Seren gözlerini korkuyla açtı. Kalbi deli gibi atıyordu. Yastığı terden sırılsıklam olmuştu. Rüyasında gördüğü şey hâlâ gözünün önündeydi.
Kendi yüzü.
Kendi gülümsemesi.
Ve o gülümseme… hiç ona ait değildi.
Saat sabahın altısıydı. Dışarıda hâlâ yağmur yağıyordu. Seren yatağın kenarına oturdu ve başını ellerinin arasına aldı. Nefes alamıyordu. Rüyasında kendi yüzünü görmüştü. Kendi eliyle bir kızı öldürürken görmüştü.
Defne’yi.
Telefonunu eline aldı. Titreyen parmaklarla haberleri açtı. Defne’nin cesedi ormanda bulunmuştu. Bıçak yaraları… tam rüyasında gördüğü gibi.
Seren’in midesi tekrar bulandı. Tuvalete koştu ve öğürdü. Bu sefer midesinden sadece acı ve korku geliyordu.
Aynanın karşısına geçti. Kendi gözlerine baktı. Gözbebekleri normaldi. Ama içindeki o karanlık his hâlâ oradaydı. Sanki biri onun içinde yaşamaya başlamıştı.
“Ben miydim?” diye fısıldadı aynadaki yansımasına. “Ben mi öldürdüm onu?”
Yansıması cevap vermedi. Ama Seren kendi kendine cevap verdiğini hissetti. İçindeki ses fısıldadı:
“Henüz değil… ama yaklaşıyorsun.”
Seren hızla aynadan uzaklaştı. Kapıyı açıp koridora çıktı. Annesi mutfakta kahve yapıyordu. Yüzü yorgundu.
“Sabah erkenden mi kalktın?” diye sordu annesi.
Seren başını salladı.
“Rüya gördüm.”
Annesi kaşlarını çattı. Bir an duraksadı, sanki bir şey söylemek istiyordu ama vazgeçti.
“İstersen bugün okula gitme. Haberler korkunç. Defne’yi duydun mu?”
Seren’in boğazı düğümlendi.
“Duydum.”
Annesi ona yaklaştı ve saçlarını okşadı.
“Her şey geçecek yavrum. Bu kasaba zaten hep böyleydi. Kötü şeyler olur, insanlar unutur.”
Seren annesinin gözlerine baktı. İçinde bir şüphe doğdu. Annesi bu rüyaları biliyor muydu? Neden “hep böyleydi” demişti?
“Anne…” diye başladı, ama annesi sözünü kesti.
“Git hazırlan. Okula gitmen lazım. Hayat devam ediyor.”
Seren odasına döndü. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Telefonuna bir mesaj geldi. Baran’dan.
Baran: “Rüya gördün mü?”
Seren: “Evet.”
Baran: “Görüşelim. Bugün öğleden sonra ormanda, eski gölün yanında. Tek başına gel.”
Seren uzun süre mesajı okudu. Orman… Defne’nin cesedinin bulunduğu yer. Korkuyordu. Ama aynı zamanda cevaplara ihtiyacı vardı. Tek cevap Baran’dı.
Okula gittiğinde herkes Defne’den konuşuyordu. Bazıları ağlıyor, bazıları korkuyla fısıldıyordu. Defne’nin en yakın arkadaşı Elif, koridorda ağlıyordu. Seren ona yaklaşmak istedi ama yapamadı. Suçluluk duygusu boğazını sıkıyordu.
Dersler boyunca hiçbir şey dinleyemedi. Aklı sürekli rüyadaydı. Kendi yüzü… kendi eliyle bıçak… Defne’nin çığlığı…
Öğleden sonra ders bitince Seren direkt ormana doğru yürüdü. Yağmur dinmişti ama yerler çamurluydu. Ormana girdiğinde yollar boştu. Kimse bu saatte oraya gelmiyordu. Özellikle cinayetten sonra.
Eski göle vardığında Baran zaten oradaydı. Siyah montuyla bir kayanın üstünde oturuyordu. Yanında eski bir defter vardı.
“Geldin,” dedi Baran.
Seren yaklaştı.
“Ne görmek istedin benden?”
Baran defteri açtı. İçinde eski fotoğraflar, gazete kupürleri ve el yazısıyla yazılmış notlar vardı. Bir fotoğrafı Seren’e gösterdi. Aynı gölde, yıllar önce çekilmiş. Fotoğrafta küçük bir kız vardı. Yaklaşık 8-9 yaşlarında. Yüzü Seren’e çok benziyordu.
“Bu sen misin?” diye sordu Baran.
Seren fotoğrafı eline aldı. Kalbi duracak gibi oldu.
“Ben… ben buraya hiç gelmedim. Bu fotoğrafı nereden buldun?”
Baran başını salladı.
“Ben bulmadım. Bu defter… babamın. O da aynı laneti taşıyordu. Tıpkı benim gibi. Tıpkı senin gibi.”
Seren defteri karıştırdı. Bir not dikkatini çekti:
“Kızım doğduğunda lanet ona da geçti. Rüyalarında cinayetleri görecek. Ve bir gün… ya kendisi katil olacak, ya da laneti kıracak.”
Seren’in eli titredi.
“Bu… benim hakkımda mı yazılmış?”
Baran başını salladı.
“Senin baban da aynı laneti taşıyordu. Ama o kaçtı. Senin annen ise… biliyor.”
Seren’in gözleri doldu.
“Annem… biliyor mu?”
Baran sustu. Sonra yavaşça konuştu:
“Annenin ailesi bu laneti taşıyor. Senin deden, baban… hepsi aynı şeyi yaşadı. Ama kimse laneti kıramadı. Çünkü lanet sadece rüyalarla bitmiyor.”
Seren bir adım geri çekildi.
“Ne demek istiyorsun?”
Baran ayağa kalktı.
“Laneti kırmak için ya lanetin kaynağını bulacaksın… ya da laneti taşıyan son kişi ölecek.”
Seren’in sesi titredi.
“Ben miyim o son kişi?”
Baran ona derin derin baktı.
“Henüz bilmiyoruz. Ama Defne’nin ölümü tesadüf değil. Rüyanda kendi yüzünü gördün. Bu bir uyarı.”
Seren gözlerini kapattı. Yağmur yeniden başlamıştı. Soğuk damlalar yüzüne çarpıyordu.
“Ne yapacağım?” diye fısıldadı.
Baran’ın sesi sertti.
“İlk önce annene soracaksın. Bütün gerçeği anlatmasını isteyeceksin. Sonra… rüyalarını kontrol etmeyi öğreneceksin.”
Seren başını kaldırdı.
“Nasıl?”
Baran cebinden küçük bir taş çıkardı. Üzerinde eski bir sembol vardı. Seren’e uzattı.
“Bu taşı rüya görmeden önce yastığının altına koy. Belki rüyayı yönlendirebilirsin. Belki… kimin öldüğünü değil, kimin öldürdüğünü görebilirsin.”
Seren taşı aldı. Eli ısındı. Taş sanki canlıymış gibi hafifçe titreşiyordu.
Baran arkasını döndü.
“Bu gece rüya göreceksin. Ve bu sefer… uyanınca ne gördüğünü bana söyle.”
Seren yalnız başına gölün kenarında kaldı. Taşı sıkıca tutuyordu. Yağmur şiddetlenmişti. Ormanın içinden hafif bir fısıltı geldi. Sanki biri onu çağırıyordu.
“Gel… laneti tamamla.”
Seren hızla geriye döndü. Kimse yoktu. Ama ses hâlâ kulağındaydı.
O gece yatağına uzandığında taşı yastığının altına koydu. Gözlerini kapattı. Kalbi hızlı atıyordu.
Uyku ağır ağır geldi.
Ve rüya başladı.
Bu seferki farklıydı.
Ormandaydı. Yağmur yağıyordu. Önünde bir gölge vardı. Gölge yavaşça döndü. Yüzü… Baran’ın yüzüydü.
Ve elindeki bıçak parlıyordu.