Hayatımdaki en huzurlu anlardan birinde olabilirdim. Ne kadar sosyal olmayı ya da yeni insanlar tanımayı sevsem de sessizlik benim için apayrı bir konfor olmuş durumdaydı. Yeşil kupamdan yudumladığım kahvemle neredeyse batmakta olan güneşe gözlerimi dikmiştim. Bir yandan denizde birkaç saat kalmanın yorgunluğuyla tüm vücudum salınmış, oturduğum sandalyede tembel hayvanlardan beter bir şekilde oturmaya devam ediyordum. Bizden bir saat sonra denizden anca gelebilen agresif arkadaşlarım ise bizden daha fazla yorgun duruyorlardı. Karşı sandalyemde oturan Ada benimki gibi bir kupaya yaptığı papatya çayıyla telefonuna bakıyordu. Dirseği sandalyenin koltuk kısmında, eli çenesinde yumruk şeklinde yamuk bir suratla oturuyordu.
Papatya çayının onu sakinleştireceğini söyleyerek bana da bir kahve yapmaya karar vermişti bende ihtiyacım olduğundan emindim zaten. Kim denizden çıktıktan sonra yayılarak oturmayı istemezdi?
Bakışlarımı bu sefer sağında oturan Batur’a çevirdim. Bıkkın bir surat ifadesiyle yan tuttuğu telefonundan gelen maç spikerinin laflarını dinliyordu. Sandalyesini maçı görebilmek için Batur’un yanına çeken Deniz’den de sıkıcı bir soluk duyulurken başını geriye attı. “Bir insanın nasıl böyle bir ayağı olur oğlum?” Galiba eleştirmekte haklıydılar çünkü sessizliğimizin içinde sadece spikerin sesi duyulduğundan maçın üçe sıfır ilerlediğini anlayabiliyordum. “Bilmiyorum ama bu adamın direkt bacağı falan olmadığına eminim.”
“Ben o golü dilimle atardım ya!” Hafifçe gülmeden edemedim. Sanırım sessizliği ve yalnızlığı sevdiğim kadar beni güldürebilen insanlarda konfor alanımda olmadan olmuyordu. “Bak işte. Bu takımdan da bir şey çıkmayacak.” Batur denizden sonra şortunun kuruması için değiştirdiği kaprisinin cebinden ufak bir kağıt çıkardı. Telefonunu Deniz’e verdi ve renkli kağıda nefretle baktı. Birden anlık farkındalıkla gözlerim açıldı. “Yine kağıda mı para yatırdın Batur ya?”
Laflarımın ağzımdan çıkmasıyla bağdaş kurduğum bacaklarımın üstünde sırtımı dikleştirdim. Batur’un gözleri bana dönmeden aceleyle maça döndü. Ağzının içinde bana bir şeyler gevelerken maça homurdanmayı da bırakmadan yapıyordu bunu. Kafasını hafifçe bana kaldıran Ada dudaklarını tek bir çizgi halini alırken başını yavaşça iki yana salladı. “Söyleyince fayda etmiyorsa diyecek bir şey kalmıyor geriye.”
“Hayır, bildiğiniz gibi değil. Oynamıyorum artık ben.” Gözlerimi devirdim. Ada kolunu kaldırarak telefonu ve küçük kağıdı gösterdi. “Bunlar ne o zaman?” Sitemli ses tonunda sonuna kadar haklıydı. “Deniz yaptı kuponu.” Bu sefer kaşlarım çatılırken bakışları telefondan direkt bana kalkan Deniz’e baktım. Anlamsız bir bakışla kafamı eğerek iki yana salladım. “Ne?” Deniz’in kupon yapmış olma ihtimali sıfırdan daha azdı. Çünkü parayı yatırımdansa kumara vermenin saçmalık olduğunu Batur’a savunduğu konuşmasını dün gibi hatırlıyordum.
“Nesi şu, ben Deniz’e iyi bir takım var dedim,”
“Sus Batur!”
Ada ile verdiğimiz tepkinin ardından kısık gözlerle bir Ada’ya bir bana baktığını gördüm. Azarlamak için ağzımı açtım.
“Çok ses var, uyuyamıyorum.”
Bunu söyleyen ben değil, çadırın fermuarından sadece kafası gözüken İnci’ydi. “İnci tavuk musun sen? Daha yeni güneş battı.” Bunu söyleyende yine ben değil Ada’ydı. Denizden çıktıktan sonra bizimle beraber çadıra girmiş bir daha çıkmamıştı. Üstümü değiştirmeye çadıra girdiğimde koluyla yüzünü kapatarak yorgun olduğunu söylemişti. Bende üstüne gitmemiştim. Bir an acaba nasıl olduğunu sormalı mıydım diye düşünürken buldum kendimi. “Ne alakası var şimdi?”
Deniz’den dağılan odağımla yere baktım. Ada’da ve İnci’de durumlar değişmişe benziyordu. Başımı kaldırıp gözlerimi kırpıştırırken İnci’ye baktım. Göz göze geldiğimizde derin bir soluk verdi. Sanırım kafasında sessiz olacağımıza kanaat getirerek yorgun bakışlarla fermuarı bile kapatmaya tahammül etmeden içeriye döndüğünü gördüm. “İnci.” Onunla konuşup halini sorsam ne diyecektim ki?
Adını onaylar mırıltılarla omzunun üzerinden bana baktı. “Gerçekten daha yemek yemeden uyumamalısın.” Dilim Ada ile konuşmayı ertelediği gibi İnci’yle de konuşmayacak gibi duruyordu. Dudaklarını kıpırdatarak gülümsemeye çalıştı ama bunun öylesine olduğu o kadar belli oluyordu ki onunla şuan konuşamadığım için üzüldüm. “Çadırda yerim.”
“Ne varsa orada oturmakta.” Ada’ya dönerek gözlerimi büyüttüm. Ben neyi kaçırmıştım da bu kadar abartıyordu? İnci cevap vermedi. Duymadığını umarak bizim gibi öğlen denizde yüzüp şimdi oturan insanlar vardı. Günübirlik gelenler çoğunluktaydı tabi ki. Bize çok uzak olmayacak ve aynı zamanda rahatsız etmeyecek yakınlıkta sandalyelerini açmış oturan bir çift vardı. En çok gözüme takılan baktığınızda üstündeki mezeler ve şarapla romantizmin varlığını hissettiren masaydı. Bu jesti sanırım erkek yapmıştı çünkü gül yapraklarını hiçbir kadın kumsala ve masaya gelişigüzel serpiştirmezdi. Yani en azından benim romantiklik anlayışım gülle değil de daha özel çiçeklerden yanaydı. Mesela zambak beni benden alırdı. Her rengini zarif bulurdum. Bana küçükken annemi anımsatırlardı bu yüzden hep sevmiştim.
Çift kendi aralarında bir şeyler söylerken gülüştüklerinde onların hallerine kendimi fazla kaptırdığımı fark ettim. Rahatsızlık hissiyle önüme dönerken kalbimin uzun zamandır, hatta hayatım boyunca böyle özel anlara şahitlik etmediğini fark etmek ise ister istemez Deniz’e bakmama sebep oldu.
Sandalyesindeki duruşu net, ve oturaklıydı. Her zamanki gibi. Saçları denizden çıkarken eliyle önlerini geriye ittirdiği haliyle duruyor, akşam güneşinden kalan son ışıklarla kumral tonları sarıya çalıyordu. Bakışları hala içinde yatan coşkuyu bekleyen bir umutla telefona bakıyordu. Ona bakarken yada onu izlerken ne düşündüğümü belki de ne düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum ama bana ilklerimden biri ve belki de başka ilklerim olabilecek bir adam olduğu gerçeği yüreğimdeki duyguların korunu serin sularla söndürüyordu.
Başımı gülen çifte tekrar çevirdim. Deniz, kumsal, bir masa, sandalye ve Deniz. Bizim için uçuk ama benim için dalgaya kapılmak kadar yanıltıcı bir hayaldi.
“Mercan ağzını kapat sular akacak.”
“Hı?” Ada’ya döndüm. Sırıtarak bana bakıyordu. Çapkın ve bir o kadar imalı bakışın altında ortamda gizliden sorgulayacağı şey ne olacaktı acaba?
“Şarap mı?”
“Ne şarap mı?” Çenesiyle onun çaprazında kalan çiftin masasını gösterdi. Şarap şişesini işaret ediyordu. Elimi kaldırarak gelişigüzel salladım. Dudaklarımı büzüştürerek sesli bir nefes verdim. “Gerek yok. O değildi.” Düşündüğüm şeyin başka bir konu olduğunu söylemiş olmama rağmen bunu sorgulamadan “Gerek var, var. Neden olmasın?” dedi. Kolunu katladı ve dirseğiyle gerginliğin uçurumunda duran Batur’a hafifçe vurdu. “Şarap aldık mı?”
Kafasını iki yana sallayan Batur’dan hemen önce atladım. “Boşver ya. Şimdi denizden sonra iyice çarpılırız.” Yorgunduk ve içersek herkes yatana kadar kalmaktansa birkaç saat içinde herkes erirdi. Bende erirdim ve buna ihtiyacım olup olmadığını düşünmeden Ada’nın fikrini reddetmiş olsam da Ada’nın yüzünde kararlı bir ifade vardı. “Bira var.” Deniz en çok hangi içeceklerin lazım olacağını ihtimalleri ve olasılıklarıyla düşünerek marketten ona göre almıştı. Topluca en çok bira tüketildiği doğruydu ama bazen durumlar anlık değişebilirdi. Ada’da bu fikrimi bana kanıtlamak istercesine birden ayaklandı. Üstünü hızla silkip kumlardan arındırıp çiftin masasına adımlarken “Ada!” demem bir fayda sağlamayacağını bende biliyordum. Ada buydu, istemişti ve şimdi alacaktı işte.
Uzaktan ona baktım. Eliyle masadan ağzına bir çatal meze atan kıza işaret yaptı. “Pardon?” Kız kaşlarını kaldırarak sakin bir cevapla devam etti. “Merhaba?” Ada kolunu kaldırarak elini katlayıp baş parmağıyla bizim oturduğumuz kampımızı gösterdi. “Arkadaşlarımızla beraber kamp yapıyoruz şurada. Masanızdaki şarabı görünce biraz isteyebilir miyiz diye düşündük.” Kız fıstık içi rengine yakın, sarı saçlarını savurarak sandalyesinin yanındaki çantaya uzandı. Birkaç tane plastik şarap bardağını Ada’ya doğru uzattı. “Olur tabi zaten içeceğimiz kadar içtik.” Ada teşekkür ettikten sonra yan tarafından homurdanan adam yüzünden Ada’nın yüzünde bir kararsızlık belirdi. “Aşkım ben içerdim. Neden veriyoruz?”
Kız doğal rengindeki kaşlarını çattı. “Aşkım iç sonra beni eve götüreme yada kaza yapalım yine istersen. Sen onu istiyorsun galiba?” Soru sorar tonu adamın hoşuna gitmemiş gibiydi. “Ne alaka?” Adamın eli sakallarına giderken umursamazlığı gözler önüne serildi. Duruşunun rahatlığı kaza yaptıklarından bir ders almadığını söylüyordu ve ben bir kez daha dışarıdan görülen, bakılan ile içeride yatanların arasındaki keskin farkların arasında kaldım.
“Sadece birkaç kadeh.” Kız gülümseyerek Ada’yı yolladı ve sevgilisiyle ufak bir kavgaya girişti. Ada dönerek şarap kadehlerini bana sunarken gülümsedim. “Buyurun Mercan hanım.” Aralarından bir kadehi elime alırken içkiyi yavaşça ve kavisle döndürüp kalitesine göz ucuyla baktım. Çok anlamazdım bu içki eleştirilerinden ama Deniz’le gittiğimiz mekanlarda ve çevremde gördüğüm kadarıyla gelişigüzel bardağın içinde dönen kan kırmızı, koyu sıvıya baktım. Akışkanlığı koyu ama bir o kadar ağız sulandıran cinstendi. Dudaklarımı hızla yalayıp kadehi dudaklarıma götürdüm. “Senin eline de şarap vermek lazımmış Mercan. Yüzünde güller açtı.”
Deniz’den kısık sesle bir gülüş duydum. “Çok istese bile söylemez o. Söylettiremezsin de. Ne istediğini anlayıp verince mutlu oluyor anca.” Şarabın biraz ekşi birazda acı tadı dilimi bulurken anın huzurunu yakalamaya karar verdim. “Tabii canım yoksa suratsız suratsız oturacaktı o kesin.” Kadeh dudaklarımdan uzaklaşırken güldüm. “Bu akşam beni çadıra Ada soksun yeter.”
“Evet be, hadi aslanım!”
Bıkkın duruşu biraz önce gerilen Batur’u şimdi anlık coşku dalgaları vurmuştu. “Nasıl? Maç dönüyor mu?” Deniz maçtan umudunu kendi kadehini dudaklarına götürmeden çok önce kesmişti. Bende öyle ancak sanırım işler değişiyordu. Spikerin ses tonu hızlanmış, spor tutkusuyla lafları evelemeden tüm netliğiyle söyleyebiliyordu. Batur bir elinde telefon bir elinde kupon ile sandalyede dikenlere oturmuş gibi dururken Ada ona kadeh vermedi ve sandalyesinin bardak kısmına koydu.
“Dönüyor çiçeğim, valla dönüyor!” Bu coşkunun getirdiği garip iltifatlar artık gündelik geldiği için şaşırmıyorduk. Yüzümü ekşiterek elimle kağıdı gösterdim. “Deniz, ne kadar vermiş olabilirsin kupona da böyle tepki veriyor?” Kehribarlarının içinde yaramaz bir çocuğun bakışları vardı. “Verdik bir şeyler, çok değil.” Ada Batur gibi maça doğru eğilirken gördüm. Sanırım onu da bu futbol aşkından kaybetmiştik. Meraklı gözlerini telefondan kaldırmadan konuştu. “Sana çok değil ama Batur için bir gecelik parti parasıdır.”
Deniz gülerken azarlamak veya kupon yaptılar diye söylenmek sıkıcı gelmeye başlamıştı. Kadehi dudaklarıma götürdüm ve güneşin artık bizi yoksun kıldığı ufka baktım. Bir süre öyle kaldım. Düşünmedim ve sadece şarabın ekşi tadının boğazımda bıraktığı ılık hissi duydum. Bazen düşünmemenin en iyisi olduğuna inanmak sadece benim yaptığım bir şey değildi. Düşünmemek için işe, sosyal çevreye, derslere yada uykuya belki de en kötü yollardan insanın zihnini susturan bazı şeyler insanlar için bir kaçış yoluydu. Kimisine tek yol bunlardan biriydi. Böyle düşünenlere bazen zihnimin köşelerinde uzaktan bakan bir seyirci olarak acırdım. Bunu kimse bilmezdi ama ben bilirdim. Düşünmemeyi toplumun içinde kendi sorunlarından kaçanların haricinde ben, huzuru bulmak için bir yol olarak görürdüm. Bir nevi rahatlayacağıma, gevşeyeceğime ve düşünmemenin beni hedeflerim yada konu neyse korkularımdan, risklerden ve aklımın oyunlarından uzak tutacağına inanırdım. Bu yöntem kendi başıma kaldığım zamanlarda ruhumun rastgele özelliklerinden biriydi sadece.
“Helal kızım, helal be!”
“Bak aldılar maçı, gördün mü!” coşkulu tonların sahipleri belliydi. Deniz’den ses soluk çıkmıyordu. Ne kadar olduğum yerde aynı noktaya bakmayı sürdürdüğümü bilmiyordum ancak içkinin tatlı sarhoşluğu üstüme yayılmıştı. Tabi sarhoş değildim ancak yorgundum. Ne anlamda olursa olsun öyleydim ve bu bir sonraki kadehim için içecekleri koyduğumuz saklama çantalarının nerede olduğunu aklımdan geçirdim. Deniz’lerin çadırında olmalıydı. Bizim çadıra sadece sıcak içecekler için malzeme almıştık. Diğer çadır mutfak olarak da kullandığımız için daha büyük ve daha çok eşya barındırıyordu. Heyecanla maça takılan Batur’un kadehini maça bakma niyetiyle kaçırmış ve bitirmeyi başarmıştım. Deniz ile ikinci kadehte sandalyeme geri otururken göz göze gelsek de bir yorumda bulunmamıştı. Sadece dudağının kenarı kıvrılmış ve o da benim gibi daldığı bir noktaya bakmaya devam etmişti.
Sessizliği yararımaydı ancak en son Ada kadehleri aldıktan sonra tartışmaya başlayan çift kumsalı terk etmişlerdi. Tartışarak buradan ayrıldıklarından bir daha geri dönmeyeceklerini bildiğim için üstümdeki hafif mahmurlukla umudumun yardımıyla ayaklandım. Büyük çadıra doğru adımlarken Ada ile Batur’un ayakta zıplayarak maçı kutladıklarını gördüm. “Butik otele geçince bir şeyler ısmarlarsın artık Batur bey.”
“Nasıl isterseniz Ada hanım.” Diyerek sırıtmasından da ödün vermedi. Bir soylu gibi Ada’nın eline uzandığında daha fazla flörte maruz kalmamak için hızla çadıra vardım ve fermuarın ne kadar açıldığını umursamadan içeriye girdim. Yerde serili biri mavi diğeri yeşil uyku tulumları oldukları yerde duruyorlardı. Soluma baktığımda yerde üst üste koyulmuş bavulları ve içinden sarkan gömlekleri gördüm. Bizim gibi daha doğrusu İnci kadar düzenli olmadıkları kesindi. İnci Ada ile yaşadığı kendi evinde bile her sabah bulunduğu ortamı toparlar öyle terk ederdi. Annesi ve babasıyla beraber yaşamadığı için her şeyi kendi yapardı. Ada ve bende biraz grubun erkeklerine benziyor olsak da şuan çadırımızda tulumlarımız toplu, herkesin bavulu kendi köşesinde, burasının aksine çadırın zemini kumlu değildi. Eh, şuan takıldığım ortamın dağınıklığı değil şarabın olup olmadığıydı.
Hatırladığım gibi Deniz’in almamış olma ihtimalini düşünürken sağıma döndüm ve tulumların birinden fırlamış olan yastığın arkasında çantaları gördüm. Geniş, yatay çantalar bana göz kırptı. Yanlarına ilerleyip olduğum yerde eğildim. Yastığı zaten dağınık olan çadırın arkamda herhangi bir yerine fırlattıktan sonra göz önüne çıkan iki çantadan birini önüme çektim. Sol tarafından tutarak çantayı açtım ve karşıma çıkan biralarla başımı yukarı kaldırıp ofladım. bira değil, karşıma şarap çıkması lazımdı!
Hemen ikinci çantaya uzandım ve açtıktan sonra gözlerimin parıldadığına emindim. Yatay yerleştirilmiş, hiç açılmamış, eskitilmiş kırmızı şarapla bakıştım. Deniz’e kalbimden teşekkürler sıralarken sırıttım. Hızla şişeyi alırken çadırdan fırladım. Ada’nın bakışlarıyla karşılaştığımda gözlerinin büyüdüğünü gördüm. “Hani başta istemiyordun,” Sandalyeme ilerlerken konuşmak yerine dudağımı büzdüm. Yeterli bir cevaptı sanırım. “Tek içmeyeceksin herhalde ya!” Kadehini bana doğru uzattı. Sırıtışımdan vazgeçmeden şişeyi açmaya yeltendim. Bir süre jelatiniyle uğraşınca Ada kolunu indirdi. Altın sarısı jelatin hala açılmazken gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Sarhoş olmuş olamazdım herhalde.
“Ver bakayım,” Kaşlarımı gözlerimin üzerine indirerek Deniz’e döndüm. Sinirle şişeyi uzatırken homurdanmadan duramadım. Açılmayası tutmuştu derken bir cırt sesinin ardından kapağın hızla açılma sesi duyuldu.
“Şükür!” Deniz gülümserken şişeyi bana uzatmak yerine Ada’nın kadehini gösterdi ve kadehi doldurduktan sonra büyük gözlerimle onu izlediğimi fark etmiş olmalıydı. Bu seferde işaret parmağıyla sandalyede kalan kadehimi gösterdi. Çabucak olduğum yerden sandalyeye uzandım. Arkamı dönüp kadehi kapmamla önüme döndüm ve Deniz bir adım daha yakınımdaydı. Kadehi uzatırken “Sen içecek misin?” diye sordum. Dökülmemesine dikkat ederek göz ucuyla bana baktı. “Senin yeteri kadar içtiğinden emin olacağım.”
İster istemez gülesim geldi. Ben şimdiden sarhoş olmaya adım atmışsam bu neyin kafasıydı? “İhtiyacım var mı diye sormadın sanırım.” Şişeyle işi bittiğinde yine bana vermek yerine kum zeminde birkaç kez olduğu yerde şişeyi sağa sola döndürdü. “Sormadım çünkü önceki deneyimlerime dayanarak ihtiyacın olacağını biliyorum.” Şişeyi sabitledikten sonra eğildiği yerden kafasını kaldırdı ve göz göze geldiğimizde gözlerimi devirerek sandalyeme kendimi bıraktım. Ne kadar spontane kararlara barışçıl yaklaşan bir insan olsam da arkadaş ortamında bebek bakıcılığına gerek olduğunu düşünmüyordum. “Deniz haklı biraz, Mercan.”
Sandalyelerine yerleşen Batur ile Ada laflarının arasında Deniz’i haklı bulan bakışlarla bana bakıyorlardı. Gerçekten iki yaşında mıyım diye düşünmeye başlasam iyi olacaktı. “Nedenmiş?”
“En son şarap içtiğinde gece gece gemiden suya atlamaya çabalamıştın.” Hatırlıyordum. Bundan birkaç ay önce İnci’nin doğum günü partisinde Ada, Deniz ve ben organizasyonla uğraştıktan sonra Deniz dışında ikimiz kutlamayı fazla kaçırmıştık. O geceden son hatırladığım Deniz’in beni geminin iskelesinde tutup kendisine çekmesiydi. Şimdi düşününce haklı olabilecekleri fikri çokta uzak gelmemişti ancak inada devamdı.
Deniz kaşlarını kaldırmış, gülmemeye çalışan bir yüz ifadesiyle kumlara bakıyordu. Benim gibi geceyi hatırlamış olmalıydı. Olduğum yerde arandım ve elime gelen ilk şeyi Deniz’in kafasına fırlattım. Fırlattığım şeyin Deniz’in koluna çarpıp yere düştüğünde bir su şişesi olduğunu gördüm. Canı acımadığını yüzünü buruşturarak şişeyi yerden aldıktan sonra kolunu ovaladığında hemen anladım. O canı acımadığı halde öyle yapardı. “Kırıcısın.” Diyerek takıldığında Batur olsaydı hem dalga geçer hem şişeyi bana vahşice geri yollardı. Güldüm. “Gereksiz utandırıcısın.”
“Öyleyim ama bu senin sarhoşken gözünün hiçbir şey görmemesinden kaynaklanıyor.”
“Biliyorum ama bakıcı gibi davranmana gerek yok. Batur niye öyle yapmıyor?”
Ona döndüm. Ada ile kısa bir süre boş boş bakıştıktan sonra Batur’da bana döndü. “Bende içmiyorum.”
“Niye!” isyan çıkarmama az kalmıştı çünkü Ada ile bizi ikiz bebekler gibi gördüklerini biliyordum. “Canım istemiyor.” Hiç inandırıcı bir bahane olmadığı Ada’nın karışık saçlarının arasından çatılan kaşlarından belliydi. Taze açılmış, birkaç yıllık şaraptan gelen koku kadehten burnuma dayandığında birkaç yudum aldım. “Bakıcılık olsun diye içmiyorum değil. Gecenin sonunda sende göreceksin.”
Saçlarımı sandalyenin arkasına atarken iddialı bir gülüşle Deniz’e baktım. Kehribarları manzaramızdaki ayın suyun üstündeki yansımasından daha parlaktı. Bana bakarken ihtimalleri benden habersiz hayal eden zihnimin gücüyle kasıldım ancak yine de inadımdan ödün vermedim.
“Göreceğiz.”
~~~
“Göremiyorum!” Ardından kısa bir çığlık koptu. Arkama baktığımda kampımızın ledleriyle aydınlanan kumsaldan gecenin karanlığının çöktüğü denize yuvarlanan Ada’yı gördüm. Önümde duran Deniz’in seslenişlerini duymadım. Ada’nın suya düşüşüyle sıçrayan suların ulaştığı kuma olabildiğince hızla ilerledim. Her şey yavaş yavaş gerçekleşiyordu. Kolumu kaldıracak halim kalmamıştı. “İyi misin? Elimi bırakma dedim ama ya!” Batur’un sesi ise çok net ve yüksek geliyordu. Yakınımda olmalıydı yoksa kulaklarım uzaktan bir sesi böyle duyamıyordu birkaç saat içinde. “Tutmadın ki!”
Sudan kafasını çıkaran Ada’nın saçları, bedeni boydan boya su içindeydi. Olduğu yer ve duruşuyla yüzündeki somurtuk ifadeyle bir şeye benziyordu. Neydi?
“Mercan sende düşeceksin şimdi.” Kolumda sıcak bir el hissettim. Dönüp baktım, kolumu tutan kişi endişeli ve gülüşünü zordan saklayan bir tavırla bir Ada’ya bir bana bakıyordu. Tekrar sudaki Ada’ya döndüm. Neye benziyordu? Hatırlamak zordu.
“Yüz, yüz.” Yüzerse neye benzediğini hatırlayabilirim gibi gelmişti. “Yüzmesin, su soğumuştur.” Yine yüksek gelen sesin sahibi denize doğru birkaç adım daha yaklaştı. Balık desem değildi, o zaman neye benzetmiştim? Bulup söylemeliydim. “Gelip alayım mı seni! Çıkamazsan alayım.”
“Yürü git Batur! Kendim çıkarım.”
Ahtapot olamazdı ancak suda tişörtü ve saçları dokunaç gibi dalgaların arasında sallanıyor oluşu ahtapotu anımsatmıştı. Kolumda sıcaklık omzuma çıktı ve beni döndürdü. Sıcaklığın sahibi Deniz’di. “Geliyor musun? Uykun gelmedi mi hala?”
Gelmişti. Karşımda bana gülen kehribarlarıyla bakan adama sarılarak uyuma hayali beni benden alıyordu. Denizden daha ferah ve bir o kadar sıcak dokunuşları vardı o adamın. Sadece hayallerimde. Gerçek olmasını istemez miydim? Kesinlikle isterdim. O ister miydi? İçmek ve keyif sürmek yerine benim hallerimle uğraşmayı seçiyorsa istemez miydi? Duraksadım. Bunun cevabını ben veremezdim.
Mahmurlukla beni ele geçirmeye uğraşan düşlerden arındım ve omuz silktim. Böylece Deniz’in eli düştü. İstese olduğu yerde tutardı. En azından benden daha az dağınık düşünceleri olduğunu anlayabiliyordum. Buda beni sarhoş yapmazdı. “Bir şeyi hatırlamalıyım.” Gülmek yerine sakinlikle sordu. “Neyi?” Sudan gelen bağırışlara döndüm. “Ada’nın neye benzediğini.” Arkamdan canlı bir gülüş duydum bu sefer. “Her anında beni güldürecek bir şey buluyorsun ya ona gülüyorum.” Yine Ada’ya bakmak bir şey hatırlatmamıştı. Dalgın dalgın gülümserken Deniz’e döndüm. “Seni her anında mı güldürüyorum?”
“Her anında, her halinle. Sen gülünce bile gülesim geliyor.” İkinci cümlenin sonlarına doğru harfler, kelimeler ve sesler benden gidiyor gibiydi. Sağıma soluma bakındım. Gökyüzünde beyaz noktalar dönüyordu. Sırtımın suya değmesiyle irkildim ve üstüme çöken bir ağırlıkla kelimeyi hatırladım. Olduğum yerde hareketlendim ve savrulur gibi üstümdeki ağırlıktan kendimi kurtardım. Nefes ciğerlerime ulaştığında dilimde yankılanan kelimeyi söyledim.
“Kurbağa!”
Sesim öylesine kulaklarımı tırmalamıştı ki önüme gelen ıslak saçlarımı bile ittiremeden yüzümü buruşturdum. Bedenimi geriye doğru suya salarken gülme sesleri kulağımı işgal etti. “Deniz iyi misin?” İnci’nin her haliyle kibar ve kısık sesi kendisinin ve birkaç kişinin daha gülme sesiyle değişmiş, yükselmişti. Sesler yankılanıyor gibi geliyordu ancak suyun bedenimi ferahlattığını söyleyebilirdim. Hatta suyun içi konforluydu.
“Biz olduk kurbağa, Mercan.” İçimi tekrardan sıcaklık kapladı. Gözlerimi açtım. Yan tarafımda ıslak kumral saçlarından sular damlayan, tişörtü sudan bedenine yapışmış hiçte gülmeyen bir tavırla beklemediği bir anda yenilgiye uğramış bir kral gibi yine de dimdik duran Deniz’di. “Kurbağa!” Anlık neşemin bir anlamı yoktu. Ses tonum yavaşça içime kaçtı. Deniz’in ciddiyeti altında ezildim.
Suda ayaklarımı kumla buluşturdum. Dengemi sağlamakta zorlanmaya başlamadan Deniz’e tutundum. İtiraz etmesini bekledim ama itiraz etmeden diğer koluyla kolumu tuttu. Başımı kaldırıp gecenin içinde olduğum yeri ve insanları düşünmedim. Daha önce neden düşündüysem, anlam veremiyordum.
Kafamı kaldırmak ve karanlıkta bile parıl parıl yanan kehribarlara bakmak istiyordum. Öylesine istiyordum ki bize dair eksiklikler yada engeller umurumda olmadı. Başımın üstünde tonlarca ağırlık varmış gibi hissediyordum. Batur cesaretimi söndürmek için üstüme oturmuş ve Deniz’in gözlerine daha yakından bakmamı engelliyor olabilir miydi?
Ancak birden belimde hissettiğim bir sıcaklık beni ileriye Deniz’in bedenine çekti. O anda başımın üstündeki ağırlık kalktı ve ben şarabın etkisiyle alevlenen cesaretimle doya doya bakışlarımı Deniz’e çevirirken beni ona çekenin kendisi olduğunu tahmin edebilecek kadar aklı başında değildim.
“Çıkalım mı yoksa bir kez daha mı bana kumpas kuracaksın?”
Aniden başıma bir ağrı saplandı. Nerede olduğum ne halde olduğumuz ve kimlerle olduğum fikri aklımda tüm eksik yerlerine oturdu. Aklım başıma geldiğinde Deniz’in kollarında olduğumu kavrayabildim. Suya beraber düşmüştük. Ben bir şekilde düşmüş onu da buna alet etmişim gibi duruyordu ancak yüzümü yavaş yavaş ele geçirmeye başlayan utancın zerresi Deniz’de gözükmüyordu. Gözleriyle gözlerimi izlerken dudaklarında onu boydan boya ıslamış olsam da halimize minnet duyan bir gülümseme vardı.
“Her halinle, her şekilde,”
Cümlenin devamı gelmedi. Öylece kaldı. Onunda utandığını düşüneceğim sırada belimdeki kolunun sıcak dokunuşu bedenimi terk etti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan bileğimden tuttu. Bakışlarını benden esirgemedi. Sıcak, dostane bir o kadarda net. Ne anlatmaya çalıştığını anlayamadım. Şarabın etkisi üzerimden dağılmamıştı ancak o bakış, içeride yatan bir anlam ve bir dokunuş beni sarsmayı başarmıştı.
Buz kestiğimi fark ettim. İçim alev alev yangın yeriydi, tenim donmuştu.
Deniz başıyla birkaç metre ilerimizdeki kumsalı gösterdi. Başımla onayladım o sırada asi saç tutamları yüzümü işgal etti. Kumsala doğru yürümek için döndüm ve elmacık kemiğimin biraz üstünde Deniz’in elini hissettim. Çabucak, sanki eli yanacakmış gibi önüme gelen ıslak tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdı. Çalının arkasından meydana çıkan bir tavşandan farksızdım. Bileğimdeki elini çekmemiş ancak tutuşu güvenle bollaşmıştı. Kumsala doğru aynı ritimde adımladık. Bakışlarım çadırdan büyük havlu getiren İnci’deydi. “Ne zaman uyandın? Biz mi uyandırdık seni?” Ayaklarımız kuru kum tanelerine değdikten sonra Deniz yavaşça elini çekti. Soluma başımı çevirerek yürürken kurmadığım göz temasını kurdum. Gülümseyerek ve başımı hafifçe eğerek teşekkür ederim, iyice sarhoş olduk der gibi baktım. Anladı tabi ki. Biraz hüzünlü birazda bana hoş gelen gülümsemelerinden birini takındı: ne demek.
Devamını sesli dile getirdi. “Dediğim gibi, her zaman.” Bunu bana sürekli söylüyor oluşu adeta bana bir şey fısıldıyordu ve kendimi hem sürekli teşekkür etmek hemde tuhaf hissetmek zorunda bırakıyordu. Tabi ben İnci’ye döndüm ve sessiz söylenenleri çok hayal etsem bile duymadım. “Seslerinize uyanalı çok olmuştu.”
Temiz havlulardan birini bana uzattı. Direkt Deniz’e uzattım. Elimden aldığı gibi saçlarını havluyla karıştırdı. Diğer havluya da kendimi sardım. “Ayıldık, ha Mercan?” Ada’da benimle aynı haldeydi. Biraz soğuk olmamasına rağmen suyun serinliğinden dudakları şişmiş, gözleri de biraz kızarmıştı. Bende bunlara ek suda utançtan kızardığım için kırmızı olan bir suratım olduğunu düşünmek çok uzak bir fikir gibi gelmedi.
Söylediğine normalde gülerdim ancak şuan hiç mecalim kalmamış gibiydi. “Öyle oldu. Halimize baksana.” Ada’nın uykulu bakışlarının arasından yine de az da olsa enerji eksik olmuyordu. “Ben düşmüşüm, çıkmışım zaten. Sen niye benim arkamdan suya atlıyorsun? Birde çocukta gitti iki arada bir denizde.”
“O atasözü öyle miydi ya?” Batur haklıydı çünkü doğrusu dereydi. Ada elini gelişigüzel salladı. “Aman ben böyle uyarladım.”
“Sıkıntı değil benim düşmem, ayıldınız sonucunda ama üşüyeceğiz. Hava öğlen gibi değil.” Batur oflayarak ıslak kaprisini gösterdi. “Bundan da üşütür müyüm anneciğim?” Deniz tam cevap verecekken sırıttı. “Sen yanıyorsun Batur, hiç üşür müsün?” Batur’un gözleri bir avcı gibi büyürken yavaştan soğuk çeken ayaklarıma rağmen kıkırdadım. “Kızla suya düştün kahraman! Çok konuşma istersen konuşurum.” Şakayla karışık yaptığı tehdidin hiçbir manası yoktu. Suda yaşanan kısa yakınlaşma haricinde sanırım…
Deniz endişe etmeden havluyu döndürüp omzuna attı. Tişörtünün ıslaklığı azalmış, saçları kurumaya doğru ilerliyorlardı. Ben ise hala nemli ve uykuluydum. “Sustum çiçeğim.”
“Kızlar gelin çadıra artık. Bu gecede yaptınız yapacağınızı bence.” Ada ile bakışıp sırıttık. Gözleri şiş İnci’nin biz içip eğlenirken yaptığı şey belliydi. Kafam yerine geldiği için halini kavradım ve içim acıdı. Konuşsaydım belki bize katılır o da eğlenir, benim gibi kafasına takılanları böyle çözerdi. Onun çözüm yolunun benim yaptığım gibi yollardan geçmediğinin kanıtıydı düzenli çadırımız. En ufak dağınıklığı bile toparlamıştı. Çadıra geçer geçmez oturduk ve üstümüzü kurularken Ada ile uykuyla karışmış gözlerle bakıştık. İnci pijamalarımızı çıkarıp verdi. Kendisi de geri kalktığı tulumuna uzanırken Ada ile üstümüzü değiştirdik.
Tişörtümü çıkarırken belime sürtünen kumaş bana Deniz’in sıcak dokunuşunu anımsattı. Takılmadım ve pijamalarımı giydikten sonra saçımı taradım. Biz Ada ile işimiz bitene kadar ara ara konuşmuştuk ancak şimdi o da uyumak için tulumuna yatmıştı. “Işıkların hepsini kapatırsın, dışarıyı Deniz’e sorarsın kapatmış mı diye.” Ağzımı yormak yerine başımla onayladım. Telefonumu kaptım ve çadırın loş ışığını direklere asılı led anahtarından söndürdüm.
Tulumuma uzandım ancak fermuarını kapatmadım. Telefonu açtım ve mesaj kutusundan Deniz’e girdim. Bir an yazıp yazmamak arasında kaldım ve olduğum yerden başımı kaldırıp çadırın kapısına baktım. Kumaşın kalınlığından ışığa dair sızan hiçbir şey yoktu. Tulumun içinden çıkmamakta işime geliyordu. Mesaj kısmında açık duran klavyeye tıklamaya başladım.
“Deniz dışarısı?”
Sildim. Her anımda, her şekilde söylemeye çalıştıklarımı anlayacak hali yoktu.
“Deniz dışarıdaki ışıklar?”
Bunu yollamak mantıklı geldi. Laflarda her halimi anladığını ve sevdiğini söyleyebilecek cesareti varsa bundan daha azını da anlardı. Öyle laf evirip çevirmeyle olmuyordu. Mesajı kısaltıp eski haline getirdim ve yolladım. Ardından sosyal medyaya girdim ve biraz gezindim. Ada çektiği fotoğraflardan paylaşım yapamamıştı. Yanımda bayılır gibi uykuya daldığını doğrulamak için başımı hafif arkama çevirip ona baktım. yüz ifadesi boş ama yorgundu. Göz altlarında içkinin en ufak bir izi yoktu. Sadece yorgundu. Ada hepimizden daha iyi kendisine bakmayı bilirdi. Bu onun için annesinden gelen bir sorumluluktu. Annesi şuan Fransa’da bir moda markasında tasarım editörü olarak çalışıyordu ve ne kızına ne de onu sevmediği halde evlendiğini ortak görüşmelerimizden birinde söylemiş olsa da Ada’nın geleceği için görüşmesi gereken adamla iletişim dahi kurmuyordu. Bunun Ada’ya gözle görülür bir zararı olmasa da çocukken belki de hala etkileri olduğunu biliyordum.
Hiç kimse mükemmel yada acısız değildi, çoğu iyileşmesini yada gizlemesini bilen insanlardı.
Çok uzun sürmedi telefon elimde titredi. Bakışlarım Ada’dan telefona döndü ve beni gülümseten bir mesajla karşılaştım:
“Biraz önce kapattım.”
Dudaklarım düz halini almadan bir mesaj daha belirdi.
“Yattın değil mi?”
Bakıcılık içgüdüleri bu akşam Deniz’i bilmem kaçıncı kez ele geçiriyordu.
“Hepimiz yattık dadı. Beni bırak artık.”
Eh, bir yönden şuan tulumda olmamda yararı vardı ancak bu olması gereken bir durum değildi. Hep istemediğim yada kaçtığım durumların içine düşmeyi nasıl başarıyorum bilemiyordum.
“Bıraksaydım hala denizde oluyor olacaktık.”
“Sarhoş olmasaydım sen çıkmaz mıydın? Kendi başımı yiyorum sonuçta.”
“Hala sarhoşsun.”
Kaşlarım çatıldı, neden sorumu cevaplamıyordu.
“Değilim saçmalama. Suda ayıldım.”
“Değil misin? Bana ben sarhoşum gibi geldi.”
O da benim gibi kaçacak hali yoktu ya. Benden neden kaçardı? Bu düşünce duraksamama neden oldu. O arada Deniz’den gelen yeni mesaj göründü.
“Ben sarhoşum,”
Mesajın devamı gelecek gibiydi ancak o da benim gibi duraksamış olacak ki keskince mesajlar kesildi. Deniz’i sorgulamak kaçtığım şeyin kucağına atlamak olurdu ancak onunda kaçtığı fikri meraklanmama ve sorunu aramama sebep oluyordu.
“Neden?”
Cevabı belli değildi ancak korka korka sorguladım. Sevdiğin şeyden korkmak, kaçmak ne kadar acizceydi. Bir an telefonu kapatmak ve ne onu merak etmek, ne de mesajların devamını öğrenmek istedim. Kaçma fikri o kadar cazipti ki sevgiyi görmek dağlarda ormanın arasında bir geyiği görmekten daha kolay gelirdi. Ben ise sevginin bir geyik olmasa, görülmese bile hissedilebileceğini görmeyi dahi reddeden taraftaydım. Deniz hangi taraftaydı?
Görmeyi, hissetmeyi, duymayı yada en ufak kalp çarpıntısını reddettim. Telefonu sessize alıp tulumun yanına koydum ve sanki bir yolda Deniz’e sırtımı dönüyormuşum gibi hissettiren duygularla tulumda sırtımı döndürdüm. Bedenimi bir top haline getirip gözlerimi sıkıca yumdum. Bu hislerden uzaklaşmak zordu. Uzaklaşma çabamın neye dair oluşu ise ruhumun dip köşelerinde muammaydı. Sessizce, düşüncesizce ancak duygulardan uzaklaşamadan sadece uzaklaştığımı, kaçtığımı ve bunun bana yararı olacağını düşünerek kendimi uykunun kurtarıcı gücüne, kapalı gözlerimin ardında kalan çadırın karanlığına bıraktım. Ne kadar tutarsız olduğumsa saatler önce İnci gibi kendimi uykuya, gözyaşlarına vurmayacağımı düşünmek bile bana şuan cezaydı.