İçeriğe geç

Ölü Portre

Bölüm 1 · 16 dk okuma

Ölü Portre

Bölüm 1

Ölü Portre/1.Bölüm//@asileyda (hikaye/roman)

19.02.2021 / Başlangıç.

01.07.2021 / İlk yayım. 18.00

Ölü Portre

1.Bölüm •"Bir ölünün hapsedilmiş gözyaşları."•

Sanat, saklanmış gerçeklerimizin fırça darbeleriyle döküldüğü o bir kaç beyaz sayfa. Boyalar ise bu suça eşlik eden birer suç ortağından çok, dönemin çığlıklarına kulak veren bir yardımcıydı oysa.

Ama insanlar, bu bir suçmuşçasına kınayarak bakıyordu her bir duvardaki zihin sarmaşıklarına. Asılmamalıydı hiç biri, kimse şahit olmamalıydı buna der gibi bazen yüzlerini çeviriyorlar ve bazıları ise yalnıza gülüyorlardı benim zihin sarmaşıkları adı verdiğim her bir forma.

Zihin sarmaşıkları...şu anda bulunduğum, yüzyıllar öncesinden kalma bir kalenin içerisindeki resim portreleri. Onlar dilsiz ama bir o kadar da konuşkandı sanki.

Yalnızca geriye kalanlar dinlemeyi bilmiyorlardı. Hayır hayır, onları dinlemeyi geç, bakıyor olduklarını dahi aslında görmüyorlardı.

Çünkü onlar, geçmişe kör olmuşlardı.

"Neden bu kadar sesli konuşuyorlar?" yanımdan gelen kınayıcı sesle yüzümden acırcasına bir ifade peydah olurken, saniyesinde düzeltmiştim ifademi tekrardan.

"Yalnızca resimlerin ne anlatmak istediğini tartışıyorlar."

Kibar tuttuğum sesimle baş ucumdaki kadına gülümserken o da oturduğu tekerlekli sandalyeden en az benim kadar yalancı bir tebessüm göndermişti suratıma. Bir kaç saniye de olsa dikkatle yüzümde dolanan gözleriyle rahatsızlıkla yerimde kıpırdanırken, eli uzaktan bakıldığında destek vermek istermiş gibi kısa süreliğine de olsa elime değdi ve elim bir anda kendiliğinden titredi. Bana bir şey mi söylemek istiyordu? Onu anlamak adına yüzüne daha dikkatli bakacak iken o, benim çoktan silinmiş gülümsememin aksine bu defa gerçekçi bir tebessümle yüzünü eğdi ve ardından yanımdan ayrılarak başka bir kızın yanında, başka bir tabloyu mesken edindi.

Ben ise daha fazla düşünmeyi bırakıp kadından ardından gözlerimi çekerken, önünde durmuş olduğum resmin renk çağrışımlarını zihnimde canlandırmaya çalışıyor, sözsüz dilini kendimce çözüyordum.

Burası o kadar karmaşık ve akıl almaz bir kalabalıktaydı ki bir an nefes alamadığımı hissettim. Bir kalenin içerisinde, yüzyıllar önce çizilmiş korunaklı resimlerin olduğu bir sergide kendimce takılıyordum. Sanata olan büyük merakımla, serginin açıldığı ilk dakikalardan beri buradaydım.

Her bir resmi özenle inceliyor ve ne kadar yasak olsa da bir kaç tanesinin fotoğrafını evde beni beklemekte olan Esra için çekiyordum. Burası, saatlerce dahi kalsan bıkmadan seni içerisinde tutmaya devam ediyor ve asla sıkmıyordu.

Ya da yalnızca ben öyle düşünüyordum.

"Ne zaman çıkaracaklarmış son resmi? Sırf onu görebilmek adına bekliyorum saatlerdir."

İki genç kızın kol kola girmiş bir şekilde sıkıntıyla söyledikleri kulaklarıma dolarken daha yeni duymuş olduğum bilgiyle şaşırmıştım. Dakikalardır aklımda mesken edinen sorunun cevabını tam da şu anda alıyordum. Burada ki kalabalığın tek sebebi sona saklanan resimdi demek ki. Onların merakla beklediği, benim ise içimi saniyeler içerisinde büyük bir heyecanı dolduran, aynı zamanda yeni herezyanlara kapılmamı sağlayan o resim.

İçimdeki sanat aşkına onların kötü sözlerini daha fazla dinleyerek ihanet etmek istemezken hızla ayrıldım oradan. Kolumda sıkı sıkıya tuttuğum çantamla aceleci adımlarla eserlerin başında bekleyen bir görevlinin yanında soluklanamadan başladım konuşmaya. Uzun zaman sonra böylesine heyecanlıydım ve bunu kaybetmek istemiyordum.

"Son resim...ne zaman çıkacak?" kısık sesime eşlik eden gözlerimin parıldadığından emin hızla konuşurken adamın yüzüne tükürdüğümü dahi fark edememiştim, ta ki yüzünü gözümün içine baka baka silene kadar. O an saniyeler içerisinde ise oldukça mahcup hissediyordum, yüzüne tekrardan tükürebileceğimi bilecek kadar.

"Sakin olun bayan, resim siz benim suratıma tükürürken çoktan çıktı." ağzım bir kaç kez açılıp kapanırken ne diyeceğimi bilemeden kızgın suratına bakmış ardından hızla ayrılmıştım yanından. Hem rezil olmuş, hem de resmi ilk gören ben olmak isterken sona kalmıştım ve bu tarif edilemez bir acıydı benim için.

Gözümün takıldığı kalabalığa dikkatlice bakarken, kale çoktan derin bir sessizliğe bürünmüş neredeyse herkes dikkat kesilmişti. Elim alnımda merakla kalabalığa doğru hızla koşmaya başladığımda soluk borum acıyla kasılmış öyle ki kalbim tarifsiz bir şekilde atmaya başlamıştı. Çünkü, saatler sonra ilk kez görebileceğim başka bir resmin heyecanı beni çoktan kuşatmıştı.

En arkada nefes nefese bakmaya çalıştığım resmin çerçevesini dahi göremediğim o anlarda belki bir kaç saniye sabırla bekledim. Kolumdaki saat bir dakikanın geçtiğini çoktan vurgularken hala seslerini çıkarmadan büyülenmişçesine bakıyor oldukları resimden, sonuç dahi çıkarabilecek kadar hevesli olmaları artık beni çıldırtmaya yetmişti.

Kaç insanı iteleyerek uzaklaşmalarına sebep olmuştum bilmiyordum ama o an çok garip bir şey oldu. Herkes bir koyun sürüsü gibi dağılmaya başlamış ve bana saatler gibi gelen ama onların resme yalnızca bir buçuk dakikadır bakıyor oldukları gerçeği bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı.

En kötüsü de benim bakmak içim öldüğüm resme, hepsinin ağzındaki ortak kelimelerin hiçte hoş olmamasıydı.

"Beklemeye değmezdi." en son ki adamın söyledikleriyle tek gözüm seyirirken dağılmaya başlayan kalabalığı hızla arşınlayıp iki görevlinin nefes nefes duvara astığı portreye baktım.

Bir kralın portresine.

"Bu...bu da kim?"

Kaçmaya hazır olan görevlinin koluna yapıştığım o dakikalarda görevli portrenin yanındaki bilgi kutusunu göstererek hızla kurtarmıştı kolunu elimden. Onun arkasından yüzümü buruşturarak bakarken o bunu umursamadan koridorun sonunda hızla kaybolmuştu. Derin bir nefesle bilgi kutusunun yanına adımlarken gözüm aynı zamanda portredeydi de. Buradaki her resimden daha açıklayıcı bir resimde olsa, belki de en çok dikkatimi çeken bu portreydi. O hepsinden farklı aurasını hissettirircesine mahzun bakıyordu gözleri.

Tam olarak ne anlamışlardı ki neyini beğenmemişlerdi bu resmin? Ya da asıl soru, gerçekten bakmışlar mıydı ki? Kendi kendime öfkelendiğim o dakikalarda kafamı iki yana sallarken hepsini geri döndürüp, gerçekten ne anlayıpta beğenmediklerini sormak istiyordum.

Portreyi incelemeyi sonraya bırakarak gözlerimi üzerinden çekerken derin soluklarla hızla okumaya başlamıştım kısa ama etkili o bir kaç cümleyi.

"Doğumu ve ölümü hakkında kesin bir bilgi olmayıp, bu kalenin kralı olan Heresonun, gözleri önünde öldürttüğü oğlu; prens Asildir. Bu portreyi annesinin onu unutmamak adına ölümünden önce yaptırdığı bilinir."

Okuduklarımın ağırlığıyla elim şaşkınlıkla ağzıma giderken bu sefer daha bir merakla çevirdim gözlerimi portreye. Resimden dahi belli olan mahzun gözleri demek bu yüzden öyle acı acı bakıyordu herkese.

Geçmiş ya da gelecek fark etmiyordu, işte bu resimden bunu çıkarmıştım. İnsan hep aynıydı. Asla değişmiyor, değişmek istemiyordu. O zamanda, bu zamanda...okumuyor, öğrenmiyor en önemlisi baktığını dahi görmüyordu. Koskoca kral, kendi oğlunu öldürtüyordu.

Kendinden olan canını...

İstemsizce onun yaşamış olduğu şeyi kendimin yaşadığını düşünürken içimin kor gibi yandığını hissettim. Bir babanın kendi oğlunu öldürmesi ve bir annenin, oğlunun öleceğini bile bile yaptırması bu portreyi daha da acı kılıyordu belki de her şeyi.

Elindeki kılıcı ve başındaki zümrüt tacıyla adı gibi asil bir görüntüsü vardı sahiden. Öyle ki, öleceğini biliyormuşçasına daha dikti omuzları. Sanırım yıkılmadığını belirtiyordu.

İşte bu yüzden, babasının resmi değil de onun resmi sergileniyordu.

O an garip bir hisle simsiyah gözlerini sanki benim üzerime dikmiş gibi hissettim. Bazen öyle çok resimleri anlamaya çalışırdım ki onlar benimle konuşmaya başlardı kendi zihnimde, ben ise onları anlayacakmışçasına dinlerdim zihnimi delicesine.

"Kapanmak için son on beş dakika."

Kapıdaki görevlinin anons sesiyle heyecanla elim cebimdeki telefona giderken bu resmi daha fazla inceleyebilecek olmanın heyecanıyla doldu tekrardan içim. Yakalanma korkusunu verdiği hissiyatla hızla bir kare çekerken tekrardan cebime atmıştım telefonu. Üzüntünün vücut bulmuş olduğu bu resmi kesinlikle Esra'ya da göstermek istemiştim o an için için.

"Nasıl bir cani yapar ki bunu oğluna...Aşağılık herif. Orada olsaydım, böyle bir zulme ölsem dahi izin vermezdim!" kendi kendime hüzünle mırıldanırken o an annesine karşı olan atağımı fark edip derin bir soluk daha verdim. Bu defa bir ok gibi gözlerimi, sanki beni duyupta anlayabilirmiş gibi gözlerine çevirdim.

"Şimdi insanların neden bir buçuk dakikada olsa sessiz kalıp, sonrada arkasına bakmadan gittiklerini anlıyorum. Yaşadığın şey onları bir dakikada olsa şaşırtmış olmalı, tabii bir dakika sonra da unutmuş olmaları...belki de annen kadar vurdumduymaz olmuşlardır."

Gözlerim bu sefer sert yüzünü incelerken düşündüğüm tek şey onun masum, babasının ise en az bir şeytan kadar tehlikeli olmasıydı. Bu düşünce ise dakikalar geçtikçe kalbimi yaralamıştı. Boğazımda ki o hafif yumruyla gülümseyerek bir kare daha çekmek istedim o an. Son iki dakikanın kaldığını duyuran görevliye inat dikkatsizce çektiğim bir kaç kareyle koridorda duyduğum ayak sesleri adeta ödümü koparmıştı. Hızla cebime koyduğum telefonla portreye son bir bakış attım ve sakin adımlarla en son çıkanın ben olduğumu bilerek, kalbimdeki ağırlıkla ayrıldım buradan.

Dışarıdaki serin hava yüzüme çarpmaya başladığında, saçlarımın savrulmasını umursamadan bir kaç kareye de ihtişamlı kaleyi sığdırarak kapısına vurulan kilitleri seyrettim öylece ve isteksizce eve doğru yürümeye başladım.

Benden bir yaş küçük olan kız kardeşimle kalıyorduk uzun zamandır. Onun evde beni beklediğini bile bile daha da yavaş giderken keyifli bir ıslıkla dakikalar sonra vardığım eve girdim. O ise sinirden köpürmüş bir şekilde evi süpürüyordu.

"Tamı tamına beş saat! Beş saattir seni bekliyorum!" omuz silkerek kendimi üçlü koltuğa atarken hızla karıştırmaya başladığı telefonumla yanıma oturmuştu.

"Hepsini çektin değil mi?" gülerek kafamı iki yana sallarken onun sinirden köpüren suratına baktım. Yarın sınavı olduğu için benimle gelememiş özellikle her resmi çekmemi tembihlemişti, imkansız bir şey istediğini bile bile.

"Görevliler neredeyse her yerdeydi ama bir kaç tane çektim..." ikimizde kafamızı gömmüş bir bir tekrardan resimleri incelerken ona çıkardığım sonuçları da anlatmayı es geçmiyordum. Dakikalar sonra geldiği son resimle yeniden bir kötü olurken ona da anlatmıştım hıza öğrendiklerimi.

"Fazla dramatik değil mi?" onun alaycı sesine gözlerimi devirerek diğer bir resme geçerken onun telefonu elime tutuşturarak yeniden eline süpürgeyi almasıyla inceledim tekrar tekrar portreyi. Ve durdum. Ciddi ciddi elim kolum donmuş bir şekilde durdum. O an olmasına imkan vermediğim bir görüntü karşımda belirmişken bir an kafamı iki yana sallayarak yanlış gördüğüme inandırmak istedim kendimi. Öyle ki elim ayağım bir anda titremeye başlamış ,nefesim ise bu imkansızlık karşısında adeta kesilmişti. İlk fotoğrafta gayet normal bir görüntü vardı, aklımdakiyle bire bir aynıydı hatta bu. Ama bir diğeri...

"Esra! Esra buraya gel, hemen." gözlerindeki anlamsız ifadeyle yüzümü tararken makineyi gözlerini devirerek kapatıp bıkkınlıkla yanıma oturmasıyla heyecanla tutuşturdum eline telefonu. Benim gördüğümü onunda görüyor olduğundan emin olmak istiyordum. Çünkü gördüğümü geç, gözlerime inanamıyordum.

"Son iki fotoğrafı büyülterek inceler misin?" kafasını sallayarak titreyen beni umursamadan inceledi fotoğrafları ve sonra bir an hareket eden eli, benim gibi şokla dondu.

"Bu, bu nasıl olur? O ağlıyor!" tekrar tekrar baktığımız portreye inanamayacak kadar şaşkındım oysa. İlk portre oldukça normalken, ikinci portrede iki gözünden de akan göz yaşları vardı.

"Yansılama olabilir mi?" kafamı iki yana sallarken bunun olmadığına emindim. Bu nasıl olurdu? Aynı portrenin nasıl iki farklı görüntüsü olabilirdi? Ben yanlış görüyorsam eğer, Esra neden böylesine dehşet içindeydi...O portre, benim fazlasıyla dikkatli incelediğim son resimdi.

"Ben dakikalarca o resmi inceledim, fotoğrafı da aynı açıdan çektim bunun imkanı yok."

Masaya koyduğu telefonla yüzüme bakarken kısıkça fısıldadı.

"Ama bunun da imkanı yok." Kararsızlıkla birbirimize bakarken ne düşüneceğimi dahi bilmiyordum. O, o nasıl ağlayabilirdi? Bu gözlerimizin bize oynadığı oyundan fazlası değildi, olamazdı ki.

Kafamı iki yana sallayarak yerimden kalkarken Esra'nın da kalktığını duyumsadım. Onun da bunu bir göz yanılması olarak düşündüğüne emindim. Bu yüzden daha fazla konuşmadan kafamı az da olsa dinlendirip kendime gelmek adına odama girerken önce karanlık odanın perdelerini çektim ve ardından lambayı açtım. Ve gördüğüm şeyle önce dehşetle dondum ardından binayı titretecek kadar büyük bir çığlık attım. Öylesine korku dolu bir çığlık.

Ne oluyordu? Zihnim benimle mi oynuyordu? Ya da asıl soru sonunda delirdiğimi tescilemiş bir hasta mı oluyordum? Elim kalbimde geri geri kaçarken küçük dilim boğazımı tıkayacak kadar geri bir kaçışla nefesimi kesmiş, canımı acıtmıştı. Esra'nın da korkuyla bağırarak kapıyı açmasıyla hızla benim baktığım yere dönüşü ışık hızını aratmayacak şekildeyken en az benim kadar büyük bir çığlık atmıştı.

"Bunun, bu-nun burada ne işi var?" nefes nefese işaret parmağını portreye karşı şiddetle sallarken karşımızdaki portreye bir ölü görmüş kadar korkulu bakıyorduk ve artık ikimizin de titremelerini durdurmak imkansızdı. Kalenin en önemli portresi benim odamda, dolabımın önünde öylece duruyordu. Ve biz yalnızca delirmiş gibi birbirimize portreyi işaret edip duruyorduk.

"Biri bizimle dalga geçiyor."

Esra'nın titrek sesiyle yutkunarak kapı koluna tutunurken ne yapacağımızı bilemez bir halde ve belki de kendimize az da olsa gelebilmek adına bir süre bekledik. Öyle ki ne ondan ne de benden bir ses çıkmazken Esra'nın nefesinden çıkan kelimeler odada titreşerek yankıladı.

"Göz yaşlarına bak." bir anda aklına gelen gerçekle titrerken, hızlı hızlı alıp verdiğim soluklarla bir kaç adımda portrenin karşısına geçtim. Titreyerek etrafında dolandım o anlarda göz yaşlarının bir yanıltmaca olduğunu diledim ama yaşlar, zihnimizdeydi. Yüzünde ki göz yaşları hangi açıdan bakarsak bakalım, birer yanılmadan ibaretti!

"Yok..." elim ağzımda fısıltıyla çıkan kelimenin ardından Esra hızla yanıma gelirken, yutkunarak portrenin karşısına geçtim. Oldukça garip bir his içimi sarmaya başlarken cansız gözlerine değdirdim gözlerimi ve orada ki mahzun ifadenin kayboluşuna saniyeler içerisinde tanıklık ettim. Bu öyle bir korkuydu ki, ne yapacağını bilmiyor ve tek başına olmasan dahi aklından şüphe ediyordun. Oysaki benim gördüğümü Esra da birebir görüyordu.

İçime çektiğim derin soluklarla portreye bir adım daha yaklaşırken sakince çöktüm dizlerimin üzerine. Ne yapacağımı bilmeyerek elimi gözlerine dokundururken artık ellerimi kendim kontrol edemiyordum. Garip bir gücün etki ettiği elimi çekmeye çalıştıkça bir titreşim vücudumu sararken bu defa aşağıya doğru kaydı ellerim.

Pelerininden tacına her birine kendiliğinden dokunurken en sonunda kalbinin üzerinde durmasıyla içimde korkulu bir titreme daha meydana geldi ama sonuncusu canımı acıtacak kadar farklı ve dehşetti. Elimi ateşe değmişçesine bir acıyla çekmeye çalışırken önce koluma tutunan Esra'yı hissettim ve ardından gözleri gözlerime kilitlenmiş ölü bir portrenin gözlerinden geçen zafer gülümsemesini.

Elimdeki yangının ardından Esra'nın boğazından gelen acı bağırmayla ölü sandığımız portrenin içerisine acıyla çekilmiştik.

Biz ağladığına inanmadığımız ölü bir portrenin, az önce yaşadığını öğrenmiştik.

***

Bulanık bir zihnin içerisindeki kaos acıdır. En acısı da uyurken zihninize hapsolmuş gerçeklerle karşı karşıya kalmanızdır. Çünkü uyanmadığınız müddetçe, geçmişte bir kerelik yaşadığınız o acıyı belki defalarca daha yaşar ve bunu asla durduramazdınız, benim gibi.

Aklımda tekrar tekrar oynatılan o sahneyle gözlerimi aralamaya çalışırken garip bir kokunun rahatlatıcı varlığını hissediyordum. Bu ise bana aslında uyanık olduğumu söylüyordu. Peki ya açamadığım gözlerim, Esra?

Çığlık atan kardeşimin sesi bir kez daha kulaklarımda yankılanırken sonunda endişenin tetiklediği hızla açabilmiştim gözlerimi. Dönen başımı umursamadan yerimden hışımla doğrulduğum an yeri boylayan bedenimle acıyla inledim. Korku ve şaşkınlık öyle ani sarmıştı ki benliğimi düşünemiyordum. Şu anda tek istediğim önce Esra'yı görmek ardından neler olduğunu öğrenmekti.

"Efendim, sonunda uyandınız. İyi misiniz?" gözlerim telaşla sese doğru dönerken yatağa tutunarak kalkmaya çalıştım ama kadın buna izin vermeden hızla koluma girerek beni tekrardan yatağa yatırdı.

"Efendim lütfen rahatlayın ve dinlenin idam töreni az sonra başlayacak. Sonunda size yapılanların acısını çıkarma günü geldi."

Yüzündeki yumuşak ifadenin aksine öfke ve rahatlamayla fısıldayan kadına şaşkınlıkla bakarken neyden bahsettiğini dahi anlayamadan hızla önümde eğilerek geri geri gitmiş ve çıkmıştı odadan. Kimin ölüm töreni onu bu kadar rahatlatıyordu ki?

Ne olduğunu anlamak adına ağrıyan başımla yerimden doğrulurken gözlerim üzerimdeki şişkin ve kabarık olan elbiseye takıldı bir an. Yavaş adımlarla kapının yanındaki aynaya doğru yürürken içimdeki bu tarifsiz korku nedendi bilmiyordum. Belki de aklıma gelen her bir düşüncenin gerçek olmasından delicesine korkuyordum.

Yarı açık gözlerle aynadaki aksime bakarken beyazlamış yüzüme baktım önce. Ardından zümrütlerle süslenmiş tacımda gezindi gözlerim. Simsiyah olan ama taşların parlaklığıyla adeta göz ziyafeti sunan elbisenin çekiciliğine bir kaç saniye kapıldığım o anda aynadaki suretimin nasıl bu hale geldiğini düşündüm. Bu ben değildim!

Ağzımdan kopan korku dolu o küçük çığlıkla bir kez daha sarsılırken, artık ne düşüneceğimi dahi bilmiyordum. Ben kaybolmuştum ve kendimi dahi bulamıyordum. Elimle alnımı ovarak sakin olmaya çalışırken, aklıma düşen portreyle işte o an her şey bir sis bulutuymuşçasına bir bir döndü zihnimde. Ben, bir portrenin içerisine mi hapsolmuştum?

Hayır hayır, bir portrenin içinde, tanımadığım bir bedenin içerisinde ve hatta kendi zihnimdeki düşüncelere hapsolmuştum.

"Sonunda herkesin beklediği o gün...Prens Asilin acısını bir an önce görmek istiyorum." kapının önünden gelen erkek sesleriyle bedenim titrerken bir kaç saniyenin ardından başka bir sesin kısık kahkahası yankılandı.

"Prensesin mutluluğunu gördün değil mi? Günlerdir oldukça keyifliydi, herkes gibi." diğerinin ona katıldığını belirten onaylamalarla bir şeyleri daha iyi kavrayabilmek adına titreyen ellerimle tutundum kapı koluna. Yavaşça araladığım kapıdan bedenim süzülürken tutulmuş dilimle bir kaç saniye bekledim. Duyduğum bu cani cümlelere yüzyıllar geçse de inanamayacaktım.

Kabullenmek...görmüş olduğun bir yanlışı kabullenmek en az seni de o hataya düşmüş kadar kötü kılmaz mıydı?

"Prensesim." benim donmuş yüzümü gördükleri an ikisi de aynı anda önümde eğilirken bahsettikleri kişinin ben olduğu gerçeğiyle yerimde tökezledim. Bir insanın ölümünden zevk alan prensesin içerisinde miydim? Tehlike çanları zihnimde çalmaya başlarken korkuyla fısıldadım ama onlar öyle keyiflilerdi ki korkumu dahi fark edememişlerdi.

"Neler oluyor?" cevap vermek adına yerlerinden doğrulurlarken, gelen başka bir adamın kulağına fısıldadığı sözleri dinleyip hep beraber tekrardan boyunlarını eğdiler. En öndeki ise keyifle cevaplamıştı benim içi korkuyla dolu cümlemi.

"Efendim tören başlıyormuş, sizi götürmemize izin verin." attığım sarsak adımlarla etrafı incelerken tanıdık geldiğine oldukça emin ama bir o kadar da kafa karışıklığının içinde kaybolmuş düşüncelerime güvenemeyecek kadar hissizdim. Neler olduğunu anlamak adına kabullenmeyle takılmıştım peşlerine.

İndiğimiz işitihamlı merdivenlerle büyük bir çıkışa ulaşırken tepedeki güneşin her yeri aydınlatışını seyrettim. Muhafız olduklarına emin olduğum adamların bahsettiği konuşma aklıma dolmaya başlarken çıkmış olduğumuz kapıdan büyük bir kalabalık karşıladı bizi. Öyle ki herkes benim gelmemi bekliyormuşçasına saygıyla eğilirken binlerce insanın neden böyle davranıyor olduğunu düşünüyordum hala kendi içimde. Muhafızların ilerlemesiyle yüksek bir platforma çıkarken artık insanların daha da aşağıda kaldığı gerçeğiyle bir an onlardan biri olduğum gerçeğini düşündüm. Benim şu an burada ne işim vardı?

"Buradan efendim."

Muhafızın gösteriyor olduğu yere baktığımda gördüğüm dört tahtın şokuyla yan yana oturmuş olan iki yaşlıya baktım. Taçları kafamdakinden daha büyük olan ve Kral ile Kraliçe olduklarını düşündüğüm iki insan da dikkatle bana bakarlarken kadının gözlerinden geçen saniyelik kibiri ve kralın keyifle parlayan gözleri gözlerimle çakıştı. Ve o anda gözlerimin önünden, saatler öncesinde ki resim sergisi geçti.

Bu tören...ölüm töreni. Üzüntüyle incelediğim, kalbimde acısını hissettiğim ölü portrenin miydi?

Yeni yeni farkına vardığım gerçekle olduğum yerde bir kez daha tökezlerken artık hiçte iyi bir ruh halinde değildim. Başımın neden dahi ağırdığını bilmeden elim şakaklarıma giderken kafamı ani bir hareketle herkesin baktığı yöne çevirdim. Heybetli bir adamın arkası dönük bir şekilde durduğu yerde kısıkça fısıldanan sözler başındaki taçlı adamın oturmasıyla artık bağırarak konuşmaktan farksızdı.

O an kafamdaki tacın zümrütleri aklıma düşerken, kafamdakinin benzerini takmış olan adamın kafasına baktım belki de defalarca.

Aynısıydı.

"Prensesim lütfen oturun." yanımdaki adımın kibar sesini dahi algılayamadan olduğum yerde kararsızlıkla geriye doğru giderken, Prens olduğuna emin olduğum adamın karşısında, elindeki fermanı okumaya başlayan cellatla ben artık ben değildim.

"Krala karşı gelme, çıkarılmaya çalışılan ayaklandırmalar ve prensese edilen zulüm nedeniyle idamına karar verilen Prens Asilin, öldürme şekline prenses tarafından karar verildiği..."

Başım tekrardan dönmeye başlarken o an gözlerim bir anlıkta olsa kapandı ve zihnimde öfkeli bir ses yankılandı, kendi sesim.

"Nasıl bir cani yapar ki bunu oğluna? Aşağılık herif! Orada olabilseydim böyle bir zulme ölsem dahi izin vermezdim."

Gözlerim anında korkuyla açılırken koluma dokunup dokunmamak arasında kalmış muhafızı dahi umursamadan elindeki hançeri kaldırmış olan adama baktım. Ölü portredeki adamın ölüm anındaydım ve sesim sanki saniyeler öncesinde bunları söylemişçesine sıcaktı, içimde duyduğum o anki öfke ise sanki hiç soğumamıştı. Ellerim, bacaklarım her bir uvuzum şiddetle titrese dahi gerçekliğine inandıramadığım bedenimle, verdiğim sözü tutmak adına insanların şaşkınlık nidalarına inat koşarak indim merdivenleri.

Öyle ki gözüm bir an insanlara takılırken hepsinin şaşkınlıkla kafasını bana çevirişine dahi odaklanamadan yalnızca elindeki hançerle gülerek karşısındaki prense bakan adama odaklanmıştım.

Masum bir insanı kurtararak belki de tarihi hiç olmadığı kadar değiştirecektim ama şu an düşünmek için değil bir saniye, bir salisem dahi yoktu. Muhafızların kibar kibar prensesim deyişine gülemeden bana bakan ölü portredeki adamın gözleriyle denk geldi önce gözlerim. Ardından hançeri kaldıran adamla aklıma dahi gelmeyecek bir şey yaptım, onun canını kurtarmak adına burada bana ait olmayan canımı hiç düşünmeden önüne, prensin kucağına attım.

Binlerce insanın çığlığı aynı anda kulakları delip geçerken sırtımın tam ortasına saplanmış olan hançerin ağırlığını hissetim önce, ardından o fevkalade acısını.

Bir ölünün hapsedilmiş göz yaşlarını kurtarmıştım, gözlerim gözlerine bir kez daha kilitlenirken asla duymayı düşünmediğim hoş kokulu nefesinden çıkan kelimeleri, gözlerimi kapatmadan önce son kez duyumsamıştım.

"Bunu yaptığına pişman olacaksın."

Bölüm Sonu

asileyda

Bölüm sonu

2 yorum