Sabahın erken saatlerinde okul bahçesine adımımı attığımda, hava hâlâ serindi. Ağaçların yaprakları hafifçe rüzgarda hışırdıyor, kuşlar cıvıldıyordu.
Okulun gürültülü koridorlarından henüz uzağımdım, ama içeride hareketlilik başlamıştı bile. Bugün, tiyatro kulübünün yeni sezon ilk provası vardı ve ben, Rüya, kendi yazdığım senaryonun ilk sahnesini sahneleyecektim.
Adımlarım biraz hızlı, kalbimse ritmini biraz artırmıştı. Sahnede olmanın, kelimelerimi hayata geçirmenin heyecanı içindeydim. Kulüp odasının kapısına yaklaştığımda, dışarıdan gelen yüksek sesler kulaklarımı doldurdu.
Melike’nin tipik coşkulu sesi yükseliyordu: “Rüya, hazır ol! Bugün mükemmel olacak, tamam mı?”
"Melike, biraz sessiz ol da bizi dinleyen çok kişi var,” diye güldüm. İçeri adım attığımda enerjinin dorukta olduğunu hissettim. Kulüp odası zaten dar sayılırdı ama içindeki kalabalık ve hareketlilik alanı iyice sıkıştırmıştı.
Önder, kaskını çıkarıp motorcu tavırlarıyla takılırken, “Sahne benim, çocuklar. Herkes yerini alsın!” diye espri yaptı. Yanında Mira ise gözlerini kocaman açmış, bir yandan not alıyor, bir yandan etrafı süzüyor, ortamın nabzını tutuyordu.
Tam o sırada, Ayda Hoca kapıdan girdi ve “Herkes yerini alsın, prova başlıyor,” dedi. Herkes bir anda sessizleşti, ama içten içe bir kıpırtı vardı. O, her zamanki gibi disiplinli ve ciddi görünüyordu ama gözlerindeki o gizemli parıltı dikkat çekiyordu.
Yalın, o sessiz ve gizemli çocuk, kulübün köşesinde duruyordu. Onun varlığı bile odanın havasını değiştirmiş gibiydi. Herkes merak ediyordu onu, ama kimse cesaret edip yanına gitmiyordu.
Prova başladı. Sahneye ilk çıktığımda kalbim hala hızlı atıyordu ama repliklerim akmaya başladı. Melike hemen yanımda aşırı dramatik bir şekilde rolüne kaptırmıştı kendini ve bazen o abartılı tavırları gülme krizlerine yol açıyordu.
Önder, sahne arkasından takılmayı bırakmıyordu. “Rüya, şu bakışlarını biraz daha yapay yap, tamam mı? Yoksa gerçek oyuncu olmaz bu işten!” diye espri patlattı.
Mira, “Önder sus artık, sahne Rüya’nın,” diyerek onu uyardı ama kendisi de gülüyordu.
Yalın ise rolüne derinlemesine odaklanmıştı. Her hareketi, her cümlesi farklı bir ağırlık taşıyordu. Bizim alıştığımız kalabalığın içinde sanki başka bir dünyadaydı.
Prova ilerledikçe Melike bir repliği karıştırdı ve sahnede küçük bir kaos yaşandı. Herkes güldü. Melike ise “Bu benim yeni dramatik dokunuşum!” diyerek durumu toparlamaya çalıştı ama biz gülmeden edemedik.
Prova boyunca sahne arkasında sohbetler, espriler, ufak çatışmalar başladı. Melike’nin başrol tutkusu, Önder’in şakaları, Mira’nın dedikoducu bakışları, Yalın’ın gizemi ortamı canlı tutuyordu.
Saatler ilerlerken, yorgunluk baş gösterdi ama kimse şikayet etmedi. O gün anladım ki tiyatro sadece sahne değil; burası bir aileydi, herkesin yeri, hikâyesi vardı.