23.02.2021
Ölü Portre
2.Bölüm •" Kalbi ölü adamın yanık portresi."•
Sarmaşıkların arasında, bir dünya kur kendine. Sessiz ve bir o kadar da etkileyici, dışarıdan bir ot parçasından başka bir şey ifade etmeyen kelimeleri sakla göğsünde. Kimsenin ne seni bulmasına, ne de duymasına izin verme. Güçlü ol, ruhsuz değil. Herkese saygılı ol ama asla bir ezik değil. En çokta merhametli ol ama her yüzüne bakanın kalbinde, tomurcuklar açtıracak kadar değil...
Sessizliğin öyle güzel olsun ki, insanlar yanına geldiğinde huzur bulsun. Kendinden çok kardeşini koru ki, sana her gün umut olsun.
Kardeşim...neredesin? Yalnız hissediyorum kendimi, bir başına ve öylesine çaresiz. Annemin yıllar önce söyledikleri her kulağıma dolduğunda daha da hırçınlaşıyorum ya da bu hissettiklerimin hepsi, ne yapacağımı bilememezlikten gelen hafif birer sancı sanki.
Sessizliğin sükut bulduğu bu yerde fazlasıyla korkuyordum. Oysaki sürekli endişeli fısıldayışları, prensesim diyerek dakikalarca ayak ucumda ağlayanları biliyorum. Benim için değil, vücudunda hayat bulduğum kadın için akan o gözyaşlarının aksine yalnızca kardeşimi istiyordum.
"Kaç gün oldu Peter?"
Kısık ve çatlak bir sesin mırıldanışı tekrardan kulaklarıma dolarken düşünebildiğim tek şey, bu kadının fazlasıyla seviliyor olmasıydı. Oysaki benim gözümde bir caniden farksızdı.
"On iki gün, kalede ağlamaların asla durmadığı on iki gün..." adamın acı sesi beni bir an sarsarken kadının içini çeke çeke konuşmasıyla titredim.
"Bir hain uğruna canını önüne atmasına hala inanamıyorum, oysaki o günlerde çok keyifliydi...şimdi ölü gibi yatıyor. Ölü gibi!"
Son söylediğine kendisi de inanamamış olacak ki artık kendini tutmadan, içi çıka çıka ağlıyordu. Onu, prensten ölümüne nefret edebilecek kadar çok mu seviyorlardı?
Ya da artık aklımda yer edinen o çelişkili soru...gerçek masum, nerede saklanıyordu?
"Hadi Harry, seni böyle görmemeliler. Gece yarısı olmak üzere, ona saygını belirt ve çıkalım." sonra derin bir sessizlik oldu ve ikisi de kapıyı kapatıp gittiler. Odada yalnızca benim düzensiz nefeslerim duyulurken sakince araladım gözlerimi, kendimi oldukça dinç aynı zamanda karmakarışık hissediyordum. Uzandığım yatakta, karanlık odayı seyrederken, buranın o gün sabah uyandığım oda olduğunu fark ettim önce. Sonra, koca koca yanan meşalelerin aydınlattığı odanın içerisine süzülen ay ışığına baktım.
Burada ki pencereler o kadar büyüktü ki adeta tüm manzara gözler önünde, derin bir ziyafet sunuyordu. Sırtımdaki hafif sancıyla doğrulduğum o anda büyük bir ses duydum. Tüm sarayı saran bir ses.
Gecenin on iki olduğunu belirttiğinden emin, ayaklarımı buz gibi taş yere değdirirken kaç yüzyıl öncesinde olabileceğimizi düşündüm ve bu portrenin içerisinden nasıl çıkabileceğimi. Hala burada olduğuma inanamayan ben önce avcumu gözler önüne serdim. Ardından gerçekliği teyit etmek adına kendime bir tokat attım. Fazlasıyla hızlı bir tokat.
"Benim sana yapmam gerekenleri sen mi kendine yapıyorsun?"
Acıyla yanağımı tuttuğum o anda, duyduğum sesle hızla ayağa kalktım, bir tokattan sonra bir de sırtıma bir kez daha koca bir hançer sapladım.
"Ölmediysem de az sonra acıdan öleceğim..."ağzımın içinde mırıldanarak gerisin geri yatağa çökerken kapının önünde, ne zaman girdiğini dahi fark etmediğim adama baktım. Karanlıktan yüzü seçilmiyor olsa da kafasında parıldayan zümrütlerden dahi onun kim olduğunu anlardım.
Derin bir sessizlik odayı tekrardan sararken söylediklerini düşündüm. Sanırım ölüp ölmediğimi kendi gözleriyle görmek istiyordu.
"Neden buradasın?" elleri arkasında bağlı yavaş yavaş adımlamaya başlarken korkusuzca bekledim.
"İdama gitmeden önce sana söylediklerim...eğer beni öldüremezsen seni öldüreceğimi söylemiştim değil mi?"
Kısık sesiyle başıma hafif bir ağrının girdiği derin sessizlikte bir an gözlerim kapanırken bedenim sanki anında beni o ana götürmüştü, öfkeyle bakan bir adamın karşısına. Sonra bir ayna vardı orada, yansımasında üzerimdeki bedenin sureti gülümsüyordu, zevk ala ala.
Prenses...kendi canı için onun ölümüne seviniyordu oysa.
Bu adam, onu en başından öldürmek istiyordu. Prenses ise içindeki karanlığa teslim olmuş kendi bedenini koruyordu. Ölmeyi istemediği için mi onu öldürüyordu? Peki ya bu adamın nefreti...nereden geliyordu?
Gözlerim yavaşça aralanırken bir kaç sıkı nefes aldığım o anda yanıma geldiğini fark etmediğim adam karşımda durarak, bana üsten bir nefretle baktı. Gözleri o anda son nefesimi vermemi istercesine sert, bedeni ise burada olmaktan oldukça rahatsız olduğunu belirtircesine dikti. Onu çözmeye çalıştığım o anlarda buna izin vermedi, kelimeleriyle bana kim olduğunu kendi öğretti.
"Aslında hançerle ölmen oldukça hoşuma giderdi...benim için ayarladığın ölüm planının senin canını alması...fazlasıyla mutlu ederdi."
Yüzündeki hin gülümsemeyle şokla sarsılırken onun yüzünde ki ifade benim aksime durgun ama alaylıydı. Bunları söyleyebiliyor olmak ve belki de gücün artık onda olduğunu hissetmek ona bu duruşu veriyordu. Onun canını kurtaranın ben olduğum için belki de artık ölmeyeceğini düşünüyordu.
Ben yüzüne bakarak onu anlamaya çalışırken onun yüzündeki alay bir anda kayboldu ve yerini gözlerinden dahi taşabilecek kadar büyük bir kine bıraktı.
"Ama sonra düşündüm, ölümün bu kadar kolay olmamalıydı..." kaldığı yerden devam ettirdiği sözleriyle kafasını biraz daha yukarı kaldırırken yüzü artık kibrinden görünmüyor ve benim içim dehşetle kavruluyordu.
"Seni ben öldürmeyeceğim. Sen her gün acı çeke çeke sonunda kendini öldüreceksin...baktım ölmüyorsun, söz yardım edeceğim!"
Nefrete bulanmış sesi bir bıçak gibi insanlığı keserken onun karşısında bir kız çocuğunun bedeni olduğunun farkında değildi. Babası ve bedeninde olduğum prenses gibi, onun da gözlerini kör eden, kulaklarını tıkayan ve kalbini dinlemesine engel olan bir şey vardı. İçinde duyduğu koca bir aşşağılanmışlık ve canını yaktığına emin olduğum bir acı vardı.
Güçsüzlük acısı.
Bedeni sakin ama bir o kadar sert adımlarla tam karşımda dururken, hafif bir açıyla yüzünü yüzüme eğdi ve gözlerini, ben aslında güçlüyüm demek istediğini gösterircesine kocaman açtı.
"Senin alnımın ortasına saplamak istediğin o hançeri, zevkle kalbine saplayacağım..."
Durdum, durdu. Gözlerimin içerisine bir şeyler ararcasına baktı önce ama bulamadı. Ona olan nefretimi arıyordu ama yanlış yerde. Ne ben nefretinin sahibi olan kızdım ne de kalbine bir hançer saplayıp öldürmek istediği serçe.
Aradığını bulamamanın oluşturduğu öfkeyle yüzüme bakarken kafamı gözlerinin içerisine baka baka iki yana salladım. Çünkü karşımdaki artık, masum görünümlü bir şeytandı.
Günler öncesindeki resim kalesi... onun göz yaşları beni hiç beklemediğim bir anda buraya sürüklemişti. Şimdilerde ise duyduğum tüm şefkat binlerce parçaya ayrılmış, içime batmıştı. Öyleki, portresine bakarak onun için üzüldüğüm adam masum olan değildi.
Prenste, prenseste öfkesinden gözleri kör olmuş, gözleri merhamete kör olmuş insanlardı.
Arkasını dönmüş bir kaç adımında kapı koluna tutunmuşken yatağa tutunarak önce ayağa kalktım ardından duyduğundan emin bir şekilde fısıldadım. Az da olsa düşünsün, doğruyu bulsun diye. Çünkü ben buradan en kısa zamanda gidecektim ama o bu portrenin içerisinde her daim nefret dolu kalacaktı, kalbinde duyduğu ihanet ile.
"Senin önüne canımı attım, fark ettin mi?"
Önce bedeni duraksadı sonra sakince döndü arkasını. Gözleri bir an üzerimde dolanırken, beyaz elbisemi yeni fark edercesine istemsizce eteklerini sıktım. Öyle ki saçlarım salık, yüzüm eminim ki çökmüştü. Bunlar benim dert edeceğim şeyler değildi belki ama onun dikkatini çekmişti. Eminim bu bedeni ilk kez böylesine yıkılmış ve yorgun görüyordu. Bunların hepsi ise dakika dakika ona gücü hissettiriyordu.
"Beni hançerin önüne de atan senken fark edemedim."
Bunu öyle sakin söylemişti ki ona karşı attığım adım duraksadı ve kendisini sorguladı. Ona aslında kim olduğumu anlatsam bana inanır mıydı?
Sıkıntıyla gözlerimi ovalarken dakikalar sonra onun sert sesinden beklediğim o soru yükseldi. Cevaplaması oldukça zor olan bir soru.
"Öldürmek isterken, neden yaşattın?"
Sessizlik bir ölüm gibi etrafı sararken düşündüm. Meşalelerin vurduğu ışıkla alevlenen gözleri gözlerime bakarken, onunla aynı sahneyi daha önce de yaşamış gibi hissettim. Tek farkla, o cansız bir portreyken ben tam karşısında onun için üzülüyordum .
"Ağlıyordun...çünkü ihanete uğramıştın." gözlerim dalarken ansızın irkilerek durdum. Ağzımdan çıkanla bir an kendim dahi şaşırırken onun kademe kademe çatılan kaşlarıyla öfkesi onu tekrardan ele geçirdi. Saniyeler sonra fark etmiştim ki ağlamak ona göre de acizlikti.
"Bir prens asla ağlamaz! Öldükten sonra arkasından korkak diyeceklerine hain demelerini tercih eder çünkü!"
Kasılı çenesiyle kendini zor tutuğunu belirtirken derin bir nefes aldım önce. Gözlerinin en içine baktım ama orayı ele geçirmiş büyük bir şey vardı, öfke. Herkesi yakıp yıkabilecek kadar çoktu hem de.
"Portreni gördüm, yapıldıktan sonraki halini." sakin sesimle onu cevaplarken tek istediğim bir an önce neler olduğunu öğrenmekti. O portre benim odama nasıl gelmişti?
Alayla öfkesini gizlemek istercesine yüzüme bakarken odada bir ileri bir geri yürümeye başladı ve ardından nefretin harmanladığı nefesiyle fısıldadı.
"Beni her gün öldüremeye ant içerken ne değişti bilmiyorum, umurumda da değil! Tek bildiğim..." gözleri artık üzerimde birer ok gibi vücuduma batıyordu. "Bu kurnazlığınla şeytanla dahi yarışabildiğin."
Kapıyı hızla çarpıp çıktığı anda arkasından bakarken iç çekerek uzandım tekrardan yatağa. Bana şeytan derken, kendine gözlerini kör ediyor olması onun aptallığıydı. Benim onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynadığımı düşünüyordu. Çünkü bedeninde olduğum prenses bunu hep yapıyordu. Şuanda yanılıyordu ama gerçek prenses olduğu yerden çıktığında bu oyun belki de ikisinden biri ölene kadar devam edecekti.
Prenses...o neredeydi? Beni kim buraya getirmek istemişti bilmiyordum. Tek bildiğim, yarın sabah yapacağım ilk iş o portreyi bulmak olacaktı.
Nasıl bu kapana bir portrenin gözyaşları yüzünden sıkıştıysam; buradan da, beni öldürmek için can atan o adamdan da bir an önce kurtulacaktım.
***
"Sizce de çok güzel değil mi?" hizmetlilerden birinin sesi başka bir kıza fısıldadığını belli edercesine tekrardan duyulurken seğirmeye başlayan gözlerimi kapatarak iç çektim ve sabırla dinlemeye devam ettim. Ve bu sefer de bir diğeri önce çaktırmadan gözlerini üzerimde gezdirdi ve sessiz olduğunu sanarak cevap verdi.
"Uyandığından beri gözlerim kamaşıyor, sanki...sanki..." bir diğeri cümlenin devamını biliyormuşçasına kısık sesiyle bağırdı.
"Işık saçıyor değil mi?" kızlar kendi aralarında gülüşmeye başladıklarında istemsizce gülümsedim ve onlara döndüm. Sabırda bir yere kadardı tabii. Saatlerdir tek konuştukları şey prensesti.
Ve ben, onu bu kadar çok sevdiklerine kendimi bir türlü inandıramıyordum.
"Kızlar artık çıkabilir miyiz şu odadan?"
Saatlerdir bu odada yalnızca oturuyordum, öyleki saatler öncesinde uyandığımı anladıkları an kahkahalar ata ata tüm kaleyi ayağa kaldırmış ardından bir o kadar geçen süre de ne kadar itiraz edersem edeyim beni hazırlamışlardı.
Elimi hiç bir şeye sürmeme izin vermiyorlar adeta elim ayağım oluyorlardı. Bu kadar ilgiye alışık olmayan bedenim ise kendini oldukça rahatsız ve diken üstünde hissediyordu.
"Biraz daha beklemeliyiz prensesim." kızın kısık sesiyle oturduğum yerden kalkarken odadaki on çift göz anında üzerime çevrilmişti ve beni olduğum yere mıhlamıştı.
Bir an önce buradan çıkıp o portreyi bulmam gerekiyordu ama onlar elimi dahi kaldırsam ödleri kopuyordu. Bayağı değerli birin içerisinde olduğumu iliklerime kadar hissettiriyorlardı.
"Son kez soruyorum, neden bekliyoruz?"
Kibarlığın işe yaramadığını anladığım o saniyelerde sesimi sertleştirirken aralarından bir kız kararsızca önce etrafına onay istercesine baktı. O an hepsine kötü kötü bakmaya başlarken biraz duraksadılar ve aynı anda hepsinin isteksizce onaylamasıyla derin bir nefes vererek gülümsedim.
Gözlerimi sözcü kızın üzerine dikerken bir kaç kez derin nefes aldı önce. Sanki söylemekte fazlasıyla zorlanıyor gibiydi, ya da birilerinden çekiniyordu. Bunu umursamadan hadi dercesine kafamı sallarken hızlı hızlı mırıldanarak anında kafasını eğdi.
"Prens, sizin için ölüm düzeneği kurmuş efendim."
Ağzım hayretle bir kaç kez açılırken hepsinin yüzündeki korku ifadesini seyrettim. Sanırım gerçek prenses aşırı öfkeli bir yapıya sahipti. Gözlerindeki ifadeden dahi anlaşılabilecek bir şey vardı ki onu ne kadar seviyorlarsa bir o kadar da korkuyorlardı.
Prensin düzenlediği bu olay ise sinirlendirmek yerine, sadece şaşırtmıştı. Biliyordum ki beni öldürmeyeceğini söylediği halde tek istediği diken üstünde olmamdı.
Rakibim zeki olabilirdi ama bilmediği bir şey vardı ki ben ondan, her bakımdan bir kaç yüzyıl öndeydim ve tabii taktiklerinden de.
"Sizde bunu bana söylemek yerine saatlerdir burada bekletiyorsunuz öyle mi?" sitemli sesle onlara tavır koyarken bu sefer yaşlı bir hizmetli titreyerek öne çıktı.
"Affedin prensesim, sizin bir kez daha zarar görmenize izin veremeyiz."
Kafamdaki tacı sıkıntıyla çıkartarak elime alırken boynu bükük adamın tam önünde durdum. Kesinlikle buradan da bu durumdan da çok sıkılmıştım.
"Ölüm düzeneği, nasıl bir şey?" bildiği bir soru olduğunu belirtircesine kafasını kaldırırken önce neden bunu sorduğumu anlamak istercesine kaşlarını çattı ardından hızla fısıldadı. Eminim ki bunu nasıl bilmiyor olduğumu düşünüyordu.
"Prensin askerlerinin sarayın gizli yerlerinde konumlanmış olduğunu düşünüyoruz. Sizi fark ettikleri an acımayacaklardır." sona doğru sesi titrerken fazlasıyla şaşkın bir şekilde baktığımdan emin derin bir nefes aldım. Prens savaş istiyorsa ona, bunu bir daha yapmaması adına en güzel şekilde cevap verecektim. Önce onu bulacak ardından portrenin yerini öğrenecektim.
Yüzümde oluşmaya başlayan gülümsemeyle hepsinin gözlerinin üzerimde olduğunu bilerek kızlarla göz göze geldim önce, ardından elimdeki tacı havaya kaldırdım. O beni ve zekamı küçümserken ne düşünüyordu bilmiyordum ama ona öğreteceğim bir şey vardı.
Ben bir prenses değildim, hiç bir zamanda olmamıştım.
"Bir günlüğüne kim prenses olmak ister?"
Elimdeki taç, yüzümdeki tebessümle heyecanla konuşurken hayret ve itiraz nidalarını duymadım.
Kafamda ki dönen her bir çarkla gözlerim parıldarken; Savaş, işte şimdi başlasın!
***
Üzerimdeki bol asker kıyafetleri, yüzümdeki hırçın bir ifadeyle sıkı sıkıya tutunduğum kılıcım bana güç verirken dimdik durdurmaya çalıştığım bedenim beni ara sıra zorluyordu.
Öyle ki bir kaç askerin arada gözleri bana değiyor ve sonra umursamazca geri çekiliyordu. Onlardan istemsizce korkuyordum. Çünkü beni tanıdıkları an oku sırtıma saplayabilirlerdi. Bu beden bana ait dahi olmasa da açıkçası acıyı çeken ben oluyordum ve bu hiç hoş değildi.
Tabii birde ölmeyeceğime dair kızlara ve üzerimdeki kıyafetlerin sahibi olan askere, her bir parçayı eksiksiz geri getireceğime dair söz vermiştim.
Samimiyetle söyleyebilirdim ki bir askeri ikna etmek oldukça zordu. İkna olmamıştı da zaten. Bende kıyafetlerini emirle almak zorunda kalmıştım. Ödüllendirmeyi seven yapım sağ olsun şu anda prenses kendisiydi.
Evet, evet onu prenses yapmıştım. Çünkü ona verebileceğim en güzel hediye buydu. Kızların onu nasıl kıskandığını bilse eminim ki hep prenses olmak isterdi, tabii o biraz huysuzdu. Pembe elbiseyi de ona kılıç zoruyla giydirtmiş olabilirdim.
"Prense ulaştırmam gereken bir haber var!" yerini sora sora öğrendiğim prensin odasının kapısında ciddiyetle konuşurken sesimi kalınlaştırmaktan boğazım yanmıştı.
"Güven sözleri?" bunu ise kapıdaki askerlerden öğrenmiştim. Neyse ki bir tanesi prens yandaşçısı gibi görünüp prensese hizmet ediyormuş, odadaki kızlardan biri söylemişti.
Burada kimin kimi sırtında vuracağı belli değildi, bana dahi çok kısa bir zaman içerisinde öğretmişlerdi.
"Herkes bir gün aslına döner."
Bana söyleneni kelimesi kelimesine mırıldanırken ciddiyetle kapıyı aralayan adama, başımla selam verip içeriye girdim. Kapı ise ardımdan sessizce kapanırken hızlı adımlarla benim odamın neredeyse iki katı olan odada göz gezdirdim. Fazlasıyla sade olan odanın camları yerlere kadar uzanırken prensin nerede olabileceğini düşünüyordum. Eğer odasında olmasaydı beni içeri alacaklarını da sanmıyordum.
Gözlerim hızlı hızlı etrafta gezinirken sağ taraftan gelen sesle hızla başımı eğdim. O nereden çıkmıştı öyle?
"Söyle asker!"
Belimdeki kılıcı sıkı sıkıya tutarak yanına doğru adımlarken onun ellerini arkasında bağlamış bana baktığını biliyordum. Öyle ki gözlerimin altından baktığım yüzü kademe kademe kasılmış eminim ki ne yaptığımı sorguluyordu. Aramızda bir kaç adım kala gözleri belimde sıkıya sıkıya tuttuğum kılıca kayarken kılıcı uzakta olacak ki gözleri bir an o tarafa kaydı ve kapıya seslenmek adına yüzündeki dağı taşı delecek öfkesiyle ağzını araladı. Onun bağırmasına fırsat vermeden dikkatini çekmek adına belimdeki kılıcı ona doğru tutarak göğsüne sağ elimle iki kere vurdum.
Ne ara bu kadar yakınına geldiğimi anlayamayan bedeni az da olsa kasılırken öfkesini oldukça iyi hissediyordum. Eminim şu an yapmayı istediği tek şey kellemi vurmaktı. Ben ise bu defa bana bağırmak için açtığı ağzını kafamı kaldırarak kapattım. Gözlerim tam gözlerine değerken ikimizin de gözlerinden çıkan ateşin yanında onun yüzünden dahi belli olan bariz bir afallamayı seyrettim önce. Sonra, kaşlarını her saniye çatışını.
"Adı gibi zehir kadın...geleceğini biliyordum, ama böyle değil."
Kaşlarım onun öfkeli sesinin aksine alayla kalkarken kollarımı meydan okurcasına göğsümde bağladım.
"Bu zehir kadın, seni şurada sessizce öldürse ne yapabilirsin ki?"
Meydan okumam hoşuna gitmiş olacak ki bir kaç adım gerileyerek arkasını döndü ve uzun pencerelerin birinin önünde durdu. Aptal adam, onu anlamadığımı sanıyordu ama anlıyordum. Bana arkasını dönerek onu öldürmemin umurunda olmadığını sessizce anlatıyordu. Ya da kendine fazlasıyla güveniyordu.
"İkimizden biri ölmeden bu oyun bitmeyecek..."
Kendi kendine fısıldadığı her bir sözle o da kılıcı hızla kabzasından çıkarırken camdaki yansımasıyla yeniden göz göze geldik. Kılıcımı indirdim o an. Ardından sakin adımlarla ona doğru adımlarken bana doğru ne döndü ne de gözlerini çebirdi. Yüzünü dahi görmek istemeyeceğimi biliyor olması güzeldi tabii.
Hayat ya bu, insana hiç olmadık zamanda ve hiç olmadık bir yerde meydan okuyordu. Sen türlü türlü planlar yaparken o senin planlarını bir bir bozuyor, yenilerin inşa ediyordu ve sen itiraz dahi edemiyordun.
Hayatın beni buraya savuruşu aniydi, toplayışı da aynı olacaktı. Çünkü ne zaman bittim dersen, fark etmeden eski haline geri döner, yaşayamam derken yaşamaya devam ederdin. Bir dünya yüzünde öylece döner, ama asla fark edemezdin.
Sarsak adımlarımla tam yanında dururken elimdeki kılıcı tereddütsüz eline uzattım. Hayata karşı ilk savruluşumun üzerinden on üç gün geçmişti ve artık dağılan her bir parçayı yeniden toplayacaktım.
"Neden kendin öldürmeyi denemiyorsun?"
Gözleri afallamayla yüzümde gezinirken oyun oynadığımı düşünüyor olacak ki her saniye biraz daha kinle doldu. Ağzını açmadı, bu defa ben konuştum.
"Elini benim kanıma bulamak istemediğin için ölüm düzeneği kuruyorsun...kurmaya da devam edeceksin değil mi?"
Dudağının ucu alayla kıvrılırken bu bir onaydı benim için ve bende kurduğuma planın ilk adımını attım.
"Bana portreni getir."
Sakin sesimle yüzü alalen benle dalga geçtiğini fısıldarken devam ettim. " Eğer getirirsen istediğin gibi sana dahi bırakmadan, kendi rızamla bu kaleden gideceğim."
Gerilimin doldurduğu odayı derin bir sessizlik kaplarken yüzü artık daha ciddiydi. Öyle ki bu dediğimi ciddiyetle değerlendiriyordu. Gerçekten, ondan bu kadar çok mu nefret ediyordu?
"Prenseslik ünvanını bırakarak kaleyi terk edeceksin..."
İnanamıyormuş gibi tekrar ettiği kelimelerle bir an tekrardan duraksadım. Ardımda kalan gerçek prensesi düşünmek istedim ama içimden bir ses onu dinlememi söylüyordu. Nerede olduğunu dahi bilmediğim biri yerine kendim ve kardeşim için endişeleniyordum.
Kafamı rastgele sallayarak onu onaylarken o kararsızca devam etti sözlerine.
"Sana portreyi getirmeyeceğim ama nerede olduğunu söyleyeceğim."
Kararsızlıkla yutkunurken onun bir şeyler planlamamasını umarak bunu da onayladım. Fazlasıyla tedirgin ve bir o kadarda heyecanlıydım. Şu birkaç günde dahi ölüm korkusunu her daim hissetmenin nasıl bir şey olduğunu anlamıştım. Burada yaşayamazdım, daha doğrusu hayatta kalamazdım. Acı çekmek yerine, geldiğim gibi gitmek istiyordum, çünkü gerçek hayatımın sakinliğini seviyordum.
"Prenses...sözünüzde duracağınıza inancım tam. Yarın sabah halka bunu duyurmak adına kral ve kraliçede de dahil olmak üzere herkesi çağıracağım. Tabii bildiğiniz üzere bir prenses, ünvanını terk edecekse yerine yeni bir prensesi de seçmek zorundadır. Yarın adaylarda orada olacak. Bana kendinizden daha iyi bir eş seçeceğinize eminim!"
Sesi fazlasıyla alaylı ama söylediklerinden memnun olan adamı bir an gerçekten öldürmek isterken bunu da sabırla onayladım. Bakalım buradan hiç var olmamış gibi gittiğimde, gerçek prenses yerime geldiği zaman da aynı şeyleri söyleyebiliyor olacak mıydı?
Onu sessiz sessiz onaylamam hoşuna gitmiş olacak ki tahtının yanına adımladı sakince. Yanındaki onunla eş değer tahtı ilk kez fark ederken onun da prensese ait olduğunu biliyordum. O ise o kadar keyifliydi ki yalnızca gözlerime bakıyordu.
Emin olmak istercesine bir kez daha onay beklerken, güven verircesine kapatıp açtım bir kez daha gözlerimi. O ise önce geriye doğru yaslandı ardından sakince, oturduğu yerden fısıldadı.
Her bir kelimesi zehirli bir yılandı, beni sokmak adına sırayla birer birer etrafıma dolandı. Bana zehir diyen adam, kendi zehrini üstüme alay edercesine saldı.
Korkunun ve telaşın sardığı her bir uvuzumla tökezlerken dehşetle olduğum yerde kaldım.
Buraya geldiğimden beri gerçek tarih bir kez daha değişti, ve sanki bunu hissetmem istenircesine göğsümde acıtırcasına bir ateş yandı.
Ve hayat beni bir kez daha savurdu, bu defa toplamak yerine bir başıma bıraktı.
"Portreyi dün akşam sizinle
konuştuktan sonra yaktım. Külleri ise rüzgarla savruldu."
Artık başı daha dik, sesi kendinden emindi. Çünkü söyledikleriyle, beni koca bir çaresizliğin içerisine sürüklediğini hissediyordu..
Ve o durmadı. Artık sesi bir hançer kadar keskin, gözleri ise birer ok kadar sivriydi. Yaptığı açıklması ise bana değil, kendineydi.
"Bunu yaptım, çünkü sizin görmüş olduğunuz acizliğimi bir başkasının da görecek olmasını kaldıramazdım."
Bilmediği tek şey ise, o portreyi binlerce kişinin çoktan görmüş olmasıydı.
Bölüm Sonu
asileyda