi kendisine doğru itti.
"Hey iyi misin? dalmıştın da."
Bir gülümseyesim geldi ve dedim ki:
"Evet, iyiyim." bunu derken içimde bir rahatlama hissettim. Sigarasını bitirip duvara ezdi ve dedi ki:
"Sevindim." aradan biraz zaman geçti ve konuşmaya devam etti:
"Bugünkü hedefimi seni güldürmek yapmıştım ve sanırım bunu birden çok kez başardım değil mi?"
"Evet öyle ama..." artık bunu sormam gerekiyordu. "Ama neden bana böyle iyi davranıyorsun. Çünkü şu ana kadar kimse bana böyle davranmadı. Ailemden görmediğim sevgiyi senden görüyorum. Yani bunun bir sebebi var mı?"
"Bir sebep? Evet evrendeki herşeyin bir sebebi olsa da..." dedi gülerek ve bana doğru döndü.
"İçimden gelemez mi?" Dedi hayranlık dolu bir gülümsemeyle.