(1 hafta sonra...)
Aradan koskoca bir hafta geçti. Meriç artık asıl olması gereken yere, benim yanıma geri dönüyordu. Annesinin işleri sebebiyle maalesef ki annesi; abisi ve ablası ile beraber İstanbul'da kalacaklardı. Meriç ise burada Kastamonu'da bir evleri vardı zaten orada kalacaktı. Tek başına...
Bugün ise günlerden cumartesi sabah saat 09.30 sularında otobüsü otogara gelmiş olacaktı ki bende onu otogarda karşılayacağım. Yine anneme haber vermeden evden çıktım. En az yarım saat önce çıktım. Otogar yakın aslında ama ben erken gitmek istedim. Eğer otobüs erken gelirse ben de yetişemezsem çok üzülürüm.
Yaklaşık 10-15 dakika sonra otogara geldim. Birazdan otobüs burada olur yine her zaman ki gibi heyecanlıydım. Bu kez onu bir daha geri göndermemek adına bekliyordum onu alıp götürecek ve bir daha buraya geri getirmeyecektim. Ayakta beklememek için burada bulduğum bir banka oturdum. Telefonumu kontrol ettim mesaj var mı yok mu, saat kaç? Diye. Saat neredeyse dokuz buçuğa geliyordu artık gelmek üzeredir. Aramak isterdim ama en son mesajlaşırken şarjının bittiğini ve şarj aletini almayı unuttuğunu söylemişti o yüzden ne arayabiliyorum ne de bir mesaj atabiliyordum. Oturdum öylece bir bankta onun gelmesini bekliyordum. Evet yine ben bekliyorum onu olsun bu bekleyişlerin sonu hep mutlu biter, bitmeliydi de.
İşte bir otobüs otogara yaklaşıyor. Yine üzerinde İstanbul/Kastamonu yazıyor. Aslında olayların bundan sonraki kısmı aynı şekilde işledi. Yine birbirimizi gördüğümüz an bir duraklamalar, bir bakışmalar, koşarak gelip sarılmalar. Vs. Vs.
Beraber bir taksiye atlayıp onun evine gittik önce.
Taksiden indik bavulunu aldık. Ve el ele tutuştuk ve evine doğru yürüdük.
Meriç kapıyı açtı. İçeriye girdik. Sonra
Bavulunu kenara koyup salona geçti. Ben de peşinden salona geçtim.
"Yol boyunca o kadar çok yoruldum ki bir de üstüne üstlük telefonun şarjı bitti. Senle konuşamıyorum, senden haber alamıyorum. Vakitte geçmek bilmedi sanki git git aynı yol." Sinirli sinirli söylenirken yanına oturdum sakinleştirmek ister gibi elini tuttum.
"Sakin ol sevgilim bak sonunda yanımdasın, buradasın sağ salim geldin ya buna da şükür alırız bir şarj aleti biter gider. Yorgunsan yat dinlen ben de evden haber vermeden çıktım bizimkiler benim yokluğumu fark etmeden gidiyim ben olur mu? nasılsa hep buradasın artık." Tam kalktım gidiyordum ki. Arkamdan elimi yakaladı beni kendine çekti bana uzun uzun baktı gözlerime dudaklarını araladı ve tek bir kelime çıktı dudaklarından.
"Gitme..!" O kadar çok istiyordum ki ben de kalmayı ama yapamazdım şimdi olmazdı.
"Olmaz... yani gitmem lazım. Nedenini sen de çok iyi biliyorsun Meriç."
"Peki şöyle yapalım. Yarın pazar ya yeni bir film çıkmış vizyonda onu seyretmeye gidelim. Sende bir arkadaşınla buluşacağım diye çıkarsın olmaz mı?"
"Bilemedim ki şimdi. Ama çıkmaya çalışırım haberleşiriz nasıl olsa."
"Tamam o zaman bırakayım mı seni eve kadar?"
"Hayır hayır yakın zaten ben giderim kendim ama sende dikkat et kendine uyu güzelce tamamı? Bu arada telefonunu nasıl açacaksın?"
"Bu evde bi yerde yedek bir şarj aleti olacaktı onu bulur açarım sen merak etme akşam konuşuruz."
"Tamam canım hadi görüşürüz."
"Görüşürüz sevgilim." Montumu üzerime geçirdim. Ayakkabılarımı da giyip Meriç'e öpücük yollayıp evden çıktım. Evimizin arası aşağı yukarı 30 dakika kadar bir mesafedeydi bu kez yürümedim eve yetişebilmek için dolmuşa bindim. Eve vardığım da ise kapıyı ses çıkartmadan açtım. Mutfakta çatal kaşık sesleri geliyordu büyük ihtimal annem kahvaltıyı hazırlıyordu. Montumu, ayakkabılarımı hızla ve ses yapmadan çıkarıp parmak uçlarında odama doğru ilerliyordum. Bir an yukarıdan bir tıkırtı geldi merdivenin altına saklandım. Babam uyanmış aşağıya iniyordu. Mutfağa yöneldi onların seslerini duyabiliyordum.
"Günaydın aşkım."
"Günaydın... erkencisin bakıyorum da"
"Bugün hafta sonu ya erken kalkıyım dedim. Bizim kızlar daha kalkmadı mı?"
"Yok... uyuyorlar hâlâ kahvaltıyı hazırlayayım uyandırmaya gideceğim şimdi."
Benim hemen buradan çıkıp odama gitmem ve üzerime pijamamı giyip yatmam lazımdı. Bir kez daha saklandığım yerden çıkıp sessizce çıktım merdivenleri hemen odama girip üzerimi değiştirdim ve yatağa yattım.
Yattıktan iki dakika kadar sonra annem beni uyandırmak için yanıma geldi. Bir yandan perdeleri açıyor bir yandan bana sesleniyordu.
"Hadi bakalım sabah oldu kalkma vakti!"
"Anne birazcık daha uyusam?" Çünkü Meriç ile buluşacağım diye hem erken kalmıştım, hemde dün gece onunla konuşuyoruz diye geç yatmıştım.
"Olmaz hadi kalk kahvaltı hazır öğlen oldu neredeyse ben kardeşini kaldırmaya gidiyorum." Odadan çıktı. Birazcık yatıp telefonumu elime aldım Meriç'ten hâlâ mesaj yoktu. Can sıkıntısıyla kalktım. Banyoya gittim elimi yüzümü yıkadım. Sonra odama gelip üzerimi değiştirdim. Üstüme turuncu kazağımı altına da siyah pantolonumu ve panduflarımı giydim. Bunları çok seviyorum Panduflarımı. Kübra'nın bana hediyesiydi. Yılbaşında birbirimize hediye almıştık. Ben ona okuma kitabı hediye etmiştim. O da bana Panduf hediye etmişti. Onları da giyip kahvaltıya indim.
"Günaydın herkese!"
"Günaydın." Hep bir ağızdan bana karşılık vermişlerdi. Bugün çok mutluyum çünkü bugün Meriç ile sinemaya gidecektik. Galiba bu bizim ilk sinemaya beraber gidişimiz olacaktı. İnşallah güzel filmler vardır. Gerçi Meriç bana yeni bir film çıkmış falan dedi ama ben onun kadar takip etmiyorum sinema filmlerini sadece şöyle bir göz gezdiriyorum içime sinen bir şey var ise izliyordum.
( 2 saat sonra...)
Yaklaşık iki saatimi ailemle evde geçirdim. Sonra Meriç'in mesajıyla hazırlanıp evden çıkacaktım. Anneme arkadaşım çağırdı. Ödev yapacağız diye çıktım. Anneme yalan söylemek istemiyorum. İçime hep bir şey oturuyor bunu yapmak zorunda olduğum için rahatsız oluyordum ama yapacak bir şey yok. Montumu üzerime geçirdim. Botlarımı giydim çünkü ekim ayındayız ve dışarıda çok güzel kar yağıyordu. Kapıyı açtım. evin bahçesinden çıktım. Bir de ne göreyim. Meriç! Evin önüne gelmiş. Beni gördü gülümsedi ve el salladı. Gülümsedim ama bir yandan da inşallah kimse görmemiştir diye de dualar ediyordum. Şimdi bir yakınım görse yanlış anlayabilirdi bu yüzden tedirgin oldum. Ama kar yağdığı için etrafta kimse yoktu sokak neredeyse bomboştu. Şanslıydık belkide bu güzel kar bizim şansımız olsun bugün.
Meriç'in yanına gittim. Karşı kaldırımdaydı. Sarıldık. Boynumu kokladı nefesini duydum. Özlemişiz birbirimizi aslında daha dün yanındaydım ama insan bazen yanındayken bile özlüyor.
"Eee Meriç bey beni bugün hangi filme götürüyorsunuz?" O sırada el ele tutuşmuş yürüyorduk.
"Çok güzel bir film çıkmış. Geçen fragmanını izledim. Çünkü herkes öve öve bitirememişti filmi. Sonu Birazcık acıklı ama olsun yinede güzel bir filme benziyor gidelim mi
ister misin?"
"İsterim tabi ki madem sen bu filmi çok sevdin öyleyse gidelim ama bu filmin adı ne?"
"Delibal!"
"Hmm gidelim ve görelim bakalım."
Cadde boyunca uzun uzun konuştuk. Mesela İstanbul'da yaptıklarını anlattı bana en son gitar kursuna gitmiş ve yeterince öğrendiğini düşünerek birde buraya geleceği için bırakmış kursu eğer gerek olursa burada da gitar kursuna katılacağını söyledi. Aslında hep o anlattı ben dinledim çok güzel bir hayatı var ama bir yanı hep eksik ara ara babasından bahsediyor beraber geçirdikleri güzel günleri, beraber yaptıkları puzzle varmış ama onu bitirememişler hem karmaşıkmış hemde nereden baksan bin parça falanmış. Babasıyla yarım bıraktığı puzzleı tamamlayamadan gelmiş. Hatta bana şey dedi "bir yanım hep eksik puzzle ım gibi" kötü bir duygu Allah kimseye yaşatmasın insanın babasını kaybetmesi kadar kötü başka ne olabilir ki bu yüzden sevdiklerinizin kıymetini bilin asla kırmayın kalplerini küsmeyin, ufacık bir şey yüzünden küsmeyin onlara... mesela yanından ayrılırken bile bu son görüşünüzmüş gibi sıkı sıkı sarılın ona çünkü bir gün gelir birisi onu alır aynı Meriç'in babasının ölüm nedeni gibi bir doktor hatası olabilir ya da bir trafik kazası... olur ya hayat bu ne zaman ne olacağı hiç belli olmaz. Bizim başımıza gelmez demeyin ön yargılı davranmayın. Gelir hem de öyle bir gelir ki işin içinden çıkamazsınız.
"İşte geldik ben biletleri alayım da artık izleyelim şu meşhur filmi."
Meriç biletlerimizi alıp mısır ve içecek almak için sinemanın küçük büfesine geldik. Beraber patlamış mısırlarımızı ve kollarımızı aldık. Üzerinde salon 3 yazılı olan sinemaya girdik. Filmimizin yani ilk filmimizin adı "Delibal" en arkada ortalarda bulunan koltuklarımıza geçtik. Film başlıyordu artık tam vaktinde yetişmişiz.
Filmde iki aşık var. Birbirlerini deliler gibi seviyorlar. Sonra evleniyorlar başta kızın babası evliliğe karşı çıkıyor kızda ısrar edince babası da "sen bu evliliği yaparsan beni unut diyor." Evleniyorlar sonra eşi kızın babasına gidiyor onları barıştırmak için e nihayetinde kız babasıyla barışıyor neyse kız eşine bu arada delibal diyor. Önce annesini kaybediyor sonra eşi intihar ediyor kız yıkılıyor tabi.
Filmin son sahnesi ikimizi de ağlatmaya yetti. Son sahnede kızın eşi bir tane video hazırlamış ve orada veda ediyordu. Çok acıklıydı ya
Bir an döndüm Meriç'e baktım. O filmi izlerken ağlayarak dedim ki içimden "ben seni kaybedersem ne yaparım?" O da ağlıyordu beni fark etti bana baktı. Ağlarken yakalanmış gibi göz yaşlarını sildi önce, elini yüzüme götürdü gözyaşlarımı sildi. Sarıldık birbirimize şükrettik bir kez daha buradayız ve birbirimize sarılma imkanımız varken bunları yapabiliyoruz. O ağladı ben ağladım içimiz parça parça çıktık salondan film bitti. Evet ama bizim filmimiz ise yeni başlıyordu. Aklımıza gelebilecek ne varsa gerçekleştirelim istiyoruz. Bizim filmimiz de "mutlu sonsuz" olsun...
"Gece yakamaz düşerken denize aklımda yine sen yine de sen."
Günün en güzel, en huzurlu halidir gece. Sokaklar sessiz herkes uykuda kuşlar cıvıldamıyor, arabaların korna sesleri yok, insanların sesi çıkmıyor. İşte huzur diye ben buna derim. Yıldızlar ve Ay gecenin vazgeçilmez ikilisi onlar olmasa kim aydınlatacaktı yolumuzu kim yol gösterecekti bize...
Çok güzel bir günün ardından eve gelmiştim. Eve geldiğim de ev çok sessizdi herkes nerede acaba diye düşündüm. Salona baktım kimse yok mutfağa banyoya her yere baktım bugün hafta sonu herkes nerede acaba genelde bizimkiler evde oluyordu.
Nerede olduklarını düşünerek odama geldim. Üzerimi değiştirmek için dolaba yöneldim dolabın üzerinde bir not vardı. Notta ise aynen şöyle yazıyor.
"Kızım ben annen... acilen Ankara'ya gitmemiz gerekti kardeşin baban ve ben Ankara'ya gidiyoruz. Seni arayacaktık ama telefonun kapalıydı ben de aceleden bir not bırakabildim notumu alır almaz beni ara."
Not annemdendi. Evet maalesef ki telefonumun şarjı bitmiş o yüzden kapanmış sıkıntılı bir nefes verdim. Telefonumu hemen sarja taktım ve açılmasını bekledim. Açılır açılmaz onları aramalıydım. Acaba ne oldu çok tedirgin oldum. İnşallah kötü bir şey olmamıştır kardeşimi alıp Ankara'ya gittiklerine göre kesin kardeşimin durumuyla ilgili o yüzden kesin hastaneye gidiyorlar. Kardeşim maalesef ki engelli olduğu için yılda bir kere Ankara'ya hastaneye kontrole götürüyorlar neden Ankara diyecek olursanız kardeşimle bizzat ilgilenen doktor Ankara da o yüzden.
Bir kaç dakika sonunda nihayet telefonum açıldı. Direk olarak annemi aradım uzun çalışlar sonucu açtı.
"Alo! Anne"
"Kızım kusura bakma sana da haber veremedik acil çıktık evden."
"Ne oldu bir sorun mu var?"
"Seni de telaşlandırdık ama kardeşinin kontrollerinin bugün son günüymüş unutmuşuz ve doktor da tatile girecekmiş o yüzden götürdük biz bir kaç gün buradayız. Dolapta yemek var ısıtıp yersin olur mu?"
"Tamam beni haberdar edin."
"Tamam kızım. Hadi kapıları iyice kilitle tamam mı korkmazsın dimi evde?"
"Yok anne korkmam hadi dikkat edin."
"Tamam kızım."
İyi bari o kadarda endişelenecek bir durum yokmuş. Bende ne yapıyım o zaman biraz Meriç ile konuşur yatarım artık hatta geçen yapamadığınız o görüntülü konuşmamızı yapabiliriz.
Derken tam Meriç'i görüntülü arayacağım sırada bir de baktım ki o beni görüntülü arıyor. Hafif gülümserken aramasını açtım. Yine çok cool bir şekilde ekranda benim görüntülü konuşmayı açmamı bekliyordu. Açtıktan sonra gülümsediğimi gördü o da gülümsedi bir süre birbirimize baktık ekrandan sonra dudakları aralandı.
"Bu görüntülü konuşmayı önceden yaptığımız da ben çok uzaktaydım. Ama şimdi sana sadece 30 dakikalık bir mesafendeyim." Dedi. Gülümseyerek
"Belki bir gün yanı başımda olursun. Olmaz mı?" Gözlerime derin derin baktı içini çekti keşke der gibi
"İnşallah bir gün yanı başında da olurum sevgilim."
"İnşallah..." birbirimize öylece bakıyorduk ekranda kafamızın içinde ise binlerce düşünce acaba bir gün yanı başında olabilir miyiz birbirimizin acaba bir gün sabahları uyanınca ilk gördüğüm yüz onun yüzü olabilir miydi.
"Ekin..." sade naif bir ses tonuyla ismimi o kadar güzel söylüyordu ki kendi ismimin bu kadar güzel olabilme ihtimali bile güzeldi. Onun ses tonuyla...
"Efendim Meriç..."
"Sana baktıkça bakasım geliyor gözlerimi senden alamıyorum sevgilim o kadar güzelsin ki dokunmaya kıyamıyorum sana." Bu güzel sözleri karşısında adeta büyülenmiştim ekrana kilitlenmiş öylece ona bakıyor bir yandan da gülümsüyordum ona, o ise bana övgüler yağdırırken.
"Ekin... beni hiç bırakma olur mu ben seni asla bırakmam sen de beni hiç bırakma, hep yanımda yanı başımda ol tamam mı?"
"Ben seni asla bırakmayacağım Meriç lütfen bana böyle söyleme bana hep sanki bir gün bir şey olacak ve ayrılmak zorunda kalacakmışız gibi bu kelimeleri tekrarlama korkuyorum Meriç korkuyorum."
Gözümden yaşlar süzülüyordu. O sırada. Meriç ise ekranda benim üzüldüğümü görünce o da dayanamadı karşımda ağlamaya başladı inanabiliyor musunuz ben ağlarken o da ağlıyor ben gülerken gülüyor. Hisli bir çocuktu karşımda duran kişi öyle hisliydi ki hemen etkileniyordu her şeyden.
"Ama Meriç sen neden ağlıyorsun şimdi ben ağladım diye mi?"
Gözlerini peçete ile sildi bana baktı.
"Ekin.. sen beni sulu göz yaptın farkında mısın? Sen ne zaman karşımda ağlasan ben de tutamıyorum kendimi başlıyorum ağlamaya."
Karşısında birden kahkaha attım. Resmen o kadar komik görünüyordu ki bana şikayet ediyordu ya, neymiş benim yüzümdenmiş.
"Kahve yapacağım ben hemen geliyorum."
"Dur ben de yapayım o zaman hem beraber yapmışız gibi olur."
"Tamam mutfağa götürelim telefonlarımızı orada beraber yapıyormuşuz gibi olur."
Görüntülü aramayı kapatmadan telefonları aldık. Mutfağın bir köşesine koyduk. Birbirimizin kahve yapışını izliyorduk. Arka fonda bir müzik açtığını duydum Meriç'in, şarkı şöyle diyordu: "havasından suyundan aşk damlayan gül renginde... " Mustafa Ceceli'nin en sevdiğim şarkılarından biriydi ve ben tam bir kırmızı gül hastasıyımdır ve Meriç'te bunu çok iyi bilir arada sırada bana güller alır. Saklarım onları her defasında canlı gül aldığı için kuruyordu ama olsun kitabımın arasında saklıyordum hep. Ve şarkı şöyle devam ederken cezve elimde ekrana doğru döndüm
"Son aşkım ilk yarim can bildiğim
Vefalı sevdiğimsin
Derdimi derdinle böldüğüm de
Ömrümü verdiğimsin."
Elimde cezve ile ekrana döndüm. Meriç'te eğilmiş beni izliyordu. Ve bana dedi ki
"Bir gün bu şarkı ile dans edeceğiz. Ve bu şarkı artık bizim şarkımız..."
Heyecandan kalbim çıkacak gibi atıyordu o an elimden neredeyse cezveyi düşürecektim. Meriç ise benim bu utanmış halime bakarak baya bir eğleniyordu.
"Meriç gülme utanıyorum... hem ne zaman bu şarkı ile biz dans edecekmişiz sen bana onu söyle."
"Zamanı geldiğinde... hadi hadi ben koydum bile ocağa kahvemi sen ise bana daldın ne o çok beğendin beni bakıyorum da baksana bana hayran kaldın resmen." Karşımda benimle alay ederken bir yandan da baya eğleniyordu benimle
"Yaaa ne demezsin bayıldım sana hemen ambulans çağırın bayılıyorum galiba." Sinir bozukluğu ile gülerken kahvemi ocağa koyuyordum. Meriç ise baya güldü benim bu halime kendince eğleniyordu benle işte.
O sırada şarkı hala çalıyordu.
"Aşkıdır ruhumda yankılanan
Duyduğum her seste
O can ki sevdası sonsuzumdur
Aldığım her nefeste..."
Diye devam ediyordu. Bu şarkı her zaman büyülemiştir beni ne zaman dinlesem uzaklara götürür beni bilinmedik yerlere bilinmeze...
O sırada ikimizde kahvelerimizi yaptık tekrar odalarımıza geçtik neredeyse saat gecenin 04.00 kadar konuşmuştuk kah güldük kah ağladık. Güzel bir gece olmuştu. Ben ona annemlerin Ankara'ya gittiğini falan söyledim öyleydi işte... sonunda ikimizinde uykusu geldi.
"Artık kapatalım mı? Meriç." Gözleri kıpkırmızı olmuştu uykusuzluktan.
"Kapatalım sevgilim iyi geceler, bizli rüyalar." Gülümsedim.
"İyi geceler sevgilim. Bizli rüyalar."
Ben ise tekrar o şarkıyı açıp kulaklığımı takıp dinledim. Dinleyerek uyuyakalmışım zaten. şarkının sözleri aynı bizi hatırlatıyordu.
"Havasından suyundan aşk damlayan
Yarim var gül renginde
Dünyaları verseler kar etmez
Olmaz ki sen denginde
Aşkıdır ruhumda yankılanan
Duyduğum her seste
O can ki sevdası sonsuzumdur
Aldığım her nefeste"
Diye devam ederken uyumuşum.
Sabah annemin arayışıyla uyandım. Telefonu yatağın içinde kaybetmiştim sesi var ama kendisi yoktu. Ufak çaplı bir sinir krizi geçirdikten sonra telefonumu buldum yatağın tam ortasına kadar gitmiş nasıl gittin sen oraya diye söylenirken aramayı açtım.
"Alo anne!"
"Alo Kızım nasılsın uyandın mı?"
"Sayende uyandım annecim."
"Tamam öyleyse doktor bugün öğlen kardeşini tedavi edecek eğer bir şey çıkmazsa akşama döneriz."
"İnşallah bir şey olmaz anne ya"
"İnşallah Kızım hadi ben kapatıyorum kahvaltı yapmadıysan kahvaltını yap oyle aç açına oturma olur mu yavrum?"
"Tamam anne görüşürüz hadi."
"Görüşürüz kızım."
Telefonu komodinin üzerine fırlatıp yatağa tekrar yattım. Bir an ufak çaplı bir kalp krizi geçirdim neredeyse, kalkıp telefonuma bir şey olmuş mu diye baktım. Çünkü uyku sersemliğine hızlı atmıştım. Ama Allah'tan hiç bir şeyi yoktu tamamdır geri yatabiliriz. Derken telefonum ikinci defa çaldı.
Telefonumu fırlatıp atasım geldi o an uykumun bölünmesi dünyada en sinir olduğum şeydir biraz uykuya düşkünüm de bu kez ise Meriç arıyordu. Neyse telefonu açtım. Aslında açmayacaktım ama bu seferde merak eder diye açtım.
"Günaydın sevgilim.!"
Yine sabah şekeri gibi tatlı sesiyle bana 'günaydın sevgilim' deyince tabi bende uyku falan kalmadı. Hadi Ekin bugün de uyku yok sana diye söylenirken yataktan kalktım. Meriç'i hoparlöre aldım. Dolaptan kendime giyecek bir şeyler bakıyordum.
"Günaydın.."
"Ne o Bugün pek bir neşemiz yok anlaşılan."
"Ondan değilde saate bakar mısın? Bu kadar erken saatte uyandırılır mı bir insan?" Telefonda kahkaha attı resmen evet benimle yine dalga geçecekti.
"Ama sevgilim sende uyuyan güzel gibi hep uyuyorsun. Kucağım da uyursun öğlene kadar uyursun ne yapacağım ben senle... bu arada saat 08.30"
"Ne yapacağım mı? Sev işte başka ne yapacaksın... bu arada saat baya bir erken bana göre"
"Seviyorum zaten sevgilim o yüzden seni erkenden sesini duymak için arıyorum suç mu bu yani"
"Değil tabi ki ben abartıyorum sadece biraz"
"Bugün seninle dışarıya çıkacağız öğlen gelir alırım seni olur mu? Ama onun öncesinde bir fatura ödeme işim var onları hallettikten sonra buluşuruz ararım ben seni, simdi kapatmam lazım olur mu?"
"Peki tamam araşırız"
Telefonu kapattım dolaptan seçtiğim kıyafetleri giyindim. Aşağıya mutfağa inip kendime bir tost yaptım sonrada onu televizyonun karşısına geçip yedim. Yine sabah programları vardı dünyanın en sıkıcı şeyi olabilir bu programlar.
Biraz televizyonda kanalları karıştırarak vakit geçirdim. Fazla da bir şey yoktu yapacak zaten telefonuma baktım bir kez daha Meriç'ten hala mesaj yoktu güya gelince arayacaktı ya da mesaj atarım diyordu neyse televizyondan bir şeyler izleye koyayım.
Bir kaç saat sonra telefonum çaldı o sırada mutfaktaydım. Telefonum ise salonda kalmıştı. Telaşla salona gittim. Telefonumu aldım. Arayan Meriç'ti. Telefonu açıp kulağıma koydum.
"Alo Meriç kaç saattir sesin çıkmıyor geldin mi?"
"Aşkım ben çok kötüyüm yanıma gelir misin?"
"Ne oldu Meriç iyi misin sen? Bak korkutma beni durum ciddi ise geleceğim."
"Aşkım lütfen çok hastayım ne olur gel."
"Hay Allah.... ta.. tamam geliyorum. Sakın çıkma bir yere hemen geliyorum hemen." Telaşla telefonu kapatır kapatmaz üzerimi değiştirmek için odama gittim. Hızla üzerimi değiştirip aşağıya indim. Çok tedirgin olmuştum. Kendi kendime konuşuyordum neredeyse " inşallah bir şey olmamıştır ya çok korkuyorum hemen taksiye binip gitmem lazım."
Dışarıya çıktım. Şansıma bir taksi geçiyordu hemen durdurdum. Taksiye atlayıp Meriç'in evinin adresini söyledim şoföre...
O kadar korkuyordum ki korkudan elim ayağım titriyor, kalbim hızla atıyordu. İçimden dualar ediyordum. 'Ne olur ona bir şey olmasın ne olur"
Taksi Meriç'in evinin önünde durdu. Ödemeyi yapıp hızlıca indim arabadan koşarak bahçe kapısından girdim. Yan taraftandı evin kapısı yan tarafa ilerledim. Tanıdık bir müzik sesi duydum önce. Sonra galiba başka bir yerden geliyordur diye düşünerek kapıya yöneldim. Kapı açıktı hemde sonuna kadar kapının tam önünde duruyordum.
Başımı yere eğdiğim de kırmızı bir halı uzanıyordu salona doğru üzerinde ise yollarıma serilmiş gibi gül yaprakları içeriden tanıdık bir melodi: "Mustafa Ceceli'den Gül Rengi" şarkısı açıktı.
Kalbim heyecandan duracaktı o an elim ayağım birbirine karıştı heyecandan, içeri girip girmemek arasında kaldım. Gördüğüm bu manzara karşısında resmen dona kalmıştım. Sonra kendime geldim ve içeriye girmeye karar verdim. Müzik hala devam ederken.
'Havasından suyundan aşk damlayan
Yarim var gül renginde
Dünyaları verseler kâr etmez
Olmaz ki sen denginde...'
Diye devam ediyordu şarkı. İçeriye doğru yavaş yavaş yürüdüm. Salona geldiğimde ise Meriç takım elbiselerini giymiş sırtı bana dönük bir şekilde öylece duruyordu sesimi çıkarmadım önce etrafı görmeniz gerekiyordu her yeri o kadar güzel süslemiş ki adeta büyülenmiştim. Gül sevdiğim için her yer güllerle doluydu. Geldiğimi belli etmek için boğaz temizleme sesi çıkardım. Hafifçe arkasını döndü elinde bir adet kırmızı gül ile önümde hafiften eğildi ve bana "bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi?" Bende heyecandan ne diyeceğimi bilmeyerek ve karşıladığım bu manzaranın şokuyla önce biraz şaşkın şaşkın bir ona bir etrafa bakındım. Meriç sorusunu tekrar edince bende cevap verdim bu kez. "Tabi ki de" dedim.
Şarkı... şarkımız geçenlerde bana şunu demişti: "bir gün bu şarkı ile dans edeceğiz ve bu şarkı bizim şarkımız olacak." Evet bizim şarkımız oldu.
Bu Şarkı ile dans etmeye başladık. O kadar huzurluydu ki anlatamam ya sevdiğim adamın kollarındayım işte o güzel huzur verici parfümü geliyor burnuma çok güzel kokuyordu. Biz belki yarım saat falan dans ettik. Yarım saatin sonunda ise kulağıma fısıldadı.
"Yorulduysan oturalım mı?"
"Bana kalsa sabaha kadar dans edebilirim ama oturalım."
"Bana kalsa da öyle ama sürprizlerim daha bitmedi sevgilim gel hadi oturalım." Kanepeye geçip oturduk önümüzde geniş büyük bir sehpa vardı. Sehpanın üzeri yine gül yapraklarıyla süslenmişti. Bir kaç tabak ta kuru pastalar vs vs. Ve büyük bir pasta üzerinde resmim olan mum falan koymuş diye düşünürken Meriç ellerimi tuttu. Kalbim bir kez daha çıkacak gibi atarken, ben şu anda kalp krizinden ölmezsem bir daha bir şey olmaz bana.
"Doğum günün kutlu olsun hayatımın anlamı. Iyi ki doğmuşsun, iyi ki beni bulmuşsun, iyi ki çocukluğumun en güzel yanı olmuşsun seni çok seviyorum aşkım iyi ki doğdun."
Aaa! Benim bugün doğum günümdü nasıl unuturum ya bir insan kendi doğum gününü nasıl unutabilir ben unuturum işte. Bu arada Meriç'in romantik birisi olduğunu daha öncede söylemişmiydim. O kadar mutluydum ki anlatamam size.
"Teşekkür ederim bir tanem her şey için. Biliyor musun ben bugün doğum günüm olduğunu unutmuştum bile tamamen aklımdan çıkmış."
"Ciddi olamazsın Ekin." Dedi ve yüzündeki şaşkınlıkla gülümsedi. Ben ise hiç tereddüt etmeden boynuna sarıldım.
"Teşekkür ederim... beni çok mutlu ettin seni seviyorum beni asla bırakma olur mu?"
"Ben de seni seviyorum Ekin seni asla bırakmam."
O gün saatlerce aynı evin içinde vakit geçirdik. Pastadan yedik. Sonra biraz dans ettik. Film ayarlamış bir kaç tane film seyrettik. Çok güzel bir gün oldu benim için. Bu güne tarih atacak olursak 26.10.2015 diyebiliriz net.!