Bölüm 3:
Diğerleri
Kafayı falan mı yiyordum?
Son olan olaylara akıl sır erdiremiyordum. Önce uyanıp kendimi bir açıklıktan bulmuş ardından kimsenin, hiç kimsenin olmadığı bir ormanın içersinde aç susuz yürümüş sonra bir yaratıkla karşılaşmıştım. Ve şimdi o yaratık peşimden geliyordu.. Nereye gidersem gdeyim beni bir türlü bırakmıyordu ondan kurtulamıyordum.
Son sözlerinin üzerinden uzun bir müddet koşmuştum, ondan kaçmaya çalışmıştım lakin ne zaman soluklanmak için dursam tam karşımda ortaya çıkıvermişti. İşte o zaman anlamıştım, ondan kurtulamayacaktım. Bana adeta benim bir parçam olduğunu söylemişti, her daim yanımda olduğunu söylemişti. Ona inanmamalıydım, temkinli olmalıydım. Şu dünyada kimseye güvenilmeyeceğini çok erken bir yaşta zaten öğrenmiştim, bilgilerimi tazelemeye gerek yoktu.
"O taraftan değil."
Yine başlıyoruz! Uzun süren sessizliğini bozmasıyla hızla arkamı dönüp ona şöyle bir baktım; ne gözü ne yüzü hiçbir şeyi yoktu, varsa dahi pelerini yüzünden hiçbir şey gözükmüyordu. Dokunsam sanki bir bulutmuşçasına dağılacaktı, bir araya gelmiş tozlar gibiydi. Pelerininin başlığı yüzünün olması gereken yeri tamamen kapatıyor, pelerin neredeyse bileklerine kadar iniyor, pelerinin açıkta bıraktığı yerleri ise çizmeleri örtüyordu. Görüntüsü, korkunçtu.
Onu süzmeye son verip kafamı iki yana salladım. En azından sonunda kendime bir yoldaş bulmuştum. Önüme dönüp yol ayrımına tekrar baktım, benim gitmek için hareketlendiğim yol diğerine göre daha iyiydi, onun dediği yol ise daha zikzaklı bir yoldu. Dönüp ona tekrar bir bakış attığımda pelerenin başlığı iki yana sallandı, sanırım kafasını onaylamaz şekilde sallıyordu. Kaşlarım havalandı, normal bir zamanda olsaydım buna katıla katıla gülerdim. Gerçi normal bir zamanda böyle bir şeyle uğraşmak durumunda kalmazdım ya.
İkilemde kalmıştım, onu dinlemek saçma geliyordu ancak bu yer hakkında bilgili gibiydi de. GüveGüvenmemeliyim.
"Daha ne kadar bekleyeceksin?" Dedi sabırsız bir tonlamayla. Ona dönüp şöyle bir baktıktan sonra tekrar önüme dönüp iki yolu da gözden geçirdim. Sanırım, onu dinleyecektim içimdeki şüphelere rağmen.
Dediği yola doğru birkaç adım attım, lakin son anda beni durduran bir şey oldu.
Bir kükreme!
"O da neydi?" Dedim dehşetle yaratığa dönerek. "Nereden geldi?"
"Bir şey değil, ayı sadece."
"Tabii ya, sadece bir ayı en fazla ne yapabilir, dimi!" Alayla karışık sinirle söylendim. Yüzü olsaydı ağzının ortasına bir tane çakardım.
"Bu yoldan gitmem gerektiğine emin misin?"
"Öteki yol gördüğün şu dağa doğru gidiyor ve inan bana bir ayıdan çok daha tehlikeli yırtıcılarla dolu, hem bu yol şelaleye çok daha yakın, su içmek istemiyor musun?" Dedi artık sabrı kalmamış olmalıydı.
Ona cevap vermedim ve sessizliğe gömülüp bahsettiği yola girdim. Daha az önce ona güvenmemeliyim diyordum oysaki...
☾
"Adın ne peki?" Diye mırıldandım uzun süren sessizliğin sonunda. Orman zaten yeteri kadar sessizdi, birde o susunca kendimi kötü hissediyordum.
Cevap vermesini bekledim ancak yürümekten başka bir şey yapmıyordu.
"Ben Gölge." Diyerek ona kısa bir bakış attım. Kafası diğer tarafa çevriliydi, dönüp bana bakmıyordu bile. "Sen görebiliyor musun?"
Bir an kafası bana döndü kaşları olsaydı çatacağına emindim. Bir süre bana öylece baktı, cevap vermesi için bekledim ama bekleyişim sonuçsuz kaldı. Sanırım sorularımı cevaplanmaya değecek kadar önemli görmemişti.
"Bak ne diyeceğim, bence yollarımızı ayırabiliriz." Dedim tatlı görünmeye çalışarak. Yanımda olması ne kadar yalnız hissettirmiyor olsada yanımda böyle bir varlığın olması güvende de hissettirmiyordu. Korkunçtu, dehşet vericiydi.
"Mümkün değil." Diyerek kestirip attı. Ona öfkeyle bakıp önüme döndüm. Etrafımda böyle bir şeyin gezinmesi hem benim için hem de çevremdeki diğer canlılar için korkutucu olmalıydı. Neyseki şu an çevremde herhangi bir canlı yoktu.
"Merak etme, beni senden başka kimse göremiyor."
"Tabii sen istemediğin sürece." Diye ekledi sonra.
"Nasıl yani, sen bana bağlı mısın?" Dedim kaşlarım çatılırken. Harika, birde bu çıkmıştı başıma! Lider ve yediği halt yetmiyormuş gibi.
"Öyle denilebilir." Dedi omuz silkerek. "Senin kişisel muhafızınmışım gibi düşün."
"Aman ne harika!" Dedim yapmacık bir mutlulukla. "Bana hala ismini söylemedin?" Diye de bir hatırlatma da bulundum. "Bak, ben sana söyledim ama."
"Sana ismimi söyleyemem," diyerek bir süre bekledi. "Ama bana Kırım diyebilirsin."
"Kırım." Diyerek lakabı olduğunu düşündüğüm kelimeyi tekrar ettim. Kulağa hoş geliyordu.
"Şelaleye daha ne kadar var? Susuzluktan bayılmak hatta ölmek üzeriyim." Dedim o kadar uzun süredir yürüyordum ki, gün çoktan doğmaya yüz tutmuştu bile.
"Sesi geliyor, duymuyor musun?"
Sözleri üzerine durup sessizliğin içindeki sesi bulmayı umarak bekledim. Şelalenin sesi gayet gürültülü bir şekilde işitiliyordu; sonunda! Sonunda boğazımdan aşağıya bir şey inecekti, bu su bile olsa kafi idi.
Hemen yanımda yürüyen Kırım'a yan gözle şöyle bir baktım, boyu benden epeyce uzundu, aramızda bir kafa boyu fark vardı.
"Orada birileri var." Dedi adımlarını yavaşlatarak, o ana kadar ayaklarının yere değdini fark etmemiştim bile, çok hafif yürüyordu.
"Nerede?" Dedim heyecanla gözlerim etrafta birilerini ararken. "Sonunda sonunda!" Diye heyecanla şakıdım.
Kafası yavaş yavaş bana döndü, "Şelalenin orada." Dedi.
"Ne duruyoruz o zaman hadi!" O anki heyecanım ile elimi onun koluna atıp hızla onu çekiştirdim. "Yürüsene!"
Ben onu çekmeye çalıştıkça o orada dikilmeye devam etti. En sonunda pes edip ona döndüm. "Neyi bekliyorsunuz acaba?" Dedim kinayeyle, oysa başlıklı kafasını eğmiş kolunu tutan elime bakıyordu. Bulut gibi değilmiş.
"Bana dokunmamalısın." Diye mırıldandı ilk başta ardından sözlerine devam etti, "Yani dokunamaman gerekiyordu."
Ona anlamadığımı belli eden bakışlar attıktan sonra, onu orada düşünceleriyle baş başa bırakıp şelaleye doğru yürümeye başladım. Bir yaratıkla uğraşacak değildim. Şelaleye yaklaştıkça suyun gür sesiyle beraber iki kadın kahkahası da duyuluyordu.
İki çalının arkasına geldiğimde şelaleye iyice yaklaşmış oldum. Karşımda iki genç kadın duruyordu, şelalenin döküldüğü yerde oluşan gölün kıyısında oturmuş birbirlerine bir şeyler anlatıp duruyorlardı. Gözlerim önce sarışın olan kadının üzerinde ardından kahverengi saçlı kadının üzerinde gezindi, yüzlerini bulunduğum yerden az çok seçebiliyordum. Kahverengi saçlı olan elinde tuttuğu çubukla suya şekiller çiziyor, sarışın olan ise onu izliyordu.
Gözlerim tekrar sarışın kadına çevrildi, kafasında bir taç, üzerinde kabarık harika bir elbise vardı. Önemli biri olmalıydı, belki de bir kraliçe, bir prenses. Yüzünü seçebildiğim kadarıyla güzeldi de.
"Onları uzaktan izlemek yerine yanlarına gitmeye ne dersin?"
"Sus, duyacaklar şimdi!" Diye tısladım. "Yanlarına gitmeden önce onları incelemiyim ki bana zarar verme ihtimalleri var mı anlayayım."
"Sana zarar veremezler." Diyerek yanıma çömeldi. "En azından ben etrafındayken."
Ona yandan bir bakış atıp tekrar kızları izlemeye döndüm. Bu sefer odağım kahverengi saçlı kadındaydı. Saçlarına tezat bembeyaz bir teni vardı, üzerindekiler sıradan şeylerdi; pantolon ve gömlek benzeri bir kıyafet.
"Yanlarına git hadi!" Diye tısladı Kırım.
"Peki peki." Dedim bıkkınlıkla ve ayaklandım. İki kadınında gözleri çalılara çarpmamla çıkan ses yüzünden bu tarafa çevrildi. İkisinin de hızla ayaklandığını gördüm. Onlara doğru yavaş adımlarla ürkütmemeye gayret ederek yürüdüm. "Kusura bakmayın." Dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. "Bana nerede olduğumuzu söyler misiniz?"
Arkamı dönüp Kırım hala orada mı diye kontrol ettim, oradaydı.
"Bilmiyoruz." Dedi sarışın kadın temkinli bir şekilde. Bilmiyorlar mıydı? Benimle kafa falan mı buluyorlardı?
"Ormanda kaybolduk." Diye mırıldandı.
Kızlar önce birbirlerine baktılar aralarında bir anlaşmaya varmaya çalıştıklarını anladım. Bana güvenip güvenemeyecekleri tartıyorlardı.
Kahverengi saçlı kız iç çekerek gözlerini sıkıca yummuştu. "İkimiz de garip bir şekilde kendimizi bu ormanda bulduk. Ben bir mağarada uyandım, Parla ise burada açmış gözlerini." Dedi kahverengi saçlı kadın. Onlara zarar vermek niyetinde olmadığımı anlamışlardı. Onların da garip bir şekilde bu ormanda uyanması garip gelse de kendime engel olmayarak şarıl şarıl akan suya yaklaştım ve hızla suya yöneldim, bu sırada da karnım beni utandıracak derecede yüksek bir sesle guruldadı. O an bunu hiç düşünmeden avuç avuç su içtim, utanmasam kendimi göle bile atardım.
"Aç mısın? Akşam için balık tutmuştuk yemek ister misin? Tabii tuzumuz yok ve yaktığımız ateş çok zayıf olduğundan pek iyi pişmedi." Dedi az önce arkadaşının söylediklerinden onun adının Parla olduğunu anlamıştım.
Su içmeye ara verip kafamı salladım, gurur yapıp reddedecek kadar ahmak değildim.
Çömeldiğim yerden doğruldum ve tekrar arkamı kontrol ettim, Kırım artık çok daha yakınımda duruyor, başımda bekliyordu.
"Başından geçenleri anlatmak ister misin? Belki, benzer şeyler yaşamışızdır." Dedi Parla, masumane bir ses tonuyla. Benzer şeyler derken neyi kast ettiğini anlayamsam da başımdan geçenleri anlatmaktan çekinmedim. Kırım'ı ve Lider'i atlayarak her şeyi onlara anlattım.
"Eski bir arkadaşım," diyerek duraksadım, Lider'den eski bir arkadaş olarak bahsedeceğim günlerde varmış demek ki. "Bir anda ortaya çıkıp elindeki tılsımı yere fırlattı."
Ben konuşurken gözleri şaşkınlıkla açılıyor, dudakları endişeyle kıvrılıyordu. Parla yumduğu gözlerini açmadan konuştu, "Sonra o tılsım siyah bir çamura mı dönüştü?"
Bu kez şaşırma sırası bendeydi.
Nereden biliyordu?
"Öyle," diye fısıldadım. "Öyle oldu."
Esmer kız konuşamayacak kadar şaşkındı. "Umut ile bende aynı şeyi yaşadık. Onun babası benimse dedem bu hale gelmeme sebep oldu."
Yere çömelmiş bana verdikleri balığı yiyordum, hayatımda yediğim en güzek balık değildi lakin o kadar açtım ki bunu düşünmek aptallık olurdu. Kırım uzun süredir başımda dikiliyor, yanımdan bir adım dahi uzaklaşmıyordu. Ne kadar onunla konuşmak istesemde kızların beni duyabilme ihtimallerine karşın ona hiçbir şey demiyordum. Aksi takdirde deli olduğumu düşünebilirlerdi. Şaşkındım, korkuyordum ama bu aç karnkmı doyurmama engel değildi.
Bu sırada da adının Umut olduğunu öğrendiğim kahverengi saçlı kız, ormanda başından geçen olayları anlatıyordu.
"Mağaradan çıkıp ormanın içinde yürürken önce beyaz bir ayıyla ardından da bir ejderhayla karşılaştım." Dedi.
"Ejderha mı?" Dedim inanmayarak.
"Biliyorum tuhaf ama buraya geldiğimizden beri mantıklı olan ne vardı ki? Sen ormanda tek bir canlı ile karşılaşmadığını söyledin, oysaki şu an bile çevremizde binlerce canlı var."
"Doğru diyorsun ama bahsettiğin şey basit bir canlı değil. Bir ejderha!"
Sözlerim üzerine onaylayan mırıltılar çıkardı, onun sessizleşmesiyle Parla konuşmaya başladı. Onun hikayesi de Umut'un hikayesi gibiydi.
"Buraya ilk geldiğimde yanımda bir kuş vardı, o kadar güzeldi ki! Sarı ve siyah karışımı tüyleri vardı, daha önce onun kadar güzel hiçbir kuş görmemiştim." Dedi Parla da. "Efsanevi bir şeydi!"
Bahsettiği kuşa benzer hiçbir kuş görmemiştim. Hepimiz birbirinden garip canlılarla karşılaşmıştık demek ki. Parla'nın bahsettiği ne kadar sıradan bir kuş olsa da, türü farklı olmalıydı. Sarı siyah tüylü kuş mu olurdu? Hele benim başımdan asla ayrılmayan Kırım! Canlı olup olmadığını bile bilmiyordum hemde. Ejderhaya ne demeliydi peki? Sıkıntıyla ofladım.
"Üçümüzün de aynı şekilde buraya düşmesi çok... garip değil mi sizce de?" Dedi Parla, konuşması üzerine bakışlarımın odağı oldu, elindeki odunla ateşi karıştırıyordu, dalgın bir hali vardı son olayları düşünüyordu anlaşılan.
"Düşmek derken?" Diye sordum çattığım kaşlarımla.
"Doğru ya, sana bundan bahsetmedik. Parla Karya diye bir krallığın prensesi, bense Antalya'da yaşayan bir öğrenciyim." Diyerek farkı anlatmaya çalıştı. Anlamadığımı yüz ifademden anlamış olacak ki iç çekerek açıkladı. "İkimiz de birbirimizin uaşadığı şehri ilk defa duyuyoruz. Sen daha önce bu ikisinden birinin adını duydun mu?"
Sorusunu ufak bir baş sallamayla reddettim. Duymamıştım. "Miraz şehrini biliyor musunuz?" Dedim umutsuzca.
Aramızda bir sessizlik yaşandığında yanıtımı almıştım. "Sanki... bambaşka dünyalara aitmişiz gibi." Diye mırıldandı Parla.
Söylediklerini anlamaya çalışırken istemsizce kaşlarım çatıldı. Yine neyden bahsediyordu bu ikisi?
"Nasıl yani? Ne demek istiyorsunuz?" Dedim korkuyla. Anlayamıyordum. Bu ormanda uyanmamın sebebini Lider olduğunu düşünüyordum. Gözlerimle bile görmüştüm, o tılsımı ayaklarımın dibine forlatmış anlamadığım türde kelimeler söylemişti.
"Yanisi şu, biri bizi buraya gönderdi." Dedi Parla tane tane. "Daha önce duydunuz mu bilmiyorum ama benim dünyamda böyle şeyler epey yaygındır." Diye devam etti.
"Nasıl şeyler?"
"Büyü gibi şeyler."
Büyü mü?
Umut çattığı kaşlarıyla ağlamaklı bir sesle mırıldandı. "Ama babam,"
"Onların da bu işte parmağı var tabii."
Sanrım lanet olası bir şeyin içine düşmüştük.