Dersin bitmesine az kalmıştı. Yaz tatili nerdeyse başlıyordu. Yaz tatillerini seviyordum. Okuldan dolayı çoğu zamanım boşa gidiyormuş gibi hissediyordum. Zamanımı kütüphanede geçirmeyi daha çok seviyordum. Zaten kim okulu severdi ki. Yaz tatilinde biraz daha para kazanıp daha iyi bir ev kiralayabilirim. Belki de ev alırdım. Borçlarım aklıma geldi ve ev alma olayının hayalden başka bir şey olamayacağını hatırladım.
Düşüncelerimden zilin sesi ile uyandım. Ders bitmişti. Eşyalarımı toplarken açık defterimdeki garip sembolü gördüm. Düşüncelerime dalıp gittiğimde onları defterime karalamış olmalıydım. Ama tıpkı hayatımın uçup gitmiş on bir senesi gibi bu desenleri neden yaptığımı hatırlamıyorum. Bu olay pek olmazdı. Sadece şekilleri çizdiğim zamanları unuturdum.
Onun dışında doğduğum günden on yaşıma kadar olan hiçbir anımı hatırlamıyorum. Dolayısıyla ailemin de kimler olduğunu bilmiyordum. Bazen gözümün önüne bir hastane geliyordu. Belki unutmama neden olan bir hastalığım vardı. Ama sonra iyileştim. Daha sonra bir çöp kutusunun içinde uyandım ve yedi yılımı sokaklarda yalnız başıma geçirdim. Aslında pek de yalnız sayılmazdı. Birkaç kez koruyucu ailem olmuştu. Ve dört ay önce de Toprak ile tanışmıştım. Benden üç yaş büyüktü yani yirmi bir yaşındaydı. Sık sık benim çalıştığım restorana gelirdi ve onunla böylece tanışmıştım. Bana hep çok iyi davranırdı ve bazen bana maddi açıdan destek verirdi. Oldukça soylu bir ailenin çocuğuydu. Onunla sırf parası için arkadaş olmadığımı göstermek için ona borçlarımdan bahsetmezdim.
Onunda benimkiler gibi yeşil gözleri vardı ve gözlerine her baktığımda bana birini hatırlatıyordu. Belki gözleri ailemden birinin gözlerine çok benziyordu. Bu yüzden gözlerine her baktığımda kendimi daha iyi hissediyordum. Bana bir zamanlar ailem olduğunu hatırlatıyordu. Ben de hep beni seven bir ailem olduğuna inandım. İnanmak zorundaydım. Hayatımın hatırladığım kısımları boyunca hep buna inandım. Hayatta olduklarına ve hala beni aradıklarına inandım. Yoksa yaşamak için bir nedenim olmazdı.
Okuldan çıktım ve, her gün yaptığım gibi, güneşin kendini kızıla boyadığı zaman evimin yolunu tuttum. Evim çalıştığım yerin çok yakınındaydı bu yüzden eve uğramaya karar verdim. Eve girer girmez hızlıca iş için hazırlandım.
Çalıştığım restoran oldukça küçüktü. Benim dışımda burada çalışan üç kişi bir de patronumuz vardı. İkisi aşçıydı. Diğeri de ev arkadaşım olan garson bir kızdı. Ev arkadaşımın adı Selin’di ve aramızın iyi olduğu söylenemezdi. Akşamları eve geç gelirdi bu yüzden pek konuşmazdık. Onunla burada çalışırken tanışmıştım ve yakın arkadaş olmamız uzun sürmedi. Faturaları paylaşmak şartıyla onunla yaşamama izin verdi fakat iki hafta önce ettiğimiz bir kavga yüzünden beni yakın zamanda evden kovucağı aşikar. Şu an elimd olan parayla ise ne ev kiralarım ne de berbat bir otelde kalırdım.
Toprak’tan da borç alamazdım çünkü ondan da daha yeni borç almıştım. Restorana geldim ve hiç beklemeden müşterilerle ilgilenmeye başladım. Güler yüzüm ve kibarlığıma râmen patronum beni hiç sevmezdi, bu da beni çok yoruyordu. Belki de bu mesleği sevmediğim için kendi kendime bahane uyduruyorumdur.
Saat çok geç olmuştu. Patronumun cilalı ayakkabılarından parlak olan masayı silerken iç geçirdim ve kendimi sandalyeye bıraktım. Acaba imkanım olsaydı ne olurdum. Ders notlarım da çok kötü sayılmazdı. Tek odağım okul olsaydı belki daha ha başarılı olurdum.
Restoranın ışıklarının çoğu söndürülmüştü ve bu da kapandığı anlamına geliyordu fakat kapının açıldığını işittiğim an ayağa fırladım. Gelenin Toprak olduğunu görünce rahatladım çünkü çok yorulmuştum. Beni görünce gülümsedi ve ağır ağır yanıma geldi. Gülümsemesine karşılık verdim. Bu loş ışıkta esmer teni ve parıldayan yeşil gözleri tezat ama güzel bir manzara görmemi sağlıyordu. Hatrımı sorduktan sonra her zamanki klasik soruyu sordu “ Yorgun değilsen biraz yürümek ister misin.” Her zamanki gibi parka uğrayıp odan beni evime bırakacaktı fakat park tadilat çalışmları yüzünden kapatılmıştı bu yüzden başka bir yol denemeyi seçtik. O yol diğer yollara göre daha dar ve daha sessizdi ama evime daha yakındı. Gözlerimden yorgunluğumu anlamıştı o yüzden kestirme yolu seçti.
Yan yana, yüksek binaların yanından yürüyorduk yürüyorduk. Bu yoldan daha önce de birkaç kez daha geçmiştik ama bu sefer sanki daha da karanlıktı. Yaz ayı olmasına rağmen rüzgar tenimizi okşuyordu. Bu gün bir öncekilere göre daha da sessizdik. Sohbeti başlatanın ben olmasını istemiyordum çünkü söyleyeceğim şeyler sıtandartdı. Söyleyebileceğim tek şey ev arkadaşımla kavga ettiğim için evsiz kalacağım ve işten kovulmamın an meselesi olmasıydı. Onu biraz tanıyorsam bunu dediğim an bana çok fazla para verecek ve bana yetebilecek kadar büyük bir ev kiralayacağıydı. Belki bana ev alırdı. Ama benimle ilgli düşüncelerini asla anlayamazdım. Daha önce de beş parasız sokaktarda kalmıştım. Üstelik o zamanlar daha on bir yaşında küçük bir kızdım ve hiçbir şey hatırlamıyordum. Kimsem yoktu…
Gözlerim adımlarımdayken arkamızdan yürüyen adamı farketmemiştim bile. Onu fark etmek için arkamı dönüp bakmadım. Bu sessizlikte onun adım seslerini duymak benim için zor olmamıştı.
Tahminen on metre gerimizden yürüyordu. Botları nemli zeminde rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Bir kaç dakika daha bekledim. Bizi takip etmeye devam ediyordu. Toprak’ın eline dokundum ve gözlerimle adamı işaret ettim. Adama bakmak için arkasına dönmediğinde rahatladım. Elimi tuttu. Bu hareketi kızarmama neden olmuştu fakat şu anda bulunduğumuz durumu düşünürsek kızarmam yanlış bir hareketti. Elimi romantiklik olsun diye tutmamıştı elbette.
Elimi tuttuktan sonra sol tarafımızdaki bir diğer dar sokaktardan birine girdi. Adam da bizimle beraber sola döndü ve tam arkamızdan takip ediyordu. Nemli botlarının sesi gitgide yaklaşıyordu. Ne yapacağız der gibi Toprağa baktım. O da bana ne yapacağını biliyor gibi baktı ve sonra durup arkasını döndü.
Büyük ihtimalle onu tek kişi oldu için kolaylıkla alt edebileceğini düşündü. Ama keşke ona sokağın donundaki karanlıkta duvara yaslanmış silahlı adamı ve bizi takip eden adamın kemerinde duran küçük tabancayı söyleyebilseydim. Ama ben de bu sefer geç fark etmiştim. Adam silahını eline aldı ve Toprak’a doğru bir kaç el ateş etti. Bir mermi Toprak’ın bacağına isabet etti. Toprak aci içinde inlerken dizlerinin üzerine düştü. Sokağın sonundaki adam da bize doğru yürürken Toprak topallayarak ayağa kalktı.
Toprak’ın ailesinin bulaştığı pis işlerden biri yüzünden olmuştuş olabilirdi bu. Toprak’ın bana kaç dediğini duydum ama onu bırakıp gitmeye hiç niyetim yoktu. Kolundan tutup kalkmasına yardım ettim. Adamlar bize ateş etmeye devam ediyorlardı. Bir kurşun omzumu sıyırdı. Bir diğeri de yanağımı. Neyseki bize en yakın duran terk edilmiş evin kapısı kolayca açıldı. İçeri girer girmez Toprak’ın yere bıraktım ve kapattığım kapının arkasına paslanmış bir masayı ittirim. Mermiler eski kapıyı delip içeri giriyordu, camsız evin içine delik açan mermiler eve ışık sızmasını sağlıyordu. Toprak’a döndüm. Kanlar içinde yerde yatıyordu ve ayağa kalkmaya çalışıyordu. Onu bu halde görünce göz yaşlarımı tutamadım. Onun ayağa kalkmasına yardım etmek çok zor oldu çünkü benim de kanamam vardı ve o benden oldukça iriydi.
Onu hızlıca odalardan birine götürdüm ve havalandırma ya da cam aramaya başladım. Evin içinde koştururken göz yaşlarım da havada süzülüyordu. Toprak duvara yaslanmıştı ve bana huzur dolu bir bakış attı. Hızlıca derme çatma telefonumu çıkarmak için cebime uzandım ama orda olmadığın fark ettim. Toprak’ın yanına eğildim. Konuşacak hali yoktu. “Az dayan. Şimdi telefonunu alıp polisleri arayacağım. Hepsi bitecek.” dedim hıçkırarak. Ceplerini aradım ve telefonunu çıkarıp polisin numarasını tuşladım. Dediğim şeye ben de inanmıyordum. Toprak çok kan kaybetmişti ve polisler gelene kadar o çoktan ölmüş olurdu. Telefondaki operatörün dediklerini duyamıyorum. Sanki suyun altındaydım. “Silahlı saldırıya uğradık. Arkadaşım birçok kez vuruldu.” dedim Toprak’ın kanayan yaralarına bastırırken. Adamlar kapıyı kırmaya çalışırken telefondaki operatöre adres verdim. Operatör ona arkadaşımın durumundan bahsetmemi istedi ve ona nasıl ilkyardım yapmam gerektiğini söyledi. Ama ben göz yaşlarım yüzünden kör olmuştum. Aklım onun yaşayıp yaşamadığını anlayamayacak kadar karışmıştı.
İşte o an anladım onu aslında sevdiğimi. Ben ona bunu daha söyleyemeden o gitmişti. Kapının açıldığını duydum. Bulunduğum odaya koşarak gelen adamların seslerini… Göz yaşlarımı sildim. Buraya kadarmış. Beni de öldürecekler. Adamlardan biri içeri girdi ve silahına bana doğrulttu. Ateş etti.
Fakat silahından kurşun çıkmadı. Fırsat bu fırsat. Elime gelen demiri adamın suratına geçirirken ayağa kalktım. Adam yere düştü ve kalkmasına fırsat tanımadan birkaç kez daha vurdum. Yüzü kan içinde kalmıştı. Diğer adam da içeri koşarak girdi ve bana ateş etti. Mermilerden kaçtım ve adamın mermisi bitene kadar sıkmasına izin verdim. Mermisi bitince silahını doldurmak için cebine uzandı. Tam o sırada elimdeki demiri ona savurdum. Hamleden kaçtı ve silahıyla yüzme vurdu. Afalladım. Durumdan yararlanıp bana bir kaç yumruk geçirdi. Kendimi toparladım ve ona elimdeki demirle iki kez vurdum. Birinde doldurduğu silağını odanın diğer köşesine fırlattım diğerindede ona vurdum. Adam yere düştü ve ayağa kalkarken diğer adamın da ayağa kalktığını fark ettim. Hızlıca odanın diğer ucundaki silaha koştum ama biri benim ayak bileğimden tuttu ve beni geriye çekti. Bu hamle yere düşmeme neden oldu.
Yerde çaresizce tepimdim. Adamlardan diğeri küçük bir bıçağı bacağıma geçirdi sonra da ayak bileğimi bıraktı. Bıçak bacağımdayken tepinmek canımı çok yaktı ve tiz bir çığlık attım. Rastgele savurduğum tekmelerden biri beni tutan adama geldi ve hızlıca silaha uzandım. Adamlar korkudan ne yapacaklarını bilemediler. Ellerini yukarı kaldırdılar ama ben çokdan ateş etmiştim bile. Herşey o kadar hızlı olup bitmişti ki ne yapacağımı bilemiyordum. Az önce iki kişiyi öldürmüştüm ve en yakın arkadaşımı kaybetmiştim. Ayağa kalkmaya çalışırken bacağımdaki bıçak canımı yaktı. Bıçağı yerinden çıkarırken dişlerimi sıktım. Yanağımdaki sıvıyı sildim. O kan mıydı göz yaşı mıydı? Cesetlere bakınca midem ağzıma geldi. Sessiz sokaklardan dolayı çok uzaktaki polis sren sesini bile rahatlıkla duyabiliyordum. Kaçmam lazımdı. Odadan gitmeden önce son bir kez Toprağa baktım. Ölmüştü.
Gecenin geç bir saati olduğu için sokaklar çok boştu. Topallayarak eve vardım. Evin ışıkları kapalıydı. Selin daha gelmemişti. Burdan girmeliydim. Duşa girdim ve tenime yapışmış kan lekelerini yıkadım. Su yaralarıma her deydiğinde acıdan inliyordum. Duştan çıkar çıkmaz yanağımdaki yaraya yarabandı yerleştirdim ve omzumla bacağımı sardım. Üstüme dikkat çekmeyecek ama imliğimi de ele vermeyecek bir kıyafet giydim ve kendime bir sırt çantası hazırlarken haberleri açtım. Eve geleli yarım saat olmuştu. Polisler çoktan oraya varmıştı.
Telefonum aklıma geldi. Onu orda düşürmüştüm. Telefonum sayesinde kimliğimi daha hızlı bulacaklardı. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Toğrağın öldürüldüğü silahta da benim parmak izim vardı. Neyse ki haber başka bir cinayetten bahsediyordu. “Kurbanın kanı ile duvara bu sembol çizilmiş. Araştırmacılar bu sembolün adının feyjang olduğunu söyledi. Bu sembol yedi yıl önce kapatılan bir şirkedin logosudur.” Sembole bakmak için kafamı çantamdan kaldırdım.
Bu sembol o semboldu. Tek hatırladığım şey olan. Sanarım cinayetin işlendiği yer olan Los Angels’a gitmeliydim. Beş parasızdım. Şu an tek düşünmem gereken şey herhangi bir yere kaçmak olmalıydı. Çantama gerekli her şeyi koydum ve bir daha dönmemek üzere evden ayrıldım. Sabaha arananlar listesine çoktan girmiş olurdum. O yüzden hemen Türkiye’den ayrılmalıydım.
Kaçak yollarla Yunanistan'a kaçabilirdim. Oradan da Los Angles’a gitmenin bir yolunu bulurdum. Ya da polisler benim suçlu olduğumu öğrenmeden ülkeden kaçmalıydım. En yakın otogara gittim ve sınıra en yakın indiren otobüsten bir bilet aldım. Paramın yarısını buna harcamış oldum. İstanbul’da yaşıyordum ve karşı yakadan Bulgaristan’a geçebilirdim. Yolculuk boyunca kendimi farklı şeylerle meşgul etmeye çalıştım ama nafile. Sürekli avuçlarımın içi terliyor, istemsizce tırnaklarımı yiyordum.
Edirne’ye vardığımda sahil kenarında yürürken ne yapacağımı düşünüyordum. Güneş ışıklarını ufuktan salmaya başlamıştı yani benim kimliğimi çoktan tespit etmiş olmalılardı. Aklıma gelen tek şey teknelerden birini çalmaktı. Cebimde kalan son üç yüz liranın bir kısını simit ve ayrana harcadım. Yemek yiyince daha iyi düşünmeye başlamıştım.
Aklıma gelen ilk şeyi yapacaktım. Küçük bir tekne çalarak Yunanistana kadar gidecektim. Parayı düşünmezsek sonrası kolaydı.
Bir tekneyi gözüme kestirdim ve yakınlarında gezinmeye başladım. Daha önce hiç tekne sürmemiştim. Birini sürerken görmem lazımdı. Yarım saatin ardından bir adam geldi ve benim gözüme kestirdiğim teknenin yanındaki tekneye bindi ve onu çalıştırdı. Onu daha rahat görebilmek için öne doğru birkaç adım attım ve tam o an birine çarpıp yere düştüm. “Çok özür dilerim. Sizi fark etmemiştim.” Kalkmama yardım etmek için bana elini uzattı. Siyah saçları ve siyah gözleri vardı ama teni bembeyazdı. “Sorun değil.” dedim onun elini tutmadan kalkarken. Bileğindeki dövemyi görünce bembeyaz kesildim. Bu fiyjang sembolüydü. “Dövmen…” diye mırıldandım. “Ne olduğunu biliyor musun?” dedi şaşkınlıkla. Belli ki o da bilmiyordu. Haberleri görmemiş olmalıydı.
“Evet, onun adı fiyjang.” dedim. “Biraz konuşmak ister misin?” diye sordu endişe ve heyecanlı görünüyordu. “Ne hakkında.”
“Ben hafızamı kaybetmiştim. Tek hatırladığım şey buydu. Ben de belki tekrar unuturum diye dövmesini yaptırdım.” ses tonu alçaktı. Şaşırmıştım. Sanki benim yaşadığım şeyleri anlatıyordu. “Ben de aynı şeyleri yaşadım. On bir yılımı hatırlamıyorum.” “Peki geçmişimi öğrenmeme yardımcı olacak başka şeyler biliyor musun?” “Hayır tek bildiğim sembolun adı. Adını da haberlerde görmüştüm. Bu gün oraya gideceğim.” “Nereye?” “Los Angeles’a.” Gözlerini gözlerime kilitledi.
“Şey… Aaa… Sakıncası yoksa, ben de seninle gelebilir miyim? Sana yük olmam söz veriyorum.”
Durdum ve düşündüm. Belki onu daha önce tanıyordum ve onunla zaman geçirmek hatırlamamı sağlayabilirdi. “Tamam ama bir şartım var. Şu andan itibaren yaşanacak ve konuşacağımız her şey aramızda kalacak. Söz mü?” dedim.
“Söz.”
Gülümsedim. “Tamam, şimdi tekne çalmalıyız.” Bir kahkaha patlattı. “Şaka mı yapıyorsun.” “Hayır yapmıyorum. En hızlı şekilde Türkiye’den gitmeliyiz.” “Neden?” “Soru sorma lütfen. Sadece… Geliyor musun gelmiyor musun?” Duraksadı ve biraz düşündü.
“Tamam, geliyorum.” Gözüme kestirdiğim küçük tekneye bindik. Motoru çalıştırmaya çalışırken arkamızdan bağıran bir adamı duydum. Adam bize doğru koşuyordu. Büyük ihtimalle onun teknesiydi. Stres altındayken tekneyi çalıştırmak biraz zor oldu.
Hızlı kapan biriydim bu yüzden tekneyi bir süre sonra kullanmaya alıştım. Teknenin yanaklarına vuran dalgalar dışında deniz çok sessizdi. “Neden uçakla falan gitmedik ki?” İç geçirdim. “Arkadaşım öldürüldü ve polisler benim suçlu olduğumu düşünüyor.” Daha fazla ayrıntı vermemeliydim. “Başın sağ olsun.” “Teşekkür ederim.”
“Ben Cafer. Sanarım ismim bu. Gerçek ismimi şimdilik hatırlamıyorum.” Gülümsedi. “Ben de Bilge.” “İsmin güzelmiş. Keşke benim aklıma gelseydi.” Güldük.
Kıyıdan oldukça uzak ilerliyorduk. Yolu olabildiğince uzatmaya çalıştım. Denizde beni görüp ihbar edecek insan yoktu. Sonra aklıma teknesini çaldığımız yaşlı adam geldi. Bizi çoktan ihbar etmiş olmalıydı. Dakikalar saatlere dönüştü. Güneş batmadan bir kaç saat sonra tekneden indik. Olabildiğince göze batmayacak bir şekilde nasıl kaçacağımızı planlamak için bir parkın bankına oturduk.
“Sahte kimlik ve pasaport lazım” dedim. “Bir kargo uçağına da sızabiliriz.” Konuşurken ikimizin parasının da çok az olduğunu göz önünde bulunduruyorduk. Daha önce hiç uçağa binmemiştim. Kargo uçağının adını dışında bir şey bilmiyordum. Ayrıca Los Angeles dünyanın öteki ucundaydı.
Cafer bana, kargo uçaklarının istikametini öğrenmek için bilgisayara ihtiyacı olduğunu söyledi. Paramız yoktu bu yüzden yine çalmamız gerekecekti. Etrafı izlemeye çalışıltık. Elinde bilgisayar olan birini bulmalıydık. Önünde sonunda bir iş adamı elinde diz üstü bilgisayarıyla evine gidecekti. Uzun süre bekledik. Ara sıra başka bir sokağa gittik. Hava kararıyordu. İnsanlar işlerinden çıkmaya başlamıştı. Çantalı bir adamı takip etmeye başladık.
Planı daha önceden düşünmüştük. Cafer daha da arkadan yürüyordu. Cebimden son kalan paramı çıkardım ve adama yaklaşıp omzuna dokundum. Adam durup arkasını döndü. “Sanırım bunu siz düşürmüşsünüz.” dedim ingilizce. Adam teşekkür etti ve ceplerini kontrol etmek için çantasını yere bıraktı. Cafer ise tam o sırada adamın yanından geçiyordu. Adamın çantasını aldı ve koşmaya başladı. Adam arkasını döndü ve ona bağırırken ben de kaçtım. Hava kararmıştı. Sokak lambalarının aydınlatmadığı bir köşede buluştuk.
Kırsal bir yerde oturmuş dinleniyorduk. Cafer bilgisayardan uçaklara bakıyordu. Bacağımın ıslandığını hissettim. Yaram kanıyordu. Pantalonumun paçasını yukarı sıyırdım. Pantolonum siyah okduğu için kan belli olmuyordu ama bacağım kandan kırmızı olmuştu. Ayakkabımın üst tarafları da kırmızı olmuştu. Neyse ki pantalonum bol ve uzundu. “İyi misin?”
“Efendim?” Gözleriyle bacağımı işaret etti. “Bacağını diyorum.”
“Şey. Evet iyiyim. Bacağımı bir yere vurmuştum da. Çok sivriydi.” aklıma başka bir yalan gelmemişti. Ona beni öldürmeye çalışan bir adamın bacağıma kaçmamam için bıçak sapladığını söylesem durum daha da korkunçlaşabilirdi. Sonra da adamı öldürdüğümü öğrenirdi. “Çok kötü bir yalancısın.” Beklediğim cevabı vermişti. Çantamdan sargı bezi çıkardım. “Yardım etmemi ister misin?” Tereddütle başımı salladım. Karşıma geçti ve sargımı dikkatle açmaya başladı. Alkollü mendili eline aldı. “Bu biraz canını yakabilir.” dedi. Mendili yarama değdirdiği an acı bacağıma hücum etti. Ama canımı en çok yakan şey bacağımı dikerken ineği derime her geçirdiği andı. Dişlerimi sıktım. Bacağımdaki kanın hepsini temizledi ve bacağımı sardı.
“Hastaneyi hatırlıyor musun?“ dedi bacağımı sardıktan sonra. “Sadece birazcık hatırlıyorum. Bir insan veya hastanenin neye benzediğini hatırlamıyorum.” Pantolonumu düzelttim. “Bende dedi.” İç geçirdi. “Bence aramızda sır kalmamalı. Bacağındaki derin bir bıçak yarası. Bir hastanede çalışan bir arkadaşım vardı. Anlamak benim için zor olmadı. İstersen anlatma ama. Seni yargılamam.” Gözlerimi başka bir yere çevirdim. Neden bilmiyorum ama sanki ona güvenmem gerekiyordu. Belki de aynı kaderi paylaştığımız içindi. “Onu öldüren adamlar beni de öldürmeye çalıştı. O sırada aldığım bir kaç yaradan biri bu. Ben de hayatta kalmak için onları öldürmek zorunda kaldım.” Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Ve birden hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Yanıma oturdu. “Sen sadece kendini korumaya çalıştın.” dedi. Ellerimle yaştan ıslanmış yüzümü kapadım. Göz yaşlarımı sildim. Bunlar sahte göz yaşlarıydı. Ne olur ne olmaz diye kendimi acınılacak bir duruma düşürmeye çalışmıştım. Belli ki işe yaramıştı. Kara gözlerine baktım. Bana gülümsedi. Elini omzuma koydu. Yaranın olduğu yere koyduğu için irkildim. Fark edince geri çekti. “Özür dilerim. Orda da yaran olduğunu bilmiyordum.”
Cevap veremedim. O da konuyu değiştirmek için bilgisayarını açıp söze başladı. “Bilgisayarın sahibinin banka hesabına girmeyi başardım. Çok da parası yokmuş bu yüzden bu parayı sonra kullanırız. Paranın bir kısmıyla uçak bileti ve sahte kimlik aldım. Yarın onları teslim alacağız ve uçağımız yarın akşam kalkıyor. Şimdi biraz dinlenelim yarın yapacak çok işimiz var.” Kafamı salladım. Hırkamı örtü olarak kullandım ve ona sırtımı dönüp çimenlere uzandım. Çantamı kafamın altına koydum. “İyi geceler”dedim. “Sana da.”
Cırcır böcekleri eşliğinde gecenin karanlığında, uykuya daldım.
