İçeriğe geç

Ölü Sezon

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Ölü Sezon

Bölüm 1

Bölüm 1 > İLK ÇATLAK

Helikopterin pervaneleri durup motor sustuğunda, adaya çöken o mutlak sessizlik neredeyse kulak tırmalayıcıydı.

Aura Sanat Rezidansı, donmuş gölün tam ortasında, devasa bir çelik ve cam geometrisi olarak yükseliyordu. Dışarıda, eksi 25 derecelik dondurucu bir soğuk ve ufukta yaklaşmakta olan gri bir kar fırtınası vardı. Beş genç sanatçı –Derin, Can, Berk, Melis ve Elif– ağır bavullarını helikopter pistinden rezidansın devasa kapısına doğru taşırken, botlarının altında ezilen karın çıkardığı o kıtırtı sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

"Emlakçı haklıymış," dedi Berk, boynundaki pahalı vizörün arkasından adayı çevreleyen uçsuz bucaksız beyazlığı incelerken. "Kışın burası tamamen dünyaya kapanıyor. Telefon sinyali şimdiden tek dişe düştü."

"Zaten amaç da bu değil mi?" diye araya girdi Melis, montunun kapüşonunu biraz daha sıkarak. "Yeni kitabım için mutlak bir izolasyona ihtiyacım vardı. Şehirdeki o gürültüden sonra burası cennet gibi."

İçeri girdiklerinde onları lüks, modern ve merkezi ısıtmayla sıcacık yapılmış devasa bir cam salon karşıladı. Ancak garip bir şekilde, onları buraya davet eden ve bu büyük bursu sağlayan ünlü koleksiyoner, yani Küratör ortalıkta yoktu. Devasa maun masanın üzerinde, el yazısıyla yazılmış şık bir not duruyordu:

“Hoş geldiniz sevgili dostlar. Sanat, konfor alanının bittiği yerde başlar. Rezidansın tadını çıkarın. Akşam yemeği mahzendeki kilerde hazır. Ben adanın diğer ucundaki eski atölyemde olacağım. Fırtına bitene kadar birbirinize emanetsiniz.”

"Adam tam bir eksantrik," diyerek güldü Can ve elindeki ağır heykel döküm çantasını yere bıraktı. "Neyse, en azından içerisi sıcak."

İlk birkaç saat, herkesin kendine ait odaları seçmesi ve yerleşmesiyle geçti. Ev gerçekten kusursuzdu; profesyonel bir müzik odası, devasa tuvallerle dolu bir resim atölyesi ve göle bakan bir kütüphane. Ancak saatler ilerleyip akşam çöktükçe, o lüks cam köşkün içindeki atmosfer hafifçe yön değiştirmeye başladı.

Fırtına adaya ulaştığında, rüzgarın camlara vurma sesi tıpkı bir insanın parmak uçlarıyla camı tırmalaması gibi bir ses çıkarmaya başladı.

Saat 21.00 civarında, Elif müzik odasında piyanonun başına geçmiş, yeni bestesi üzerinde çalışıyordu. Kulaklığı kafasındaydı, bu yüzden odanın kapısının hafifçe aralandığını fark etmedi. Sadece arkasından buz gibi bir hava akımının geçtiğini hissetti. Kulaklığını çıkarıp arkasına döndüğünde kimse yoktu.

"Can? Berk? Siz misiniz?" diye seslendi koridora doğru.

Cevap gelmedi. Ama koridorun zeminindeki ahşap parkede, erimekte olan kar sularından oluşmuş, yabancı bir bota ait ıslak ayak izleri vardı. İzler, mutfak tarafına doğru gidiyordu. Elif yutkunarak mutfağa yürüdü. İçeride Derin ve Melis akşam yemeği için malzeme seçiyorlardı.

"Kızlar, siz az önce müzik odasına mı geldiniz?" diye sordu Elif, sesindeki huzursuzluğu gizlemeye çalışarak.

Derin kafasını salladı. "Hayır, biz bir saattir buradayız. Neden?"

"Koridorda... ıslak ayak izleri var. Erkekler dışarı mı çıktı?"

Mutfaktaki konuşmayı duyan Can ve Berk salondan geldiler. İkisinin de üzerinde ev terlikleri vardı ve botları kapının girişinde kuruydu. Berk hafifçe güldü, "Hadi ama Elif, daha ilk geceden korku filmi moduna girmeyelim. Belki de binanın eski görevlisidir, fırtına için tesisatı kontrol ediyordur."

"Görevli mi?" dedi Melis, kaşlarını çatarak. "Emlakçı kış sezonunda adada Küratör'den başka kimsenin kalmadığını söylemişti."

Gruptaki o ilk neşeli hava, mutfak zeminindeki o eriyen kar suyuna bakarken hafifçe dağıldı. İzler gerçekten de büyük, askeri tarza yakın ağır bir bota aitti. Ve daha tekinsiz olanı, izlerin ulaştığı son nokta mutfak tezgahının üzerindeki büyük bıçak bloğuydu.

Bıçak bloğundaki en büyük parça, yani o ağır et satırı yerinde yoktu.

"Tamam," dedi Can, gruptaki en yapılı kişi olarak ortamı sakinleştirmek adına öne atılarak. "Muhtemelen Küratör notu bıraktıktan sonra mutfağa uğradı ve atölyesi için bir şeyler aldı. Kendinizi korkutmayı bırakın. Hadi yemek yiyelim."

Yemek masasına oturdular ama kimsenin iştahı yoktu. Fırtına dışarıda giderek vahşileşiyordu. Derken, saat tam gece yarısını vurduğunda, rezidansın o devasa cam salonunun tavanındaki büyük avize hafifçe sallandı. Ardından, adanın derinliklerinden, sanki gölün altındaki o iki metrelik buza büyük bir balyoz vurulmuş gibi derinden gelen bir kırılma sesi yankılandı.

KRAAAK.

Aynı saniyede, rezidansın tüm ışıkları göz kırpar gibi üç kez kırpıştı ve ardından tamamen söndü. Ev zifiri karanlığa gömüldü. Sadece şöminenin içindeki közlerin o zayıf, kırmızı ışığı gençlerin yüzlerine vuruyordu. Telefonlarını çıkardılar.

Sinyal tamamen yoktu. "Servis Yok" yazısı ekranda soğukça parlıyordu.

"Jeneratör odası bodrumda," dedi Berk, telefonunun fenerini açarak. "Biri benimle gelmeli. Tek başıma o mahzene inmek istemiyorum."

Can ayağa kalktı. "Ben gelirim. Kızlar, siz burada kalın ve şöminenin yanından ayrılmayın."

İki genç, telefonlarının zayıf ışığı altında mutfağın arkasındaki o ağır, gri metal kapıya doğru ilerlediler. Kapıyı açtıklarında, aşağıdan gelen o keskin, eksi 30 derecelik soğuk hava yüzlerine çarptı. Mahzenin derinliklerinden, jeneratörün çalışmama sebebi olan o tuhaf ses geliyordu: Bir şey, jeneratörün kayışlarına sıkışmış gibi ritmik bir şekilde sürtünüyordu.

Tık... Tık... Tık...

Gerilim adımı adımı tırmanıyor. Kimse bir anda ölmedi; ama artık ev karanlık, dışarısı fırtına, telefonlar çekmiyor ve mutfaktaki satır kayıp. Can ve Berk bodruma doğru iniyor.

Can ve Berk, telefonlarının çiğ, beyaz ışığı altında dik merdivenlerden aşağıya, mahzenin derinliklerine doğru inmeye başladılar. Her basamakta, rezidansın o lüks, modern havası geride kalıyor; yerini adanın eski, nemli ve dondurucu taş temellerine bırakıyordu. Aşağısı o kadar soğuktu ki, nefesleri havada yoğun beyaz bulutlar oluşturuyordu.

"Berk," diye fısıldadı Can, sesini olabildiğince alçak tutmaya çalışarak. "Feneri biraz daha sola tut. Önümü göremiyorum."

Berk’in eli hafifçe titriyordu. Işık hüzmesi, eski taş duvarların üzerindeki kalın buz tabakalarını ve tavandan sarkan paslı boruları aydınlattı. Koridorun sonundaki jeneratör odasının kapısı aralıktı. O ritmik, mekanik sürtünme sesi oradan geliyordu.

Hışır... Tık... Hışır... Tık...

Jeneratör odasına girdiklerinde, Berk ışığı devasa dizel motorun üzerine doğrulttu. Jeneratör durmuştu ancak motorun pervanesine ve kayış sistemine bir şey sıkışmıştı. Can yavaşça yaklaştı, telefonunun ışığını pervanenin arasına tuttu.

"Siktir..." diye soludu Can, bir adım geri kaçarak.

Jeneratörün dönen büyük kayışına, kal kalın bir parça kumaş dolanmıştı. Bu, kalın, örgü bir kışlık atkıydı. Ama daha korkuncu, atkının ucu boş değildi. Kayışın dişlileri arasına sıkışmış, ezilmiş ve donmuş et parçaları ile yoğun, pıhtılaşmış bir kan lekesi duruyordu. Biri ya da bir şey, jeneratör çalışırken bu sisteme sıkıştırılmış, motor zorlanarak durmuştu.

"Bu... bu ne?" Berk’in sesi çatallandı, feneri tutan eli çılgınlar gibi sallanmaya başladı. "Can, bu insan kanı mı?"

"Sakin ol," dedi Can, kalbinin göğüs kafesini dövdüğünü hissetse de gruptaki en soğukkanlı kişi rolünü oynamaya çalışarak. "Belki de bir hayvandır. Fırtınadan kaçan bir porsuk ya da dağ sıçanı içeri sızıp buraya sıkışmıştır."

"Atkıyla mı, Can? Dağ sıçanı atkı mı takıyor?" Berk arkasını döndü, ışığı odanın karanlık köşelerine çılgınca savurdu. "Buradan çıkalım. Hemen. Kızları alıp helikopteri geri çağırmanın bir yolunu bulmalıyız."

"Telefonlar çekmiyor Berk, sakin ol diyorum!" Can, jeneratörün üzerindeki ağır metal şalteri kontrol etti. "Sistem kilitlenmiş. Bunu burada tamir edemeyiz. Yukarı çıkıyoruz."

Tam o sırada, jeneratör odasının hemen dışındaki karanlık koridordan ağır, hantal bir adım sesi yükseldi.

GÜM.

Bu, askeri, ağır bir botun taş zemine basma sesiydi. İki genç de nefeslerini tuttu. Berk, elindeki feneri koridora doğrutmaya cesaret edemiyordu. Telefon ışıklarını söndürüp zifiri karanlıkta beklemeye başladılar. Soğuk, sanki karanlıkla birlikte daha da keskinleşmişti.

Koridordaki adımlar yavaşça yaklaştı, jeneratör odasının kapısının tam önünde durdu. Karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu ama iki genç de birkaç metre ötedeki o ağır, hırıltılı nefes alışverişi duyabiliyordu. Gelen kişi, o dondurucu soğukta nefes nefese kalmış gibiydi.

Ardından, o zifiri karanlığın içinden tiz bir metal sesi yükseldi. Mutfaktan kaybolan o ağır et satırının, koridordaki paslı borulara sürtünerek çıkardığı o kıvılcımlı, gıcırırtılı sesti bu.

CIIIIIIIIIZZZ.

"Kim var orada?" diye bağırdı Can, karanlığa doğru bir adım atarak. "Küratör? Siz misiniz?"

Cevap gelmedi. Sadece o ağır adımlar, bu kez jeneratör odasının kapısından uzaklaşarak, yukarıya, kızların tek başına beklediği cam salona doğru tırmanan merdivenlere yöneldi.

Güm... Güm... Güm...

"Kızlar!" diye haykırdı Berk ve telefonunun fenerini açıp merdivenlere doğru çılgınlar gibi koşmaya başladı. Can da hemen onun arkasından fırladı.

Yukarıda, cam salonda ise Derin, Melis ve Elif şöminenin başında birbirlerine sokulmuş halde oturuyorlardı. Evin devasa cam duvarları, dışarıdaki fırtınanın beyazlığıyla birleşince içeriyi tuhaf, hayaletimsi bir loşluğa bürümüştü.

"Erkekler çok gecikti," dedi Elif, bacaklarını kendine doğru çekerek. "Aşağıdan bir ses duydunuz mu?"

Melis elindeki feneri salonun girişine doğru tuttu. "Hayır, fırtına her şeyi yutuyor. Ama ben... ben evde yalnız olmadığımızı hissediyorum, kızlar. O not... Küratör’ün notu garipti. 'Ben sergiyi hazırlıyor olacağım' ne demek?"

Derin tam cevap verecekken, salonun devasa cam duvarına dışarıdan bir şey çarptı.

TAK!

Üç kız da çığlık atarak yerinden sıçradı. Melis fenerin ışığını hemen camın dışına, o donmuş gölün karanlığına doğru çevirdi. Camın tam arkasında, kar fırtınasının ortasında, beyazlığın içinden bir karaltı belirdi.

Bu, bir insana ait donmuş bir eldi. Camın dış yüzeyine içeriden yardım ister gibi yaslanmıştı. Fırtına karı biraz savurduğunda, kızlar camın hemen arkasında, buzun ve karın arasında dik duran bir beden gördüler. Ancak bu beden canlı değildi. Gözleri ardına kadar açık, teni tamamen maviye dönmüş ve yüzü o dondurucu soğukta cam gibi katılaşmış bir kadındı. Bu, rezidansın geçen ayki davetlilerinden biri olan ve kaybolduğu söylenen ünlü bir ressamdı.

Beden, camın dışındaki kar yığınına bir heykel gibi dikilmiş, cansız gözleriyle doğrudan şöminenin başındaki kızlara bakıyordu.

Ve tam o anda, salonun içindeki ahşap merdivenlerden aşağıya doğru ağır, ıslak adımların sesi gelmeye başladı. Katil bodrumdan değil, evin üst katlarındaki karanlık odalardan birinden aşağı iniyordu. Bodruma giden Can ve Berk ise arkalarından kilitlenen kapıyı yumrukluyordu. Kızlar şöminenin ışığında, camın ötesindeki donmuş cesedin o boş, camlaşmış bakışlarına kilitlenmiş kalmışlardı. Elif’in ağzından çıkan o boğuk çığlık, rüzgarın uğultusu arasında kayboldu. Melis feneriyle dışarıdaki figürü tekrar taradı, ancak fırtına bir perde gibi araya girince ressamın cesedi bir anda yok oldu; sanki hiç orada olmamış, sadece bir halüsinasyonmuş gibi.

"Gördünüz mü? Gördünüz mü onu?" diye bağırdı Melis, sesi kontrolünü kaybetmek üzereydi.

Derin ayağa fırladı, eline şöminenin yanındaki ağır demir maşayı aldı. "O... o ölüydü. Resmen donmuştu."

Tam o sırada, evin üst katından gelen o ağır adımlar durdu. Sessizlik, sanki bir bıçak darbesiyle odayı ikiye böldü. Kızlar, merdivenlerin başında duran karanlığa baktılar. İkinci katın trabzanlarından aşağıya, salonun loş ışığına doğru karanlık bir damla düştü.

Daml... Daml...

Bu bir su damlası değildi. Koyu, yoğun, pıhtılaşmış kan damlasıydı.

Aynı anda, bodrumun derinliklerinden Can ve Berk’in sesi duyuldu. Kapıyı yumrukluyor, içeriden gelen bir metalin metale sürtünme sesiyle boğuşuyorlardı.

"Kızlar! Kapı dışarıdan kilitli!" diye bağırdı Can. "Biri kapıyı dışarıdan sürgülemiş! Bir şey bulup kapıyı kırmamız lazım!"

Ancak yukarıdaki adımlar yeniden başladı. Bu kez çok daha hızlıydı. Birisi, tam onların tepesinde, merdivenlerin hemen üzerindeki sahanlıkta, ellerinde ağır bir ağırlığı taşıyor gibi sarsak ama kararlı adımlarla ilerliyordu.

Elif, dehşet içinde merdivenlere doğru baktı. Fenerin zayıf ışığı, sahanlıktaki korkuluğun üzerinde beliren bir silueti yakaladı. Uzun, hantal ve alışılmadık derecede geniş omuzlu bir figürdü bu. Üzerinde kalın, çamurlu bir yağmurluk vardı ve yüzü, elinde tuttuğu o ağır satırın yansımasıyla sanki maskelenmiş gibi gizlenmişti.

Figür, merdivenlerden aşağıya bir adım attı. Ama elindeki satırı korkuluğa sürtmüyordu; aksine, sahanlıktaki büyük vazolardan birine vura vura iniyordu.

ÇAT... ÇAT... ÇAT...

"Yukarıda biri var!" diye bağırdı Derin, kızları arkasına doğru iterek. "Bodruma! Hemen bodrumun anahtarlarını arayın!"

"Mutfaktaki yedek anahtar!" dedi Melis, bir anlık bir aydınlanma yaşayarak. "Küratör mutfaktaki çekmecede olduğunu söylemişti."

Kızlar, fenerin ışığıyla mutfağa doğru koşarken, merdivenlerden inen figür aniden durdu. Fenerin ışığı figürün üzerine düştüğünde, gördükleri şey kanlarını dondurdu. Bu kişi bir insan değildi, en azından tam olarak değil. Figür, rezidansın çalışanlarına ait olduğu belli olan üniformalı kıyafetleri parça parça üzerine geçirmişti ama üzerinde, adanın o meşhur avcılık geleneğinden kalma, tüyler ürpertici bir şey vardı: Bir geyik boynuzu maskesi.

Maskenin altındaki göz deliklerinden sadece karanlık ve vahşi bir boşluk görünüyordu. Ve ellerinde tuttuğu sadece bir satır değildi; diğer elinde, ressamın donmuş cesedinden kopardığı o atkıyı bir ilmik gibi taşıyordu.

"Çıkın oradan!" diye bağırdı Can, bodrum kapısının arkasından.

Geyik maskeli figür, satırı havaya kaldırdı ve ağır, mekanik bir sesle, sanki bir kaseti geri sarıyormuş gibi, rezidansın hoparlör sisteminden Küratör’ün o kayıtlı, nazik sesi yankılandı:

"Sanat, konfor alanının bittiği yerde başlar. Bakalım bugün hanginiz kendi sınırlarınıza ulaşabileceksiniz?"

Müzik odasının içindeki eski gramofon aniden çalışmaya başladı. Odanın içinde o tiz, cızırtılı klasik müzik çalarken, figür merdivenleri bir sıçrayışta indi ve mutfağa doğru koşmaya başladı.

Kızlar mutfağa girdiklerinde, çekmecelere saldırırcasına ellerini attılar. Elif, elleri titreyerek çekmeceleri karıştırırken, mutfağın arka giriş kapısının aralık olduğunu fark etti. Fırtına içeriye kar savuruyordu. Kapının hemen eşiğinde, dışarıdan gelen o donmuş, mavi ellerden biri duruyordu.

İçeridekini mi korumaya çalışıyorlardı, yoksa dışarıdakini mi içeri almak için o kapıyı açık bırakmışlardı?

Geyik maskeli figür, mutfağın girişinde durdu. Satırını yavaşça kapı pervazına sürttü.

Elif çekmecenin dibinde parmaklarına çarpan soğuk metal halkayı hissetti. "Buldum!" diye bağırdı, anahtarı havaya kaldırarak. Ancak sevinci, mutfak tezgahının üzerindeki metal kap kacakların büyük bir gürültüyle yere saçılmasıyla yarıda kesildi.

ŞAANG!

Geyik maskeli figür, mutfağın girişindeki ahşap pervazı elindeki ağır et satırıyla tek hamlede parça pinçik etmişti. Savrulan ahşap kıymıklarından biri Derin’in yanağını çizdi. Derin acıyla inleyerek gerilese de elindeki demir şömine maşasını katilin göğsüne doğru fırlattı. Ağır demir, katilin omzuna çarptı ama figür sanki acı hissetmiyordu; sadece hafifçe sarsıldı ve geyik boynuzlarının altındaki o karanlık göz deliklerini Derin’e dikti.

"Koşun!" diye kükredi Melis, Elif’i bodrum kapısına doğru iterken.

Üç kız mutfak tezgahının etrafından dolanıp koridora, bodrum kapısının önüne doğru çılgınca atıldılar. Arkalarından gelen o ağır, ıslak bot sesleri ve satırın fayanslara sürtünme sesi mutfağın duvarlarında yankılanıyordu.

Elif, titreyen elleriyle anahtarı paslı asma kilide sokmaya çalıştı. "Giremiyorum... Dönmüyor!" diye ağlamaklı bir sesle bağırdı. Arkasında, koridorun loşluğunda geyik maskeli figürün devasa gölgesi üzerlerine doğru büyüyordu.

"Bastır ve sola çevir, Elif! Bastır!" diye bağırdı Can kapının arkasından, omzuyla ahşabı esnetmeye çalışarak.

Katil aralarındaki mesafeyi kapatmıştı. Satırı kaldırdı, hedefi en arkada duran Melis’ti. Melis tam arkasını döndüğünde, satırın çiğ ışıkta parıldayan keskin ağzını gördü. Korkuyla kendini yere attı. Satır, Melis’in başının birkaç santim üzerinden geçip doğrudan ahşap bodrum kapısına saplandı.

ZAAAM!

Ahşap kapı ortasından yarıldı. O saniyede Elif anahtarı döndürmeyi başarmıştı. Kilidin açılma sesiyle birlikte Can içeriden kapıya tüm gücüyle yüklendi. Kapı hızla dışarı doğru açılırken, katilin kapıya saplanmış olan satırı elinden fırladı.

Can ve Berk kapının ağzından fırlayıp Melis’i yerdeki karların ve ahşap tozlarının arasından çekip aldılar. Can, yerdeki şömine maşasını kapıp katilin yüzündeki geyik maskesine doğru savurdu. Demir maskeye çarptığında kemik kırılmasına benzer pürüzlü bir ses çıktı ama maske düşmedi; sadece yana doğru kaydı. Maskenin altından sızan o siyah, donmuş kanı andıran sıvı, katilin yağmurluğuna sızdı.

"İçeri! Çabuk!" diye bağırdı Can.

Beş genç kendilerini bodrumun o dondurucu karanlığına atarken, Berk kapıyı katilin yüzüne doğru sertçe kapattı ve arkadaki ağır demir sürgüyü çekti. Katil hemen dışarıdan kapıyı yumruklamaya başladı.

GÜM... GÜM... GÜM...

Ağır ahşap kapı her darbede zıplıyordu ama demir sürgü şimdilik dayanıyordu. Gençler merdivenlerin başında, nefes nefese kalmış bir halde birbirlerine tutundular. Telefonlarının fenerleri, bodrumun o eksi 30 derecelik soğuğunda havaya yayılan yoğun nefes bulutlarını aydınlatıyordu.

"Can..." dedi Melis, hıçkırarak. "Dışarıda... dışarıda gölün üstünde bir ceset vardı. Geçen ay kaybolan o ressam kadın..."

"Biliyorum," dedi Can, sesi titreyerek. "Jeneratörün içine de birinin kıyafetlerini ve... ve et parçalarını sıkıştırmışlar. Bu bir kaza değil. Küratör bizi buraya sanat üretelim diye çağırmadı."

"Bizi avlamak için çağırdı," diye tamamladı Berk, gözleri korkudan faltaşı gibi açılmıştı. "Bizi dondurarak kendi sergisine birer parça yapacak."

Tam o sırada, bodrumun tavanındaki hoparlörlerden o cızırtılı klasik müzik tamamen kesildi. Onun yerine, Küratör’ün o buz gibi, mekanik ses kaydı yeniden devreye girdi:

"1. Bölüm'ün sonuna geldiniz genç sanatçılar. Malzemeyi topladım, şimdi onu şekillendirme zamanı. Bodrumun diğer ucundaki eski tünel çıkışını bulamazsanız, fırtına dinmeden hepiniz benim en soğuk şaheserim olacaksınız."

Ses kesildiğinde, yukarıdaki kapının yumruklanma sesi de aniden durdu. Mutlak bir sessizlik çöktü. Ancak bu sessizlik bir kurtuluş değildi; çünkü katil kapıyı kırmaktan vazgeçmişti. Adım sesleri yavaşça mutfak çıkışına, yani adanın dışına doğru ilerledi.

Katil, rezidansın dışından dolanıp bodrumun o diğer ucundaki tünel çıkışına, yani gençlerin tek kaçış noktasına doğru yürüyordu. Onları aşağıda, o karanlık ve dondurucu labirentte kıstırmak üzereydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.