İçeriğe geç

OLMAZ-Benden

Bölüm 4 · 16 dk okuma

OLMAZ-Benden

Bölüm 4

4. BÖLÜM-KAZANACAĞIZ

‘Gereği düşünüldü!’ Diye bağırdı hakim. Herkes ayaklandı, herkesin içinde bir heyecan vardı çünkü eğer dava kazanılırsa, bir dönüm noktası başlayacaktı her ikisi içinde. Zambak içinden bildiği tüm duaları okuyor, ailesi için istediği hayalleri düşünüyordu. ‘ Davacının cinayette bir suçu olmadığına, beyin kanaması yaşadığına kanaat getirilmiştir!’ tokmak sesi ile gülen sadece Zambak’tı. Emir bile gülmüyor, o an için çok şaşırıyordu. Yerinde duramayan Zambak, can havliyle Emir’in boynuna atladı. Emir ise bu çocukla hallerine gülüp sadece beline dolanıp kalmıştı.

Peki buraya kadar nasıl geldiler?

2 gün önce

Zambak Olgun

Hayatımı kurtarmak, ailemi kurtarmak için herşeyi yapacağım ancak sonucunu bilmediğim şeylere katlanmak gerçekten beni deli edecekti. Emir ile konuşmamızın ardından yarım saat geçmiş ve ben yakın arkadaşım Ertuğrul’un kız arkadaşı ile tanışacaktım. Hayat gerçekten de kocaman bir şakadan ibaretti ve ben bu şakaya gülüp geçmek yerine saf saf anlamaya çalışıyordum. Bursa’nın ileri gelen barlarının önündeyim, bana gönderilen QR kodu okuttum içeri girdim. İçerisi loş ışık içinde dolup taşıyordu. Etrafa ürkek bakışlarımı değdirerek Ertuğrul’u ve kız arkadaşını arıyordum. Arkamdan bir elin omzuma değdiğini hissettim. Arkamı döndüğümde sarışın, mavi gözlü uzun bir bey beni karşılıyordu:

- Selam bir şeyler içmeye ne dersin? Hem belki sonr-

- O bu tür şeyleri sevmez kardeşim hem o şuan benimle gelicek.

Dedi hemen omzumdaki kolu arkaya atarak Ertuğrul.

- Hadi gel Zambakcığım biz şöyle geçelim. Diye omzumdan ittirdi beni.

Geldiğimiz masada şaşkınlığımı gizleyemedim. Çünkü karşımda namıdeğer Sena Kutlu, yani Emir’in kardeşi vardı. Ben ağzımı açık tutarken kız gülümseyerek:

- Vayy namıdeğer Zambak Olgun senmişin demek. Selim’de, Ertuğrul’da senden az bahsetmedi değil. Valla bende internette az buz bir araştırma yaptım, gerçekten hayran duyulacak bir kadınsın ve… Abimin avukatısın. Her şeye değecek bir bilgi bu. Abimin az avukatı olmadı değil ancak duyduğuma göre sen onun ilk gerçek avukatısın.

Ağzım hala açık beklerken Ertuğrul’un dürtmesiyle ayıldım. Şaşırdığım 2 şey vardı; birincisi Kutlu ailesi neden hayatıma bu kadar çok girdiği, ikincisi ise Ertuğrul’un bu kadar güzel bir kızı nasıl kaptığıydı. Yanlış duymadınız tavlamak değil bu mucizenin adı kapmak.

Kız ikiz kardeşine göre çok güzeldi. Sarı saçları, kehribar gözleri ve göz alıcı fiziği ile beni ezer geçerdi… gerçi benim onun gibi sarı saçlarının aksine kumral saçlarım, kehribarlarının aksine benim kapkara kahvelerim vardı. Uzun bir bakışmanın ardından:

- Memnun oldum.

Diyebildim sadece çünkü kendimi tanıtmama izin vermeden tanımlamıştı beni.

- Abim senden çok bahsetti, hatta seni bana araştırttı. Yani abim ne biliyorsa bende bir o kadar senin hakkında bilgiye sahibim Olgun.

Bu Kutluların neden hepsi bana soyadımla konuşuyor? Hayır eğer bir zorları varsa buyursunlar gelip söylesinler. Ne bu şimdi Kuntlar, hanımlar, avukatlar…

- Hanımlar şöyle geçelim isterseniz daha fazla ayakta durmadan, ha?

Geçmememiz için bir sebep görmediğim için hemen masaya geçtim. İkisi yan yana oturdular, bana ise karşılarındaki masa kaldı. Bir sandalyeyi çekip oturdum. Yanıma da çantamı yerleştirirken

- Zambak çantanı oraya koyma bir misafirimiz gelecek. Şimdilik masanın üzerine koysan?

Ne misafiri? Ne çantası? Gecenin bu saatinde hangi akıllı bir birey buraya gelir ki? Bende annemi zaten zar zor ikna etmiştim. Biz bize olacağız deyip izin almıştım. Sanki hiç evlilik teklifi almamışım, bekarmışım gibi etrafta dolaşıyorum çünkü yakalı öküz (Özgür) kimsenin haberi olmayacak, ailene bile söyleme dedi. Ne kadar saçma değil mi?

Bu saçma düşüncelerden sonra Sena yerinden zıplayarak, heyecanla gözlerini açıp hiçbir şey söylemeden arkamdan geçti. Arkamı döneyim derken arkamdan:

- Canım abimm…

Diye bir ses yükseldi. Hayır, bu Emir olamazdı. Hem öyle Emir gibi adamların barda falan ne işi var? Selimde olamazdı çünkü 2 dakika büyük diye abi diyecek hali yoktu ya? Arkamı dönmeden önümdeki şarap kadehinden bir yudum aldım. O anda yanımdaki sandalye çekildi ve yanımda bir dev cüsse hissettim. Yanıma baktığımda şaşırmadığım ancak bir o kadar da şaşkın olduğum, meraklısı olduğum bir sıfat-ül eşgal vardı karşımda.

Emir Kutlu…

- Olgun?

- Emir?

- Selam vermek yok mu siz Olgunlarda hiç?

- Merhaba Emir. Sadece beklemiyordum o kadar. Hem sen neden bu kadar soyadımıza takmış durumdasın? Pardon sende değil, neden bütün Kutlu varisleri bana ‘Olgun’ diye hitap ediyorlar acaba?

- Sadece sana değil M. Olgun’a da sana da özel hizmet bu. Yani şımarmak istiyorsan tam üstüne alınabileceğin bir konu.

M. Olgun olarak bahsettiği abimdi. Ancak abime sadece babam öyle derdi, peki neden bu kadar çok şey biliyordu? Üzerimi düzeltim şarabımda kalan son yudumu da bitirdim. Sonra sohbet falan ettik… sonra… sonra ben ne bardaydım, ne burodaydım, ne kendi evimdeydim, ne de Ertuğruldaydım. Ben şuan da dev cüssesi ile yanıma oturan Emir’in kucağındaydım. EVET TAM OLARAK KUCAĞINDAYDIM. Kokusu gerçekten de sanki bir büyü gibi.. HAYIR ZAMBAK! Normal kokan bir adamın sadece kucağındasın ve sadece sakin olmalısın. Ama sakin olamıyorum çünkü bu adam beni neden kucağında taşıyor! Hafifçe gözlerimi araladım ve yüzüne alık alık bakmaya başladım. Yeni olduğu traşın losyonu kokuyordu ve kendi kokusu ile birleşince mükemmel bir koku yaratıyordu. Bu düşüncelere dalıp gitmişken Emir bir anda yüzüme döndü. Saçma bir sırıtış ile söze girdi:

- Ne o? Rahat mı Olgun?

- Ne?

- Diyorum ki ne o, rahat mı buldun?

- Ayy ne münasebet asıl şaşırıyorum ben neden kucağındayım diye!

Önce boş boş baktı, sonra yüzü hafif bir kahkaha etkisi yaratacak şekilde kasıldı.

- Ulan anlamıyorum siz bu kadınları ha. Önce bacağım ağrıyor kalkamıyorum diyorsun, sonra da ben niye senin kucağındayım diyorsun.

- Ben bacağım ağrıyor kalkamıyorum mu dedim?

- Evet

- Ancak bu beni taşıman için bir sebep değil.

- Ne yapsaydım? Seni bir tek kamyon veya ben taşıyabilirdik. Bende kamyon çağırmaya vaktim olmadığı için kendimi ele verdim.

- Pardon!? 55 kiloyum abartma

- Ne abartması Ceylan ya? Ben hayatım boyunca ağır olarak bir tek fili duydum ancak senin de bir farkın yokmuş.

- Beni indirmeyi düşünüyor musun?

Yerimde kıpırdamaya çalıştım ancak bacağım hareket etmiyordu. Bacağıma bakayım derken baldırımdan kan aktığını gördüm. Endişe ve korkuyla Emir’e baktım:

- LAN BACAĞIMDA KAN VAR!

- Yeni mi gördün?

- EVET!

- İlk önce az önceki ifadeni geri istiyorum ve alkollü olduğun için acını hissetmiyor olabilirsin. Az önce kahkaha atarken bardağını yere fırlattın ve camın çoğu bacağına girdi. Ancak şaşırtıcı bir şekilde hiç ağlamadın, gözün bile dolmadı. Vallahi ilk defa ağlamayan kadın gördüm, nasıl başarıyorsun bunu?

- Ben kendime değil sevdiklerime ağlarım. İnan bana canım umdum da bile olmaz sevdiklerimin canının yanında.

- Hayır, yanlış anladın. Nasıl oluyor da kendimi sana bağlamış gibi hissediyorum?

- Ne?

- Bilmiyorum, bacağındaki kanın akması durmamasına rağmen bir gram ağlamadın. Üstüne üstlük sanki daha da güzelleştin. Benim gibi bir adamın avukatını taşıması hiç kayda değer bir şey değil. Ancak fotoğraflarımızı parmağındaki yüzüğün sahibi görürse büyük ihtimalle seni terk eder.

- NE?! FOTOĞRAF MI ÇEKTİLER BİR DE? Ahh kahretsin! Onların da, Özgür’ün de yolunu yordamını sikeyim ben!

- Şşşt, bir sakin ol önce bir şey yok, fotoğrafları yok ederiz ancak şu konumda hala nasıl Özgür’ü aldatmamış oluyorsun?

- İndirirsen aldatmış olmayacağım!

- Hah işte o çok geç artık çünkü çoktan arabaya geldik, Olguncuğum.

Emir’in eli hareketlendi, beni de kapıyı açıp nazikçe ön koltuğa oturttu. Hayır anlamıyorum bu ne rahatlık böyle? Sanki 10 yıllık sevgilim de benim haberim yok. Sürücü koltuğuna oturdu, arabayı çalıştırıp navigasyonu çalıştırdı. Beni evime bırakacağını zannettim ancak beni şehrin öteki ucundaki hastaneye götürüyordu. İlk 10 dakika kimseden ses çıkmadı. Bende zaten çıkarmadım. Sonra aklıma telefonla Ertuğrul’u aramak geldi. Çantama el atıp telefonumu aramaya koyulacaktım ki:

- Boşuna arama telefonun bende bekle az sabret sonra alırsın.

- Pardon da neden sende acaba öğrene bilir miyim?

- Ertuğrul’un işi çıktı, Sena’da uykusu gelmiş yorgunmuş eve gitti. Bende onunla gidecektim sen kalmak istediğine kadar. Bende seni orada yalnız bırakmak istemediğim için kaldım. Yani anlayacağın telefonun bende çünkü canlı yayın açacaktın.

- Tamam anladım. Aslında iyi ki almışsın. Yoksa..

- Yoksa Özgür canlı yayına girip aldatıldığını düşünecekti değil mi?

- Hayır, inan Özgür umrumda değil. İnsanlar bizi ilişki yaşıyoruz zannedecekleridi.

- Keşke almasaymışım o zaman…

Dedi kısık ve anlayamayacağım bir şekilde. Ancak kulaklarım iyi duyar ve anlar. BU ADAM BANA MI YÜRÜYOR?

- Off neyse ne işte. Şarkı açacağım bluetooth var değil mi arabanda?

- Evet var, bağlanabilirsin.

- Arabada araba değil roket sanki anasını satayım.

Güldü kütük. Saçma bir şekilde güldü ama. Arabaya bağlandığım da (telefonumu verdikten sonra) Defneden binlerce mesaj gelmişti. Ancak annem veya babamdan gram mesaj yoktu. Büyük ihtimalle Ertuğrul ‘bende kalacak’ diye bir yalan söylemiştir. Defneden binlerce arama ve binlerce ses kaydı vardı (lafın gelişi binlerce).

Arabaya bağlı olduğumu unutup Defnenin bir ses kaydını açtım:

- Kızım sen nasıl bir şeysin lan? Emir Kutlu’yu nasıl ayartabildin?

- YA NE ALAKA!

Diye sanki beni duyuyormuş gibi bağırdım. Emir küçük bir kahkaha attı. Sonrasında:

- Valla hiç kızma kıza, haklı. Koskoca Emir Kutlu psikoloğunu bardan kucaklayarak çıkardı! Diye manşetlere düşeceğiz.

- Neyse ne! Böyle bir cümle kullanması çok yanlış. Ancak annem niye hiç mesaj atmadı ya. Madem manşetlere düştük annem hemen arardı. Neyse ya ben şarkı açıyordum en son.

Deyip konuyu dağıtmaya çalışarak şarkı açtım. Dün arabada dinleyip hoşuma giden şarkıyı açtım.

‘’ neden uzun uzun sarılmadın bana?

‘’ veda eden sözlerindeyim hala’’

Şarkı sözlerine takıldığını fark ettim. Yüzünde farklı bir mimik oluştu.

‘’ seni gördüğüm ilk gün gibi. Gözünü kapat ve öp beni..’’

Şarkıyı değiştirdim. Bana baktı, baktı.. sonra daldığını fark ettiği an önüne döndü. Sanki ben arabayı kullanıyorum be adam! Ne bu rahatlık yahu? Şarkı ararken İbrahim Tatlıses-Mavişim açtım. İlk önce şarkıya baktım, sonra da Emir’e. Bön bön bana bakıyor, bir yandan da kazanmış gibi bana bakıyordu. Nerde görsem tanırım bu bakışı, zafer bakışı gibi.

‘’ ben sevdalı bir diken, sen açmamış tomurcuk.’’

‘’ göz bebeğim, mavişim’’

‘’ tek dileğim, mavişim’’

‘’ seviyorum, mavişim’’

‘’öleceğim..’’

Lan şarkıyı değiştirmem gerek ama elim varmıyor. Allah’ım ne olur korktuğum şey başıma gelmesin. Ne olur ben ona aşık olmayayım, Allah’ım ne olur. Tamam, adam akıllı şarkı açmam gerek. Biraz relax olacaksın abi ne kasıldın hemen. Açtım hemen Yaşlı Amca- Giderdi Hoşuma.

Öyle böyle derken geldik mi hastanenin önüne? Haydi buyrun cenaze namazına. Kimsenin bilmediği şeyde benim hastane korkum. O kadar çok korkarım ki yanımdakini bile kemirebilirim. Emir araban inmeye yeltenirken:

- Ne yani kapını açmamı falan mı bekliyorsun?

- Hayır, sadece dalmışım kusura bakma

- Tamam, hadi in

- İnemem

- Neden, Kunt?

- Ben, şeyy

- Bacağının ağrısını mı hissettin?

- Yok o da değil

- Bak inmediğin taktirde ben gelip kaldırmasını bilirim. Şimdi tekrar soruyorum. İniyor musun? İnmiyor musun?

1, 2, 3 bom! Vakit bile vermeden sürücü koltuğunun kapısını kapatıp koşar adımlarla kapımın dibine geldi:

- Yav tamam ineceği-

Sözümü bitirmem için fırsat vermeden kucaklarıp omzuna çuval gibi attı. EVET ÇUVAL GİBİ.

- Ya ben yürüyemediğimden değil! Hastane beni boğuyor o yüzden inmedim manyak! İndir beni hemen!

Önce duraksadı sonra kucağına indirip:

- Önceden desene be güzelim. Bilsem getirmezdim.

- Ya sen ne tür bir manyaksın ya!

- Valla ben şu halinle bile güzel olmanın manyağıyım.

- Sen bana mı yürüyorsun?

- Estağfirullah, ne münasebet ben izin alıp yavaş adımlarla yürüyorum.

- Yine yol yürüdüğüne çıkıyor ama?

- Hayır, arasında çok fark var. Yürümek var, bir de yürüyüp yavaş adımlarla ilerlemek var. Ben 2. Tercihten yanayım.

- Ayy ne mutlu sana

- Ayy ne mutlu bana

- Salak mısın ya?

- Sana Tutuklu kalmış bir salağım.

- Yapma çünkü hoşuma gidiyor.

- Hoşuna gitmesi hoşuma gidiyor. Yoksa neden böyle yürüyeyim.

Tepkisiz kalmaya çalışıyorum. Ancak karşımdaki beyefendi gülmeme neden oluyor. Hafifçe gülümsedim. Galiba alkolün etkisindeyim çünkü böyle bir sohbet yeni tanışmamıza rağmen çok sıcak. Durduğumuz için beni yavaşça yere indirdi. Şükür olsun ki elim ayağım tutuyor ancak bacağımda tarif edemediğim kadar çok bir ağrı var. Yere indiğim de biraz sendelesem de sonra kendimi toparladım. Sonra yüzünde oluşan minik bir ciddiyetle:

- Ne yapalım şimdi? Doktordan korkuyorsun ancak yaran önemli.

- Ya sen boşver orasını beni sadece eve bırak.

Bacaklarım soğuktan tir tir titremeye başladım ve alkolün etkisi yavaş yavaş mıyıştırmaya başlamıştı. Önce dik dik veni izledikten sonra:

- Peşimden beni takip et.

- Hastaneye gitmem!

- Yav hastaneye gitmeyeceğiz zaten. İlk önce üstüne bir şeyler alıp, sonra da yemek ve kahve içeceğiz.

- Ya uzatma işte beni sadece evime bıraksan yeter. Ben bakarım başımın çaresine.

- Hayır olmaz.

- Neden?

- Aklımın sende kalacağını bildiğim için olmaz.

- Ne olursun bu cümlelerini ben alkollü değilken söyle.

Yüzünde yarı çapkın bir gülüş beliriverdi. Sonrasın da bana arkasını arabanın tersi yönüne yürümeye başladı. Biraz duraksayıp nereye gittiğini çözmeye çalıştım. Hastanenin içine giriyordu! Ben ona dik dik bakarken o yavaşça duraklayıp bana döndü:

- Hiç gelmedin mi buraya? Ne bileyim bir arkadaşını veya anneni de mi getirmedin?

- Hayır, babam genellikle eve doktor çağırır.

- Hastanenin alt katında mağazalar ve lokantalar var. Şimdi benimle gel de işini görelim.

- Gelmek istemiyorum. Ne olur kırma beni de beni evime bırak.

- Aynen! Sonra da baban topuğumuza sıksın.

Yüzümde vatan gülüşüyle:

- Ee tabii. Öyle kolay kolay komando kızını gecenin bu saatin de eve bırakamazsın. Ben de o yüzden gizlice gireceğim. Olur mu?

- Olmaz. Ben seni bırakamam oraya. Hem gecenin bu saatinde nasıl yaranı iyileştireceksin? Olmaz, olamaz.

- Ayy defol git o zaman ya! Ben ne yapayım yani? Benim suçum mu doktordan korkmak. Allah Allah ya!

- Aklıma bir şey geldi de…

- Ne geldi?

…

- Bu muydu şahane fikrin?

- Ne yapmamı bekliyorsun? Evine bıraksam hem göt korkusundan hem de aklım kalır diye korkuyorum. Hastaneyi kabul etmiyorsun. Yemek yemeyi de kabul etmiyorsun. Baktım yaran büyük ve tir tir titriyorsun bende buraya getirdim.

- Ertuğrul hap oldu da yutuldu mu? Neden onun evine bırakman yerine senin evindeyiz?

L koltukta oturmuş, ben televizyon izlerken o yaramla ilgileniyordu. Sağolsun kahve ve pesto soslu makarna da yaptı. Yiye yiye hayran oldum vallahi, bu nasıl bir nimetti? Melül melül bakışlarımla Emir’i izlerken bir anda duraksayıp bana baktı:

- Sevdin herhalde

- Evet, baya güzel olmuş. Ellerine sağlık.

- Hayır, yanlış anlaşıldı. Hizmetimizden memnun musunuz, Olgun Hanım?

- YA BEN Mİ DEDİM BANA BAK DİYE! YA SABIR YA! Bırak beni ben eve gideceğim.

- Yav tamam tamam kızma hemen. Benim zorlamamla geldiğini sende biliyorsun.

- Ayhh her neyse ya magazin açacağım susarsan iyi olur.

Dedim ve kumandayı elime aldım. Hemen magazini açıp sesi fulledim. Bacağımın pansumanı bittiği içinde elleri bacağımdan çekilmiş, pansuman için ayarladığı malzemeleri televizyonun altındaki dolaba koydu. Sonra dikleşerek yanıma oturdu. Tip tip ona bakarken televizyondan bir ses yükseldi:

- Hazal Subaşı ve Oğuzhan Koç evleniyor!

- Ohh be sonunda bak Emir ben hayatım da hiç bu kadar ayrılıp boşanan bir çift görmedim.

- Hı hı

- Sence Simge Sağın mı, yoksa Hande Yener mi?

- Hı hı

- Sen beni dinliyor musun?

Deyip tip bir bakış attım ona doğru. O ise telefona dalmış bakıyordu. Hemen elinden telefonu kapıp neye baktığına baktım. Bir de ne göreyim! Allahım Yarabbim! Ben, Emir, Bir bar çıkışı, Emir’in kucağında! Allahım, ne yapacağım! Tamam sakin ol ilk önce Zambak, dünyanın sonu değil.

- Bir şekilde sildirtmeye çalışacağım.

- Ne o, utandın mı? Gerçi pardon siz gibilerin doktorlarla işi olmazdı.

- Ne alakası var?

- Ne demek ne alakası var? Madem utanıyorsun ne diye kucaklıyorsun?

- Olgun sen hep böyle önyargılı mısın?

- Yalan mı? Utandığından dolayı sildirtmek istemiyor musun?

- Ne alakası var Olgun? Söylesene bana sen değilmiydin Özgür görmesin diyen?

- Ya off iyice saçma bir hal aldı konu kapatsak iyi olacak.

Saçmaladığımın yavaş yavaş farkına varıyorum. Çaktırmadan konuyu dağıtmaya çalışsam da anlamış gibi bakıyordu:

- Hayırdır Olguncuğum? Yoksa sevmeye falan mı başladın?

- Ya ne alakası var be! Hem kes cuğum muğum ayaklarını yemezler

- Ya Zambak..

- Ne var be n-

Allahım al beni kurtar Yarabbim! Yoksa imanım gevşeyecek Allahım! Ben kadın olalı böyle bir sıfat-ül eşgal görmedim. Ayy tövbe bismillah ya.

- Ne diye öyle bakıyorsun?

- Nasıl bakıyormuşum?

- Boş bakıyorsun işte

- Emin misin boş baktığıma?

- Evet.

- Peki sen bilirsin. Bugün ben burada yatacağım sen benim odamda kalabilirsin.

- Nasıl yani koskoca evde senin odandan başka oda yokmu?

- Dolular.

- Nasıl yani?

- Ya Olgun uzatma benim odam daha güvenli.

- İyi peki madem öyle olsun.

Yavaş adımlarla üs kata çıkıyorum ( alt katta oda olmadığı için). Odası zaten lavaboya benzer bir yerin hemen yanında. Bulmak çokta zor olmadı. Girdim odaya, bakındım etrafa ancak hiç zengin olduğunu anımsatacak eşyalar yoktu. Bir tek yatak kuş tüyündendi o kadar. Duvarlarında ünlü aktiristlerin film posterleri var. Milyonda 1 bulunan! Çok üstelememek gerekir diyerekten kendime yatağa attım. Ancak burnuma kokusu falan gelmedi. Yasemin çiçeği ve orkide kokuyordu yatak. Belki benim için ayarlamıştır diye düşünüyorum. Yoksa neden böyle güzel koksun ki?

Sabah

Ben uzun zamandan beridir böyle mışıl mışıl uyumamıştım. Galiba Emir’e karşı biraz ön yargılı davrandım. Tamam, ne yalan söyleyeyim bu beyefendi hareketleri hoşuma gitti. Yataktan doğrulup alt kata indim. Görünürde kimse yoktu. Ha bu arada bacağımın ağrısı sanki kat ve kat artmıştı. Mutfağa gittiğimde bir kadının ağlayarak çay demlediğini gördüm. Yavaş hareketlerle yanına dikildim. Suratını benden sakladı.

- Ne oluyor, neden ağlıyorsunuz?

- Oğlumu öldürecekler..

- Oğlunuz kim, kim öldürecek oğlunuzu hanımefendi?

- Emir.. Aldılar götürecekler oğlumu.

- Götürdüler mi?.. Emir’i mi?

- Evet Emirimi, benim oğlumu…

- Annesi, Gül Hanım siz misiniz?

- Evet, benim Gül Kutlu.

- Nasıl yani şimdi, nereye götürdüler?

- Bilmiyorum kızım, ben hiçbir şey bilmiyorum.. yıllar önce babasının düşmanları kaçırmıştı. Ahh benim biricik yosmam yine gitti.

- Gül Teyzeciğim, belki götürmemişlerdir ha? Hem görmemişsinde…

- Kızım ben hissetmezmiyim? Annesiyim ben onun, nasıl bilmeyeceğim..

Emir’den bahsediyorduk. Koskoca CAPS Şirketi’nin patronunu neden babasının düşmanları kaçırsın ki? Tam o esnada dış dairenin kapısısdan bir gıcırtı sesi geldi. Ben hemen tezgahtaki bıçağı kavrayım mutfak kapısının arkasına yöneldim. Tam o anda:

- Gül Hanım! Ziyaretçiniz ne zaman uyanacak? Hadi ama güzeller güzeli uykusundan uyanmadı mı yoksa?

Sesin kendisi var ancak kaynağı yoktu. Gül Hanım korkudan elindeki çaydanlığı ocağa bırakmış, peçetesini gözüne tutuyordu. Kimdi bunlar? Emir ve benden ne istiyorlar?

- Hadi ama Hanım teyzeciğim.. değiş tokuş zamanı gelmedi mi? Bak oğlun bile senin için masum bir kadını gözden çıkardı. İnat etmede ver şu kızı bana.

O sırada mutfaha silahıyla esmer, kaşı yarık ve bir gözü farklı renk olan bir adam girdi. Beni görünce kocaman bir edayla:

- Vayy külkedimiz de uyanmış. Darıldım ama, neden haber vermedin?

- Sen kimsin?

Derken bile sesim titriyordu:

- Ecelin birtanem..

- Ne münasebet! Sizde kimsiniz? Emir’den ne istiyorsunuz? Bırakın kadını ne hakla desdursuz girersiniz eve!

- Ben Emir’i değil, seni istiyorum. Seni Emir’e ben emanet olarak verdim, şimdi ise emanetimi geri alıyorum.

- Ne saçmalıyorsunuz siz?

- Tatlım şöyle izah edeyim. Ben annenin bizzat yetiştirdiği, 15 Temmuz eyleminde herkesin benim kim olduğumu gören eski bir Türk askeriyim. Tam o zamanlar Gül Hanımcığımın eşinin bana işi düştü. Sonrada ihanet etti. Bende hem annenden intikam almak için seni kullanmak istedim. Emir’i kaçırarakta annesi mi yoksa sen mi diye sordum. Tabikide tahmin edeceğin üzere annesini seçti. Ancak gerçeği izah edeceksek ikinizide kaybetti. İlk önce annesinden başlayacağım.

- Bırak kadını! Onun bir günahı yok!

- Onun günahı ne biliyormusun? Türk olması, o yüzden benim sayemde geberip gidecek.

- Saçmalamayı kes! Ülkemizde sizede yer vardı, siz kendiniz savaşı seçtiniz! Kıymayın masum kadına sizin sorununuz benimle!

…

Ben bir yoldaydım ve gerçekten de bu yolda birisinin uğruna ölecektim. Kanter içinde yataktan fırlayarak saate baktım. Bu gün ofise gitmeyeceğim çünkü randevu yok. Alel acele alt kata indim. Yine salonda kimse yoktu. Mutfağa girdiğimde Gül Hanımı gördüm. Ancak ağlamıyor, aksine kahkaha atıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.