Okul çıkış saatine yaklaşırken, hava yavaş yavaş kararırken, biz tiyatro kulübü üyeleri yemekte buluşmak üzere anlaşmıştık. Melike, her zamanki gibi enerjisiyle etrafı ısıtıyordu. “Bugün hep birlikte dışarıda bir şeyler yiyelim, biraz rahatlayalım, çünkü yarınki provalar çok önemli,” dedi. Önder, motor montunu çıkarırken hafifçe gülümsedi: “Bence iyi fikir, son provada olanlar hala aklımda.”
Yalın ise genelde olduğu gibi sessizdi. Gözleri etrafı dikkatle süzüyordu ama konuşmuyordu. Mira, bu sefer provaya katılamayacağını önceden söylemişti. “Bazı sahneleri evde çalışacakmış, evde yalnız kalması gerekiyor,” diye açıklamıştım Melike’ye.
Restoranın kapısından girdiğimizde, büyükçe bir masanın etrafında toplandık. Masanın üzeri patates kızartması, hamburgerler, pizza dilimleri ve kola kutularıyla doluydu. Melike hemen defterini açtı, yeni sahne notlarını gösterdi: “Yarınki prova çok önemli. Bu sahnelerden birini atlamamalıyız. Herkes kendi rolünü iyi bilmeli.”
Önder alaycı bir şekilde, “Umarım sahnede biri bayılmaz ya da bir sakarlık olmaz,” dedi, biz güldük. Yalın hafifçe başını salladı, “Dikkatli olalım,” dedi sadece.
Konuşmalar ilerledikçe, gülüşmeler arttı. Yorgunluklarımız azaldı, günlük stresler unutuldu. Yemek sonrası, okul yoluna döndüğümüzde, dışarısı tamamen kararmıştı. Okulun büyük kapısını iterek içeri girdik. Koridorlar sessizdi; ayak seslerimiz yankılanıyordu. Loş ışıklar, hafif nemli hava, bizi biraz geriyordu ama prova heyecanı yine vardı.
Tiyatro salonunun kapısına geldiğimizde Melike kapıyı açtı, ışıkları yaktı.
Ancak salon boştu, kimse gelmemişti. Önder sahnenin dekorunu kontrol ederken, Yalın sessizce köşede duruyordu. Ben ise etrafı kolaçan ediyordum.
“Peki Mira?” diye sordu Melike.
“Evde kaldı, bazı sahneleri çalışacakmış,” dedim.
Bir süre sonra, herkes kendi hazırlığını yapıyordu. Melike notlarına göz gezdiriyor, Önder kostümünü düzeltiyor, Yalın gözlerini kapatıp sessizce nefes alıyordu.
Derken sahnenin ortasında hareketsiz bir şey fark ettim. Yaklaştım, donup kaldım. Mira yerde yatıyordu. Yüzü solgundu, kıyafetleri kan içindeydi.
Kanlar sahnenin tahtalarını kaplamıştı.
“Hayır, Mira!” diye bağırdım, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Melike hemen yanıma koştu. Diz çöktü, Mira’nın nabzını kontrol etmeye çalıştı ama elleri titriyordu. Önder telefonunu çıkardı, ambulansı aradı. “Okul tiyatro salonunda kanlar içinde bir öğrenci var,” dedi, sesi titriyordu.
Ayda Hoca koşarak geldi, Mira’nın nabzını kontrol etti. Yüzü korkuyla doldu. “Acil yardım çağırın!” diye bağırdı.
Ambulans sirenleri yaklaştı. Sağlık ekibi içeri girdi, Mira’yı sedyeye yerleştirdi. Göz göze geldiğimizde, herkesin yüzünde korku ve çaresizlik vardı.
Ambulans hareket etti, biz dışarı çıktık. Melike gözyaşlarına hakim olamıyordu. Önder ellerini yumruk yapmış, dişlerini sıkıyordu. Yalın derin nefes aldı, sessizce duruyordu. Kalplerimiz deli gibi atıyordu, nefeslerimiz sıkışmıştı.
Hastaneye vardığımızda, parlak beyaz koridorlar, hastane anonsları ve soğuk hava bizleri karşıladı. Bekleme odasına oturduk, kimse konuşmuyordu. Korku ve endişe içindeydik.
Polisler geldi. Kimlikler alındı, sorgular başladı.
Melike titrek sesle, “Mira kimseye zararı olmayan, iyi biriydi,” dedi.
Önder, “Biz sadece prova yapıyorduk, kimseyi incitmedik,” dedi.
Ben, “Mira’yı sahnede kanlar içinde bulduk,” dedim, sesi titrek.
Yalın ise sessiz kaldı.
Sorgu odasında geçen her dakika gerilimi artırıyordu. Her soru aklımızda binlerce düşünce, korku ve şüpheyi uyandırıyordu. Saatler geçiyordu, gecenin karanlığı üzerimize çökmüştü.
O anlar, hayatımızdaki en karanlık gecenin ilk saatleriydi.
Polisler gittikten sonra, hastanenin koridorunda elimde kahve, derin bir nefes aldım. İçimde binlerce düşünce dönüp duruyordu. Mira’nın durumu hala belirsizdi ve bu belirsizlik, ruhumda ağır bir yük gibiydi.
Melike yanımdan geçti, gözleri kırmızı, sesi titrek: “Rüya, Mira’ya inanılmaz derecede üzülüyorum. O kadar saf, o kadar iyiydi ki…”
Önder sessizce köşede oturuyordu. Arada bir telefonu kontrol ediyor, sonra derin nefes alıyordu. Yalın ise pencereden dışarı bakıyordu, yüzündeki ifadenin ardında neler saklı olduğunu anlamak zordu.
“Ne yapacağız?” diye sordum, sesi boğuk.
Melike gözlerini kapattı, “Öncelikle birbirimize sahip çıkmalıyız. Bu işin içinde daha fazlası var, biliyorum.”
O sırada doktor geldi. Yüzü ciddi, ama bir nebze umutlu: “Mira hayati tehlikeyi atlattı. Şu anda yoğun bakımda, ancak durumu stabil.”
Bir an için içim rahatladı, sonra tekrar ağır bir sessizlik çöktü.
Yalın yanımıza yaklaştı, “Burada kalamayız. Okula dönmemiz gerekiyor, bize ihtiyaç var,” dedi. Sesi normalden daha sertti.
Hepimiz ayağa kalktık, ağır adımlarla koridoru takip ettik. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, ama sözlerimi topluyordum.
Okula döndüğümüzde, her şey yerli yerindeydi ama artık tiyatro salonu aynı değildi. Kan lekeleri temizlenmiş, ama içimdeki izler silinmeyecekti.
O gece herkes kendi içinde bir savaş veriyordu. Telefonlarımıza gelen mesajlar, suskunlukları bozan endişeli sesler… Herkes Mira’nın başına gelenleri anlamaya çalışıyordu ama cevaplar yoktu.
Gece yarısı, Yalın bana mesaj attı:
“Bir araya gelip konuşmalıyız. Biliyorum, bazı şeyler saklanıyor.”
Cevap vermek için derin bir nefes aldım.
O gece, bizim için bir kabusun sadece başlangıcıydı…