İçeriğe geç

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 9 · 6 dk okuma

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 9

VIII. ŞEHİR MERKEZİ

Kıyameti durdurmadan önce yapacaklar listemize bir göz atmam gerekiyor.

1- Yeni kıyafetler (ç)almak

2- Bol acılı bir dürüm gömmek

Kulağa pek kahramanca gelmese de turist olarak gotik bir ayinden çíıkmış gibi görünen bir grubu hiçbir yere alacaklarını sanmıyorum. Keza açlıktan bayılmak üzere olanları da.

Nokan şehir merkezi dediğinde daha çok insanların bol olduğu bir yer bekliyorum. Insan bol bol olmasına ama hareket eden ışıklar, renkli tabelalar ve neredeyse iç içe geçmiş binalara bakmak bile insanın içini bunaltıyor.

Birde asla susmayan müzik var tabii. Kulak zarım sızlıyor.

Lykanın yanıma doğru geldiğini görüyorum. "Sonunda." Diyorum gülümsyerek.

Benim aksine kafası karışmış görünüyor. "Bunlar da ne? Ne tür bir kabusun içindeyiz yine?"

Omuz silkiyorum. "Bunlar insanoğlunun icatları."

Kaşlarını çatıyor. "Ve biz niye onların dünyasındayız?"

"Güzel soru."

İç çekiyorum.

"Çünkü değiştirmemiz gereken kıyafetlerimiz, yememiz gereken yemekler ve bürünmemiz gerekn bir turist kılığı var."

Derin bir nefes alıp Rüya Köşkünden başlayarak anlatmaya başlıyorum.

***

Oldukça eski ve her an parçalara ayrılabilirmiş gibi görünen gemimizin görününşünün yepyeni olanı ile değişip, seyahat teknelerinin yanaştığı bir limana yanaşmasını izliyorum.

"Gemiye ne yaptın?" Diye soruyorum Nokan'a. "Hiçbir şey. Sadece zihinlerle oynayıp gemiyi farklı bir şekilde görmenizi sağlıyorum."

Akıllıca, diye düşünsem de sesimi çıkartmıyorum.

"Diğerleri hala uyanmadı."

Gözlerim Ahau'nun ikide bir girip çıktığı kamaraya kayıyor. Diğerleri orada olmalılar.

"İhtiyaç olması durumunda kullanabilmek için onlara yiyecek, yemek ve battaniye taşıyor."

Kaşlarımı çatıyorum. "Ama zaten varmadık mı?"

Elini dümenden kaldırıyor ve limanı işaret ediyor. "Dakikalar içinde evet."

"Kimsenin sahipsiz bir gemiyi sorgulamayacağından emin misin?"

Şeytanice gülümsüyor. "Sahipsiz değil ki. Bu bir bağış gemisi."

Hiçbir şey anlamadığımı söylesem hiç şaşırmazsınız değil mi?

Neden her zaman bu kadar kapalı kutu olmak zorunda ki?

Parmağı ile geminin dış yüzeyini işaret ediyor.

Gemiden dışarı eğilip ne yazdığını okumaya çalışıyorum.

"Tüp burunlu meyve yarasalarını koruma derneği." Diye okuyorum .

"Bu da ne?" diyorum ona dönerek.

"Tüp burunlu meyve yarasalarını koruma derneğinin bağış kampanyasına ev sahipliği yapan bir gemi."

Bir anlığına boş boş suratına bakıyorum, sonra uzun bir 'ha' sesi eşliğinde zihnimde jeton düşüyor.

"Tanrım... Sen korkunç bir dahisin."

Bunu sesli söylediğim için saniyesinde pişman oluyorum.

"Biliyorum, biliyorum, biliyorum. Iltifatlarını sonraya sakla."

"Ve çok adice." Diye not düşüyorum.

Gururla gülümsüyor.

"Nedir bu dahice plan?" diye soruyor Ahau arkamızda aniden belirerek.

"Bu şeytan, gemiyi tüp burunlu meyve yarasalarının yaşam alanını korumak için bir bağış merkezi haline getirdi."

Nokan dilini şaklatarak parmağını beynine götürüyor.

"Ah zihin bükmece mi oynuyoruz yine?" diye homurdanıyor Ahau.

Al benden de o kadar.

Ama işe yarıyor.

"Böylece," diye ekliyor Nokan. "Para çalmamıza gerek kalmayacak."

"Ve insanların hayvan sevgisini sömürmüş olacaksın." Diyor varlığını yeni fark ettiğim Lykan. "Hem bu bağışların yarasalara yardımı olacağına nasıl ikna edeceksin? Ağaç paradan yapılmıyor ya."

Kısa bir sessizlik oluyor.

"Önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde aşırı kuraklık, ağaçların kesilmesi yangın gibi nedenlerle Amazon ormanlarının neredeyse yarısı tahrip olacak."

"Olabilir mi olacak mı?"

Aniden limandan gelen seslere dönüyoruz. Üç genç arkadaşlarından birini denize atarak eğleniyor. Ve ellerindeki metal teneke... O bir telefon mu? Teknoloji gerçekten gelişmiş.

Telefonla arkadaşlarının videolarını çekip eğleniyorlar.

"İnsanlar bu derece aptal olduğu sürece olacak." Diyor Nokan parmaklarını şakaklarına bastırırken. Sanki az önce gördüklerini zihninden silmeye çalışıyor.

"Amazon ormanlarının yok olması hem barınaklarının hemde yiyeceklerinin yok olması demek."

İçimden gülmek geliyor. Kıyameti durdurmak için tüp burunlu yarasalardan yararlandığımıza inanamıyorum.

"Kim tüp burunlu yarasalara bağış yapar ki." Diye homurdanıyor Ahau.

Ve gözlerim anında Ahau'nun arkasından görünen limandaki kalabalığa takılıyor.

"Aman tanrım..."

Nokan bana göz kırpıyor.

Limanda dev bir kalabalık var.

Üzerinde "Burunları uzun, iştahları büyük; meyve yarasalarına iyi bak, meyveler de mutlu olsun!" yazan bir pankart taşıyan adam, annesi oldğunu tahmin ettiğim bir kadının omuzlarında oturan "SONSUZA KADAR TÜP BURUNLU MEYVE YARASALARI!" yazılı bir tişört giyen küçük bir kız, kağıttan yapılma tüp burunlu meyve yarasası burnu takan birkaç genç, yarasa kanatları giymiş orta yaşlı bir kadın ve bağırarak tüp burunlu meyve yarasaları hakkında bir şeyler anlatıp kalabalığı gaza getiren bir kadın görüyorum.

"Sürü psikolojisi." Diyor Nokan omuz silkerek. "Ben sadece ilk kıvılcımı yaktım."

Gemi limana geldiğinde kalabalıktan çığlıklar kopmaya başlıyor. El sallayanlar, boğazlarını yırtarcasına haykıranlar, tezahürat yapanlar, zıplayanlar, para fırlatanlar, parlayan flaşlar ve daha niceleri eşliğinde gemi duruyor.

"Bu çılgınca." Diye mırıldanıyorum Nokan'ın yüzündeki zengin iş adamı gülümsemesi ile kalabalığı selamlamasını izlerken. Bir tek altın dişi eksik.

Gerçi altın beyni farkı kapatıyor.

Bunu söylediğimi ona söylemeyin ama.

"Sizleri aramızda görmek ne kadar güzek dostlarım!" Şeklinde klasik bir giriş yaparken Lykanla Ahau'ya dönüyorum.

"İki kişi burada kalıp bağış yapanlara ve henüz uyanmayan arkadaşlarımızla ilgilensin.

Diğer iki kişi de turist kıyafetleri ve ölmemek için biraz yemek alır."

"Ve bilet." Diye ekliyor Lykan.

"İlk olarak hangi harikaya gideceğimizi nereden bileceğiz? Belki kara delik şuanda birkaçını daha bulmuştur bile."

Dingin denizi izliyorum.

"Kehanetin Nokan'a gösterilmesinin bir sebebi olmalı. Sanırım bulsa hissederdik değil mi? Sonuçta..."

Aniden donakalıyoruz.

"Hayır..." diye mırıldanıyoruz panikle.

"Aynı şeyi mi düşünüyoruz?"

Lykan ağlamak üzeri gibi görünüyor. "PAMUK ŞEKERLER BİTMİŞ!" diyor eli ile kıyıdaki bir pamuk şeker satıcısını işaret ederken. Adam son pamuk şekeri küçük bir kıza veriyordu.

Ahau ile bakakalıyoruz.

"Hayır Lykan dinle." Diyorum. "Chel kendi bilinci ile kara deliğe hizmet etmiyordu. Kara delik zaten kurukafaların altı tanesine sahip değil mi? Sahip olduğu kurukafaları temsil eden bedenleri kullanabiliyor." Diyorum Ahau başı ile onaylarken.

"Bu çok mantıklı."

Lykan yutkunuyor. "O zaman bu 'arkadaşlarımızın' asla uyanmaması gerektiği anlamına geliyor."

Dudağımı ısırıyorum. "Yoksa hepsi kara delik tarafından kontrol edilip kıyameti getirmesine hizmet etmeye çalışacaklar."

"Çünkü onları temsil eden kurukafalar kara deliğin elinde."

Zihinleri kuyuya bağlı olduğu için kara delik onları ele geçirmiş olmalı diye düşünüyorum.

Ahau'nun tüyleri diken diken oluyor. "Ucuz kurtulmuşum."

"Yine mi kızlar partisi?" diyor Nokan yanımıza gelirken. "Bunu en son yaptığınızda pek iyi şeyler olmamıştı."

Gözlerimi deviriyorum.

"Sadece beyin fırtınası yapıyorduk. İçeridekilerin hiç uyanmaması gerek."

Gülümsüyor. "Ah, demek sonunda anladınız. Bende içeridekileri öldürdüğümü söylediğimde çok kızmayacağınızı umuyordum. Nedenini öğrendiğinize göre sanırım bir aferin alaiblirim?"

Ağzım şokla açılıyor.

"NE?"

Lykan bir adım geriye giderken Nokan tek kaşını kaldırıyor.

Ahau omuz silkiyor. "Yeterince adil."

Nokan başını hafifçe eğip iltifatı kabul edercesine yarım ağızla gülümsüyor.

Ağzım beş karış açıkken kelimelerimi seçmeye çalışarak kamarayı işaret ediyorum. "A...Ama Ahau onlara battaniye götürdü. O-Oradalardı?"

Nokan parmağını kamaraya doğrulttuğuna kapı güçlü bir rüzgar esmiş gibi ağzına kadar açılıp çarpıyor.

Hala içeride olduklarını ve baygın yattıklarını görüyorum.

"Ama-" dememe kalmadan Nokan parmağını şıklatıyor, ve saniyeler önce yerde baygın yatanlar bir anda kayboluyor ve her yere bulaşmış kanı görüyorum.

Yutkunuyorum. "Aman tanrım..." diye mırıldanıyorum.

Nokanla tekrar göz göze geldiğimizde artık imzası haline gelen hareketi yaparak zihnini işaret ediyor.

Tüylerim ürperiyor.

"Siz ikiniz," diyor Ahau ile hala şokta olan Lykan'a bakarak.

"Gemide kalıp koyunlarla ilgilenin. Biz gerekenleri alacağız. En geç iki saat içerisinde döneriz."

"Siz kimsiniz?" diyorum 'biz' dediğ için tek kaşını kaldırarak.

"Sen ve ben, Bayan Zeka." Diyor parmağı ile hafifçe omzuma dokunarak.

"Kabul etmiy-"

"Kabul." Ahau ve Lykan aynı anda konuşuyor. Gözlerinde özür dolu bakışlar görüyorum.

"Neden katille giden ben oluyorum?" diyorum onlara doğru fısıldayarak.

"Benim katillere alerjim var." Diye fısıldıyor Lykan.

Ahau ona baktığım anda gözlerini kaçırıyor.

Uf.

Ahau'nun beline uzanıp hırka ile gizlediği belindeki hançeri alıyorum. Şaşırsa da bir şey demiyor.

Aniden elimle bir alev topu tutuyormuşum gibi yanmaya başlıyor hançere dokunan avuç içlerim. İnleyerek hançeri yere atıyorum. Ellerimde yanıklar var.

Ah tabii ya. O ışığı temsil ediyor ben ise karanlığı. Şaşırmadım.

Bunu daha önce düşünmediğim için lanet okuyorum.

Ta ki hançer aniden altından gümüşi bir renge bürünüp sapı siyah kurukafalarla süslenene dek.

Önce kalbini şimdi de hançerini çürüttüm...

"Senin olsun." Diyor Ahau ayağı ile hançeri itekleyerek.

Bana kızmadığını umarak başını sallıyorum.

Ama o sadece korkmuş görünüyor.

Hançeri belime takıyorum. Üzerini örtecek bir şeyim yok ama şikayetçi değilim.

Nasıl olsa tiyatro oyuncuları gibi görünüyoruz.

Nokan'ın bağışların başında dikildiğini görüyorum. Lykan onun yerini almak için oraya doğru yürüyor.

"Gidelim." Diyorum Nokan'a onu bağış paralarını cebe indirirken görünce.

"Hay hay majesteleri."

Sahte bir centilmentlikle eğilip elini leydiler önden dercesine uzatıyor.

Gözlerinin belimdeki hançere kaydığını görüyorum. Keyfi yerine gelmiş gibi.

"Ne?" diyorum ters ters bakarak.

"Hiç. Sadece beni bir hançerle öldürebileceğini düşünmeni çok şirin buldum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.