İçeriğe geç

Ölüme Kafa Tutanlar

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Ölüme Kafa Tutanlar

Bölüm 2

Şeytanla Anlaşma (2. Bölüm)

Uyandığımda Cafer çoktan uyanmıştı. Eşyalarını topluyordu. Kalktım ve ben de toparlandım. “Günaydın.” dedi beni fark edince. “Sana da günaydın” dedim. Hazırlandıktan sonra bir kafeteryaya gittik ve bir şeyler atıştırdık. Sonra da yola yürüyerek devam ettik. Üç dört saat boyunca kısa molalarla yürüdük. Daha sonra fakir bir mahalleye geldik. Cafer beni bir marketin önüne bıraktı ve beklememi söyledi.

Yarım saat sonra elinde iki kimlikle geri döndü. Benim adım Hazel idi, onun adı ise Albert’dı. Bir taksi çağırdık ve havalimanına yakın bir yerde indik. Havaalanına kadar yine yürüdük. Hava limanında bir saat beklemenin ardından uçağa bindik. Bunca zaman boyunca pek konuşmadık.

Ben uçakta uyurken o da bilgisayarından bir şeyler yaptı. Artık bilgisayar onun olmuştu. Gülümsedim. Camdan dışarı bakmaya başladım. Cam kenarına benim oturmamı istemişti. Neden bana bu kadar iyi davranıyordu. Belki benimle ilgili bir şeyler hatırlamayı başarmıştı. Ya da belki o da benden bir şeyler bekliyordu.

Tekrar uykuya daldım.

Rüyamda Toprak’ı gördüm. Öldürdüğüm adamları gördüm. Kendimi yine o sessiz sokakta gördüm. Her şeyi tekrardan yaşamıştım rüyamda.

Cafer’in sesiyle uyandım. Gözlerimi açınca bana gülümsedi. “Geldik. Her saniye geçmişimize daha da yaklaşıyoruz” dedi heyecanla. Ben de ona gülümsedim. Uçaktan indik ve bir araç bizi almaya geldi. Çok lüks bir araçtı. Arabaya ilerlerken Cafer’e baktım. “Parayı iki katına çıkarmayı başardım.” dedi. Üstünde çok durmadım. Arabaya binmeden önce arka kapıyı benim için açtı. Ona gülümsedim ve arabaya bindim. O da yanıma bindi. Şöför Cafer’e bir şey uzattı. Bu bir kutuydu ve aynısından onda da vardı. Kutuyu açtım. İçinde küçücük bir çift kulaklık vardı. Onun yaptığı gibi ben de onu kulağıma taktım. “Çeviri kulaklığı. İngilizce’yi anlamak zorunda kalmayacağız.” dedi Cafer.

“Vay canına.” dedim şaşırmış bir şekilde. Kısa bir süre sonra araba çok lüks bir otelin önünde durdu. Arabadan indik. Otelin içi altın sarısı, kırmızı ve fildişi rengi ile dekore edilmişti ve oldukça vintage duruyordu. Üstümdeki kıyafetlerle çok uyumsuzdu. Asansöre bindik ve üst katlardan bir odaya girdik. Oda da otelin içi gibi dizayn edilmişti. İki tane yatak odası ve salonla birleşik bir mutfağı vardı. Koridora doğru yürürken çantamı odalardan birine fırlattım. Salona geçtim ve kanepeye oturdum. Oldukça yumuşaktı. Cafer de mutfağa geçti ve kendine minibardan bir bira aldı. “Onu içmen legal mi?” “Evet ,ben yirmi bir yaşındayım.” dedi kafaya dikerken. “İster misin?”

“Hayır, teşekkürler.” Cafer‘in gülümsemesi düştü. “Yoksa ben bir çocuk mu kaçırdım?” dedi. Kahkaha attık. “Hayır. Ben de on sekiz yaşındayım ama zararlı şeyleri tüketmem.”

“Yani daha önce hiç içmedin.” dedi yanıma otururken. “Aynen öyle.”derken kafamı salladım. “Denemek ister misin?”

“İçkime ilaç katmayacağın ne malum?” Kahkaha attım ama o gülümsemekle yetindi. “Seni zorlamıyorum.” Dolaptan bir bira kapıp geldim. “Geçmişimize!” dedim birayı kaldırarak. Dediğimi tekrarladı ve birasıyla benim biramı tokuşturdu. Kafaya diktik. Yüzümü buruşturdum. Tadı sirkeye benziyordu ama daha ekşiydi. “Dört gün biri gelip de bana, önce bir cinayete karıştıktan sonra tanımadığım bir adamla başka bir ülkeye kaçıp tek hatırladığım sembolün geçmişimizle alakasını çözeceğimi söylese ona küfrederdim.”

“Bende” dedi gülümseyerek. “Bu paraları sadece ikiye katlayarak elde ettiğine emin misin. Çünkü bu otel şu ana kadar gördüğüm en lüks yer.”

“Daha lükslerini de göreceğiz.” Konuyu değiştirmesi beni sinir etti. Biramdan daha fazla içmedim ve onu mutfağa bıraktım. “İyi geceler Cafcaf” dedim odama doğru yürürken. “İyi geceler Bayan Bilge.” diye seslendi bana. Odama gittim. Kendine özel banyosu vardı.

Odama girer girmez kapıyı kilitledim. Ne de olsa o adamla tanışalı bir kaç gün olmuştu. Banyoya girdim ve duş aldım. Sonra yaralarımı yeniden sardım. Odam eski evim kadar büyüktü. Dolabı açtım dolabın içi çok ihtişamlı kıyafetlerle doluydu. Acaba Cafer bu kadar parayı gerçekten nasıl elde etmişti. Üstüme pijamaya benzeyen rahat bir şeyler giydim ve yatağa yattım. Acaba yarın nasıl olacaktı.

Yine aynı rüyayı gördüm, ama bu sefer soldan değilde sağdan gitmiştk ve sağ salim kurtulmuştuk.

Sabah olmuştu. Pencereden içeri sızan ışık tam da yatağıma vuruyordu. Güneş gözümü kamaştırdı. Gün için hazırlandım. Üstüme dolaptaki şık kıyafetlerden birini giyindim ve odadan çıktım. Cafer çoktan giyinmişti ve mutfakta tezgaha dayanmış bir şekilde beni bekliyordu. Beyaz bir gömlek ve lacivert kumaş pantolonuyla oldukça resmi duruyordu. “Çok beklettim mi?”

“Hayır. Oda servisi de şimdi geldi.” Masaya baktım. Kahvaltı için çeşit çeşit yemekle donatılmıştı. “Parayı bu şekilde çarçur etmesek mi?” “Daha paranın çeyreğini bile harcamadık.”

“Bizim iş adamı çok zengin olmalı.” Dedim sırıtarak. Karşısına oturmamı işaret etti. Sözlü olmasa da bana emir vermesi sinirlerimi bozdu ama yine de karşısına geçip oturdum.

Hayatımda hiç bu kadar doymamıştım. Kazandığım paralarla ancak hazır makarna yiyebiliyordum. Nasıl yediğime de hiç dikkat etmedim. Ben sadece yemeğe odaklanmışken Cafer lokmalarını bıçağıyla küçük küçük bölüyordu. Onun karşısında böyle yemeye utandım. “Kulaklığını şarj ettin mi?”

“Onlar şarj mı oluyordu?” “Elbette.” “İngilizcen nasıl?”

“Berbat.” “Tamam o zaman benimkini al. Seninki de bugün şarj olsun.” Dedi kulaklığının kutusunu uzatarak. “Senin konuşma engelin var. Kimseyle konuşma. Böylece ingilizce konuşmaz zorunda kalmazsın.” Kafamı salladım ve o da gülümsedi. Hazırlandık ve kapıdan çıkarken benim için kapıyı açtı. “Bayanlar önden.” dedi ama iki kişinin sesi çıkmıştı. Biri Cafer’in kendi sesiydi ve İngilizce konuşmuştu. Diğeri ise türkçe konuşmuştu ama sesi robot gibiydi. Kulaklık çalışıyordu.

Otelin önündeki şöförü olmayan arabaya bindik. O sürücü koltuğuna ben de yanına oturdum. “Nereye gidiyoruz?” dedim. “Fiyjang cinayetindeki kurbanı hayata döndürmeyi başarmışlar. Hastaneye gidiyoruz. Biz avukatlarıyız. Hasta hafızasını kaybetmiş bu yüzden katili bulmakta biraz zorlanacağız.” dedi İngilizce.

Araba hastanenin önünde durdu. “Lütfen hiç konuşmamaya özen göster” dedi alaycı bir tavırla. Ardından arabadan indi. Sinir olmuştum. Bana üstünlük taslıyordu. Ama en azından yardım ediyordu.

Ben de indim ve yanından hastaneye yürümeye başladım. Resepsiyona geldi. Resepsiyona avukat olduğunu ve bir hastayı görmek istediğini söyledi ve kadın bize odaya kadar eşlik etti. Odaya girdik. Açık kahve saçları ve gri gözleri vardı. Görünüşü sanki ben masumum diye bağırıyordu. “Merhaba Bay Williams. Ben Albert, bu güzel Bayan da Hazel. Kendisi konuşamama kusuruna sahip.” dedi İngilizce. Alex Williams kafa salladı. “Bize olaya dair hatırladığınız herhangi bir şeyi anlatır mısınız.”

“Ben… Ben hiçbir şey hatırlamıyorum.” dedi ve saçına elini geçirdi. “O zaman geçmişimize dair hatırladığınız bir şeyi söyleyin. Ne olduğu fark etmez.”

“Geçmişime dair hiçbir şey hatırlamıyorum.” Sesi titriyordu. Cafer çantasından bir fotoğraf çıkardı. Üzerinde fiyjiang sembolu vardı. Alex fotoğrafı görünce ilkildi. “Bu sembolü biliyor musunuz? Aklınıza ne getiriyor? Bir yer, isim, kişi…”

“Hastane” Caferle birbirimize baktık. “Başka?” “Birini hatırlıyorum. Siyah saçlı bir kız… On, on bir yaşlarında. Ve adı… Adı Kate. Kate Brown” Cafer adı defterine yazdı.

“Fiyjang ismini daha önce duydun mu?” “Hayır ama bir adamı hatırlıyorum. İsmi bu sözcüğe çok benziyor. Adı Fij Yang.” Bu ismi de not aldı. “Peki bu adam kim biliyor musun?”

“Hayır.”

“Teşekkür ederiz.” Kolumdan tuttu ve hızlıca odadan çıktı. Hızlı adımlarla arabaya bindik. Kapımı kapar kapamaz, “Bir daha kolumu tutarsan o kolunu keser sana yediririm.” dedim yüksek sesle. “Kate Brown, bu kızı ben de hatırlıyorum.” “Dediğimi duydun mu sen!” Bilgisayarını açtı ve bir şeyler yaptı. “Hey!” dedim. Beni duymamazlıktan gelmesi sinirlerime dokunmuştu. Bilgisayarı hızla kapadı ve arabayı çalıştırıp sürmeye başladı. “Nereye gidiyoruz?” “Kate Brown’ın evine.” Kısa süre sonra “Özür dilerim. Başka bir şeye odaklanmıştım. Bir şey mi dedin.” dedi. Sinirden köpürüyordum. “Bir daha kolumdan tutup beni çekersen…” dedim. Sözümü yarıda kesip özür diledi. Eskiden daha da kibardı.

Gecekonduların bulunduğu bir sokağa geldik. Arabadan indik ve önü çöple dolu bir evin kapısını çaldık. Kapıyı siyah saçlı bir kız açtı. “Kate Brown.”

“Evet, benim.” “Konuşabilir miyiz?” Geçmemiz için yana çekildi. Giriş kısmındaki masaya oturduk. “Bu ismimi nerden biliyorsunuz?” “Başka ismin mi var?”

“Ben, Kate Brown ismini eskiden kullanıyordum.” “Her neyse Bayan Brown. Bu sembol size ne hatırlatıyor.” Fotoğrafı, masada sürterek önüne ittirdi. Kızın yüzündeki kan çekildi. “Fiyjang.” “Demek ki biliyorsunuz. Bize ayrıntı verin.”

“Yedi yıl önce kapatılmış bir şirketin logosu bu. Kurucusu Fij Yang.” Cafer kızın söylediği her şeyi not alıyordu. “Bu şirketin amacı neydi?” “Fij bu şirketi hasta olan oğlunu ölümden kurtarmak için kurdu. Ölümsüzlük için şeytanla anlaşma yaptı.”

“Siz bunları nereden biliyorsunuz?” “Ben de deneklerden biriydim. Sen de denek değil miydin Cafer?” Cafer bembeyaz oldu. Kızın gözleri dolmaya başladı. “Fij oğlunu kurtaramadan oğlu öldü. O da denekleri imha etme kararı aldı. Ben seninle kaçmaya çalıştım ama sen kendini feda ettin. Sen de diğer denekler gibi öldürüldün ve diğerleri gibi farklı bir ülkeye gönderildin. Seni yıllarca aradım.” Hıçkırarak ağlamaya başladı. Cafer de benim gibi çoğu şeyi hatırlamaya başlamıştı.

“Şeytanla anlaşma mı?” “Tam olarak ne olduğu bilmiyorum. Sadece denekler arasında dolaşan bir söylentiydi.” Kate ağlamaya devam ediyordu. Cafer artık her şeyi hatırlıyormuş gibi görünüyordu. Bakışları değişmişti. Kalktı ve Kate’e sarıldı. Kate de ona sarıldı ve bir süre öylece kaldılar. “Ölenlerin hafızası siliniyor. Alex de denek.” dedim. Cafer bana kafa sallayarak hak verdi. “Bunu Alex’e söylemeliyiz.” dedi ve Kate’den ayrıldı. İkisine baktım. Sanki hiç ayrılmak istemiyor gibiydiler. “Ben hallederim.” dedim ve ayağa kalktım. “Konuşmaman gerekiyor.” dedi ingilizce. “Kağıda falan yazarım. Ben hallederim.” Arabanın anahtarını verdi ama yürüyerek gitmeye karar verdim bu yüzden anahtarı orada bıraktım.

Havayı kara bulutlar kaplamıştı ama yağmur yağmıyordu. Bu şık kıyafetlerle böyle bir yerde yürümek çok göze batmama neden oluyordu. Cafer bana önceden haberleşmemiz için tuşlu bir telefon vermişti vermişti. Alexin yanına gidince Cafer’i arayacaktım.

Camları kara siyah bir araba, ben kaldırımda yürürken yanıma yanaştı. İçinden bir kadın ve iki adam çıktı. Kadın etrafı gözetlerken adamların ikisi kollarımdan tuttu ve beni arabaya götürmeye çalıştı. Yardım çığlıkları attım. Adamlardan birinin kolunu ısırdım ve o beni bırakınca diğerinden koluna tekme atarak kurtuldum. Koşmaya başladım. Adamlar beni takip ediyordu. Kadında tam arkalarından çok sakin bir biçimde bizi takip ediyordu. Bacağımın çılgınlar gibi sızlıyordu.

Kısa bir süre sonra daha fazla dayanamadım ve takılıp yere düştüm. Bacağım üstündeki ağırlık kalktığı için rahatlamıştı. Ayağa kalktım ve topallayarak bir çöp konteynırının üzerine çıktım. Oradan kendimi bir evin balkonuna çektim. Adamlar da çöp konteynırına çıktılar. Karşı balkona atlamalıydım ama arada en az iki metre vardı. Balkonun camını yumruklamaya başladım ama nafile. Tek şansımı denemek zorundaydım. Geriye bir adım attım ve olabildiğince uzağa sıçradım. İki elimle balkonun kenarını tuttum. Ayaklarımı yukarı çekebilmek için kollarıma ve omuzlarıma yüklendim. Omzumdaki yara yeniden kanamaya başlamıştı.

Bu evin balkonu açıktı. Balkondan eve girdim ve evden dışarı çıktım. Apartmandaydım. Aşağı merdivenleri inerken tam önümde başka bir adam gördüm ve bu sefer üst kata doğru çıkmaya başladım.

Çatı katına gelmiştim. Kaçak başka bir yer kalmamıştı. Üç adam da merdivenden koşarak çıktılar ve yanıma vardılar. Kadında tam arkalarındaydı. Adamlar yine beni tuttu. Ellerimi önden kelepçelediler. Yorulmuş gibi yaptım ve ayaklarımı yerde sürüdüler. Çatı merdivenlerinden tam aşağı ineceklerken geriye sıçradım. Adamlar beni yeterince sağlam tutmamışlardı çünkü bayıldığımı düşünmüşlerdi böylece kolaylıkla geriye kaçabildim. Küçük pilanım işe yaramıştı. Ama üç adamla nasıl dövüşecektim ben. Adamlardan biri bana bir yumruk savurdu. Kenara kaçtım. Diğer adamlar yine beni tuttu. Adamlardan biri bu sefer salladığı yumruğu yüzüme isabet etmişti. Gözlerim karardı. Burnumdan akan yanın sıcaklığını hissedebiliyordum. “Benden ne istiyorsunuz?” diye mırıldandım.

Uyanık kalmak için kendimi zorladım. “Fiyjang projesi yeniden başlatıldı ve eski deneklere ihtiyacımız var.” “Neyden bahsettiğin hakkında hiç bir fikrim yok.” dedim. Çekik gözlü ve kısa saçlı kadına. “Gayet iyi biliyorsun” yarım sırıttı. “Deneklerin çoğu ölümsüz olmayı başardı ama bazı kusurlar ortaya çıktı. Senin kusurun ne görmek ister misin?” Boş boş kadına baktım. “Bu evet demek sanarım.” dedi ve çıkardığı tabancayı başıma dayadı. Tam ateş edecekken yukarı iki adam çıktı. Adamlar dan biri hariç diğer ikisi omünları engellemek için önlerine geçti ama iki kişi onları yere serdi. Kadın ise onlara ateş etti ama her seferinde ıskaladı.

Sonrasını pek hatırlamıyorum. Uyandığımda koyu renklerin hakim olduğu bir evdeydim. Kanepede yatıyordum ve üstümde kırmızı bir çarşaf vardı. Belki o kırmızı benim kanımdı. Gözlerim çok net görmüyordu. Kan kaybından bayılmış olmalıydım. Omzuma dokundum sarılmıştı. Örtüyü kaldırdım. Kıyafetlerim değişmişti. Siyah bol bir tişört ve kumaş şort giyiyordum. Bacağımın dikişleri yenilenmiş ve tekrardan sarılmıştı. Tam ayağa kalkmaya çalışacakken bir oğlan yanıma geldi ve “Uzan lütfen dinlenmen gerek.” dedi. Bakışları ve sesi çok tanıdıktı. Toprağın bakışlarıyla aynıydı ve onun gibi konuşuyordu ama ten rengi daha açıktı ve gözleri maviydi. Bunlar dışında da Toprak’la tıpa tıp aynı değildi. Ben geri uzanınca karşımdaki sehpaya oturdu. “Nasıl hissediyorsun Bilge?” “Adımı nerden biliyorsun?” dedim doğrulurken.

“Söylemesi biraz garip olacak ama… Ben Toprak’ım.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.