Kumar masasından kalktığımda arkamda bıraktığım üç adamın yüzündeki ifadeyi asla unutmayacağım. Şaşkınlık, öfke, utanç… hepsi birbirine karışmıştı. Friedrich’in terli alnı, Victor’un titreyen elleri, Hans’ın donuk bakışları… Hepsi yenilmişti. Ve en güzeli, bunu bir kadına, hem de benim gibi birine yenilmişlerdi. Kumarhanenin içindeki herkes fısıldaşmaya başlamıştı bile. “O kadın kim?” “Nasıl yaptı?” “Artemis… o Artemis mi?” Çok yakında herkes beni tanıyacaktı. Ama asıl soru şuydu: Ben kendimi tanıyor muydum? Cebimden eski, yıpranmış bir kibrit kutusu çıkardım. Parmaklarım titremiyordu. Titremesi gerekmiyordu. Bu kumarhanede oturan, içen, kumar oynayan, yalan söyleyen, aldatan, çalan herkes kirliydi. Ben de öyleydim. Temiz olmaya niyetim yoktu zaten. Temizlik zayıflıktı. Kibriti çaktım. Küçük alev bir an parladı, sonra örtüye değdi. Kumaş anında tutuştu. Alevler hızla yayıldı; masa örtüleri, perdeler, halılar… Her şey yanıyordu. İnsanlar önce şaşırdı, sonra çığlık atmaya başladı. Sandalyeler devrildi, paralar yere saçıldı, duman genizleri yaktı. Kaçışıyorlardı, birbirlerini eziyorlardı. Ben ise gülümseyerek izledim. Ateşin dansını, çaresizliği, korkuyu… Bu anı seviyordum. Dışarı çıktığımda arkamda cehennem vardı. Ama ben cehennemin kraliçesiydim. Sokaklar karanlık ve sessizdi. Şehrin bu kısmı ışıkların ulaşmadığı, çöp kokan, farelerin dans ettiği yerlerdi. Ben karanlıktan korkmazdım. Karanlık benim evimdi. Beni saklardı, beni beslerdi. Yürürken önümü üç gölge kesti. Üçü de iri yarı, sarhoş, pis kokan tipler. Gözleri alkol ve şehvetle bulanık. Bana bakarken ağızlarının kenarından salyalar akıyordu neredeyse. “Güzelim… yolunu mu kaybettin?” dedi en öndeki, dişleri sararmış, sakalı yağlı bir herif. Diğer ikisi kahkaha attı. Kahkahaları sokakta yankılandı, iğrenç ve boğuk. “Ben yolumdayım,” dedim sakin, sesim buz gibi. “Siz ise yanlış yola girmişsiniz. Eğer şimdi defolup gitmezseniz… çok geç olacak.” Yine kahkaha. Bu sefer daha yüksek, daha küstah. Öndeki adam bir adım yaklaştı, nefesi yüzüme vurdu. İçki, ter ve ucuz tütün kokuyordu. “Seni becerdiğimizde daha çok eğleneceğiz, küçük cadı.” Gülümsedim. Ama bu gülümseme sıcak değildi. Dişlerimi göstererek, gözlerim karanlıkta parlayarak gülümsedim. “Gerçekten buna inanıyor musunuz?” İlk hamle ondan geldi. Kolunu uzattı, bileğimi yakalamak için. Ama ben çoktan hareket etmiştim. Bileğini yakaladım, ters çevirdim, kemik çatırtısıyla birlikte adamın yüzü acıyla buruştu. Dizini kırdım, yere çöktü. Diğer ikisi şaşırdı, ama hemen saldırdılar. İkincisi bıçağını çekti, üçüncü yumruk attı. Yumruğu eğildim, bıçağı savuran elini tuttum, bileğini büktüm, bıçağı elinden aldım. Aynı anda dizimi karnına geçirdim. Adam iki büklüm oldu, kusmaya başladı. Üçüncüsü arkadan sarıldı, kollarını belime doladı, sıkıca bastırdı. “Şimdi kaçamazsın!” diye homurdandı. Güldüm. Kafamı arkaya sertçe vurdum, burnunun kemiği kırıldı, kan sıcak sıcak enseme aktı. Dirseğimi kaburgalarına geçirdim, bir kez, iki kez. Kaburgalar çatırdadı. Adam bırakmak zorunda kaldı. Yere düştü. Üçü de yerdeydi artık. Nefes nefese, kan içinde, inliyorlardı. Ama ben bitirmemiştim. İlk adam kalkmaya çalıştı. Dizinin üstünde doğruldu, gözleri kin doluydu. “Seni öldüreceğim, kaltak!” Bıçağı elime aldım. Soğuk metal parmaklarımda tanıdıktı. Bir adım attım, boğazına dayadım. “Öldürmek mi?” dedim fısıltıyla. “Ben öldürmeyi çoktan öğrendim.” Bıçak deriye değdi. Bir çizgi çekti, kan fışkırdı. Adamın gözleri faltaşı gibi açıldı, sonra söndü. İkincisi kaçmaya çalıştı, emekleyerek. Ayak bileğini tuttum, kendime çektim. Bıçak karnına girdi, bir kez, iki kez, üç kez. Her seferinde daha derin. Sıcak kan ellerime aktı, sokak taşlarını ıslattı. Adam son bir iniltiyle yere yığıldı. Üçüncüsü ise ağlamaya başlamıştı. “Lütfen… lütfen yapma… ben bir şey yapmadım…” Yanağına vurdum, sert. “Sus.” Sonra eğildim, yüzüne yaklaştım. Gözlerime bakmasını sağladım. “Sen bir şey yapmadın mı?” dedim. “Bana ‘güzelim’ dedin. Bana dokunmak istedin. Beni aşağıladın. Ve şimdi… pişmanlık mı istiyorsun?” Bıçak boğazına indi. Kan fışkırdı, sıcak ve koyu. Adamın gözleri donuklaştı, ağzı açık kaldı. Üçü de hareketsizdi artık. Sokak sessizdi. Sadece uzaklardan gelen siren sesleri duyuluyordu. Ellerimi siyah deri ceketime sildim, kan lekeleri koyu kırmızıya döndü. Bıçak cebime gitti. Yürümeye devam ettim. Karanlık yine benimleydi. Ve ben… ben hâlâ kendimi tam tanımıyordum. Ama bir şey kesindi: Bu gece, şehir bana yeni bir isim daha vermişti. Ölümün Kraliçesi. Ve bu isim… çok yakında herkese ulaşacaktı.
Bölüm 3
BÖLÜM 3
Bölüm sonu
1 yorum
Güçlü kadın karakteri çok severiz,baya güzel bir kitap olmuş ve heyecanlı da gidiyor devamını bekleyeceğim emeğine sağlık :)
1Yanıt
