Okulun çıkışı yine yağmurluydu. Seren hızlı adımlarla koridorlardan çıkarken Defne yanına yetişti.
“Bugün çok dalgınsın. Bir şey mi var?” diye sordu Defne.
Seren zorla gülümsedi.
“Bir şeyim yok, sadece uykusuzum.”
Defne kaşlarını çattı.
“Rüyalar yine mi başladı? Biliyorsun, o rüyaları anlatırsan belki biraz rahatlarısın.”
Seren durdu. Defne’ye baktı. Gözlerinde hem şüphe hem de umut vardı. Ama anlatamazdı. Kimse anlamazdı. “Her gece birini öldürüyorum” diye mi diyecekti?
“Anlatamam,” dedi kısaca ve yürümeye devam etti.
Defne arkasından seslendi ama Seren duymazdan geldi.
Yağmur şiddetlenmişti. Seren şemsiyesini açmadan yürüyordu. Sanki yağmurun içinde kaybolmak istiyordu. Tam köşeyi döneceği sırada bir el kolunu tuttu. Seren irkilerek döndü.
Baran’dı. Siyah montu yağmurdan ıslanmıştı. Gözleri önceki günkü gibi soğuk ve derin bakıyordu.
“Kaçıyorsun,” dedi alçak sesle.
Seren kolunu çekti.
“Sen de mi takip ediyorsun beni?”
Baran hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme hiç sıcak değildi.
“Takip etmiyorum. Sadece aynı yöne gidiyoruz.”
Bir süre sessizce yürüdüler. Yağmur sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Seren dayanamadı ve sordu:
“Dün söylediklerin… Gerçek miydi?”
Baran başını çevirmeden cevap verdi.
“Rüyalarında cinayetler görüyorsun. Ve o cinayetler ertesi gün gerçek oluyor. Doğru mu?”
Seren’in kalbi duracak gibi oldu.
“Sen… nasıl biliyorsun?”
Baran durdu. Yağmurun altında ona döndü.
“Çünkü ben de görüyorum. Ama benimkisi biraz daha farklı. Ben sadece izlemiyorum. Bazen… hissediyorum.”
Seren’in gözleri büyüdü.
“Ne demek istiyorsun?”
Baran etrafına bakındı. Kimse yoktu. Sonra cebinden eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı. Seren’e uzattı. Fotoğrafta yaklaşık on yaşlarındaki iki çocuk vardı. Biri kız, biri erkek. İkisi de aynı gölde duruyordu. Arka planda eski bir ev görünüyordu.
“Bu benimle kız kardeşim,” dedi Baran. “O da aynı laneti taşıyordu. Ta ki… bir gece rüyasında kendi ölümünü görene kadar.”
Seren’in eli titredi.
“Ne oldu?”
Baran fotoğrafı geri aldı.
“Gerçek oldu.”
Seren bir adım geri çekildi. Yağmur yüzüne çarpıyordu ama hissetmiyordu.
“Bu… bu mümkün değil.”
“İmkânsız olan şeyleri çoktan aştık Seren,” dedi Baran. “Artık tek soru şu: Bu lanet neden bizde? Ve nasıl bitecek?”
Seren’in aklından geçen tek şey annesiydi. Annesi bu rüyaları biliyor muydu? Yoksa o da mı gizliyordu bir şeyler?
Tam o sırada telefonuna bir bildirim geldi. Yerel haber:
“İkinci Cinayet: Bu sabah ormanda 19 yaşındaki bir kızın cesedi bulundu.”
Seren’in midesi düğümlendi. Bildirimi açtı. Fotoğrafı gördü.
Kız… Defne’ydi.
Seren’in eli telefondan kaydı. Telefon yağmura düştü. Baran eğilip aldı ve Seren’e verdi. Seren’in yüzü bembeyazdı.
“Defne…” diye fısıldadı.
Baran kaşlarını çattı.
“Tanışıyor muydun?”
Seren başını salladı.
“Okul arkadaşımdı. Bu sabah konuştuk…”
Baran derin bir nefes aldı.
“O zaman bu gece rüya göreceksin. Ve o rüyada kimin öldüğünü göreceksin.”
Seren’in gözlerinden yaşlar karıştı yağmura.
“Ben… ben katil miyim?”
Baran başını iki yana salladı.
“Henüz bilmiyoruz. Ama bir şey net: Bu lanet ikimizi de öldürecek. Ya da bizi katil yapacak.”
Seren eve doğru koşmaya başladı. Baran arkasından seslendi ama duymadı. Yağmurun içinde koşarken aklından sadece bir şey geçiyordu:
Defne ölmüştü.
Ve o, rüyasında belki de bunu görmüştü.
Eve vardığında annesi kapıda bekliyordu. Endişeliydi.
“Neredeydin? Haberler korkunç. Defne’yi duydun mu?”
Seren başını salladı.
“Duydum.”
Annesi onu sıkıca sarıldı.
“Bir şey olursa bana söylersin değil mi? Her şeyi.”
Seren annesinin kollarının arasında kaldı. Ama içinden geçen tek şey şuydu:
“Anne, ya sen de biliyorsan?”
Gece oldu. Seren yatağına uzandı. Gözlerini kapattı. Uyumak istemiyordu. Ama uyku ağır ağır geldi.
Ve rüya başladı.
Bu seferki daha netti. Daha kanlıydı.
Bir orman. Yağmur yağıyordu. Bir kız koşuyordu. Arkasından bir gölge takip ediyordu. Kız dönüp baktığında… Seren’in kendi yüzüydü.
Ve o kendi yüzündeki gülümseme… zebaninin gülümsemesiydi