Yazmak benim için hep bir kaçıştı aslında. Gerçek dünya çok gürültülü, çok keskin, çok yorucuydu. Klavyenin tuşlarına bastığımda ya da kalemi kâğıda değdirdiğimde sesler susuyor, zaman bükülüyordu. Kendi kendime dünyalar kuruyordum; karanlık koridorlar, kan kokan odalar, intikam kokan sokaklar… Hepsi eğlence içindi. Kendimi bulmak için girdiğim bir oyun sanıyordum. Sonra bir gün anladım ki oyun benden çok daha büyükmüş. İlk kitabım Küllerinden Doğan Kadın çıktığında kimse beklemiyordu. Ben bile beklemiyordum. Sert, acımasız, ama tuhaf bir şekilde şiirsel bir kitaptı. Başroldeki kadın, erkeklerin en iğrenç yanlarını avlıyordu. Tecavüzcüleri, katilleri, gülümseyerek can alanları… Onları aynı yöntemlerle, aynı soğukkanlılıkla bitiriyordu. Okurlar bayıldı. “İntikamın en güzel hali” dediler. “Kadınlar için yazılmış en güçlü kitap” dediler. Ben sadece susup gülümsedim. Çünkü o kadın benim içimden çıkmıştı. Ama ne kadarının benim, ne kadarının başka bir şey olduğunu hâlâ bilmiyordum. İkinci kitabın adı ise… Şimdi düşününce bile tüylerim diken diken oluyor. Kitabın içindeki kadının neden böyle bir isim taşıdığını ben bile bilmiyordum. Sanki kalem kendi kendine yazmıştı o kelimeleri. Sanki biri kulağıma fısıldamıştı: “Bunu yaz. Bunu yazmazsan olmaz.” O gün imza günüydü. Salon neredeyse boşalmıştı. Masanın üstünde dağılmış birkaç kitap, soğumuş kahve fincanları, yere saçılmış konfetiler… Biraz yorgun, biraz mutlu, biraz da tuhaf bir boşluk içindeydim. Sonra onu gördüm. Kız sessizce yaklaştı. Yirmi üç, yirmi dört yaşlarında gösteriyordu. Siyah uzun bir palto giymişti, yakası kalkıktı. Saçları simsiyahtı ve yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. Ama asıl çarpıcı olan gözleriydi. Koyu, dipsiz, sanki içine bakınca bir şeyin seni geri çekmesini beklediğin türden gözler. Bana doğru baktığında zamanın bir anlığına durduğunu hissettim. Sanki hipnoz değil de… daha eski, daha tehlikeli bir şey. Hiç konuşmadı. Sadece baktı. Sonra elindeki küçük, kadife kaplı kutuyu yavaşça uzattı. “Bu ne?” dedim, sesim istemeden titreyerek. Cevap vermedi. Sadece bakmaya devam etti. O kadar yoğun bakıyordu ki gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Kutuyu aldım. Parmaklarım titriyordu, nedenini hâlâ anlamış değilim. Kapağı açtığımda içinden çıkan şey… eski, ağır, soğuk bir kalemdi. Gümüş işlemelerle kaplıydı; sarmaşıklar, dikenler, belki de kan damlalarına benzeyen minik kırmızı taşlar. Gövdesinde, çok ince bir el yazısıyla kazınmış bir cümle vardı: “Sen bitirmeden o bitmez.” Kalbim tekledi. Bu cümleyi daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Ama sanki yıllardır içimde bir yerlerde yazılıymış gibi geldi. “Neden bu kalemi bana veriyorsun?” diye sordum, başımı kaldırarak. Kız çoktan gitmişti. Masanın önü bomboştu. Sanki orada hiç durmamış gibi. Sadece hafif bir lavanta ve eski kâğıt kokusu kalmıştı havada. Ve elimde o kalem… hâlâ hafifçe sıcak. O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Çünkü o kalem mürekkep almıyordu. Ama yine de yazıyordu. Hem de benim yazabileceğimden çok daha karanlık, çok daha gerçek cümleler. Ve en korkuncu ne biliyor musun? Bazen, gecenin en sessiz saatlerinde, kalemi elime aldığımda… parmaklarımın arasında onun parmaklarını hissediyorum. Sanki hâlâ tutuyor. Sanki hâlâ izliyor. Ve bekliyor. Bitirmemi bekliyor.
Bölüm 1
BÖLÜM 1
Bölüm sonu
9 yorum
Ohaaa tüylerim dikeldi
O ne demek abla
Kim acaba o kız
Ay yoksa bizim kız da mı öyle kötü şeyler yaşadı
1YanıtYazmayı seviyorum
Yazmak benim için de bir kaçış
Başlayalım 17.01.2026
Başlayalım 17.01.2026
Mükemmel bir başlangıç olmuş baya beğendim :)
1Yanıt

