Koşuyordum. Nereye olduğunu bilmemin bir önemi yoktu. Arkamda beni kovalan bir katil yoktu ama bir karanlık vardı. Işık yoktu ama ışığı hayal ederek, karanlıktan kurtulmayı hayal ederek koşuyordum. Hava pusluydu, serindi. Su damlalarının çarptığı tenimin duyduğu soğuk titremeden bile daha soğuk hissettiriyordu. Arkama baktım ve kasvetli havanın benden çok uzaklarda kalmasını, diyarlar kadar koşmuş olmayı diledim. Ancak gördüğüm üstüme çullanmış griliğin arasında ruhumda huzurun kırıntısını bile barındırmayan bir karga gibi havada dönüp dolaşan fırtınanın varlığı beni benliğimden sökmek istiyordu. Önüme döndüm ve arkama bakmadan koşmak istedim. Bir daha fırtınayı görmem diye belki. Koşuşum boyunca yağmur sadece benim üstüme yağıyor gibi yoğunken bir kere daha baktım arkama. Bu sefer arkamda kalan fırtınayı ruhumun içinde, tüm umutlarımın üstüne çullanmış bir akbaba gibi gördüm. Ayaklarım durdu. Bacaklarımın dahi kurtulmak için umudu kalmamıştı. Bir uçuruma geldiğimin farkındaydım. Fırtınanın hırçın döngüsüne bakmaktan gözlerimi alamıyor, olduğum yere, ayaklarımın ucuna indiremiyordum.
Hiç umudum kalmamıştı ancak varlığımın bilincinde oluşum benim için bambaşka bir yola başvurmak için yeterliydi. Nefes alıyorsam, en kötüsü en azından varlığımı biliyorsam bir yol bulabilirdim. Umudunu kaybetmiş bacaklarım hareketlendiler ve ayaklarım kaygıyla adımını kısaca attılar. Düşüyordum. Nereye düştüğümü tenimde hissettiğim yağmur damlalarından daha soğuk gelen su kütlesine değdiğimde anladım. Fırtınanın kasveti ruhumdan çekildi. Benliğimi su sarmaladı. Sıcaklığı umurumda değildi. Sudaydım sadece ve en azından bir yol bulabildiğim için başarmış hissediyordum. Başımı ciğerlerime hava dolmasıyla geriye attım. Suyun içinden göğe baktım. Etrafı saran kara bulutlardan yağan yağmur ve fırtınanın umutsuzluğu hala benimleydi.
Tekrardan denemek istedim. Bir yol bulmuştum ve başarmayı, kurtulmayı istedim. Yüzdüm. Nereye olursa annemin bana anlattığı küçük balıktan hızlı diyarlarca yüzdüm. Başımı tekrar göğe kaldırdığımda hikayedeki gibi ayı görmedim ama. Onun yerine yağmurun varlığı çoktan sönmüş, griliği elinden gitmemiş gökte yıldızlar gördüm. Bir aradaydılar ve duruşlarına anlam veremeden fırtına varlığını belli etti. Zihnim dalgalar gibi dönmeye başladı. Gözlerimi kapatıp tekrardan yüzmeye başladım. Tek umudum kurtulmak olsa bile. Kafamı kaldırdım bir kez daha umutlarla ve bu sefer etrafımda ya da arkamda kalan fırtınanın içine düşmüş halde buldum kendimi. Bedenim olduğu yerde varlığını koruyamazken genzime giren su ciğerlerimi yaktı. Nefes alamadım. Umudumu koruyarak karşıma, suyun içine doğru ellerimi kavuşturdum. En son denizde gördüğüm su girdabının içine daldığımı görmem ve bunun farkına varmam çokta uzun sürmedi.
“Mercan, Mercan!”
Kulaklarıma dolan ismimle ciğerlerimde sanki yüz yıllardır su varmış gibi başımı ileri atarak doğruldum ve nefes aldım. Görüntüm netleştiğinde ve zihnim gördüğüm berbat derece huzursuz kabusu kavradı. Etrafıma baktım. Tam karşımda bebek mavisi uyku tulumumun yanında bana meraklı gözlerle bakan, endişeli İnci’yi görmeyi beklemiyordum. Kabus görürken nefes nefese kalmıştım. Terimle saçlarım enseme ve anlıma yapışmıştı. Uykudayken sesler çıkarmış olabileceğimi ve İnci’yi bu yüzden uyandırdığımı düşündüm. “İnci pardon, ben uyandırdım seni herhalde.” Sağ tarafımda kalan pembe uyku tulumunun içinde fosur fosur uyuyan Ada ağır uykusuyla benim kabus görürken çıkardığım sesleri duymamış olmalıydı.
“Çok kötüydü sanırım gördüğün rüya.”
Bacaklarımı tulumdan çıkarırken çadırın karşımda kalan fileli penceresinden geceyi ve denizi gördüm. İçimin tekrar ürpermesine engel olamadım. “Kötü bir rüyadan beter bir kabustu.” İnci’nin elini omzumda hissettim. “Uyanabildin ama bak, bitti.” Kabusum zihnimin tiyatrosunda oynamaya ve bütün anlamsız yerlerinde anlam aramam için bir yola başvurmuştu bile. Çadırın zeminindeki iki elimden birini boynuma attım. Oradan ensemi sildim. “Keşke uyanmasaydım bile dedirtti.”
İnci elini omzumdan çekti ve kısaca pijamamın üstünden sırtımı sıvazladı. Bakışlarım hala pencereden görünen denizdeydi. “Sen uyuyabilirsin tekrardan. Ben bir hava alsam etkisi geçer.” İnci elini omzumdan çekti ve bacaklarımın yan tarafına kendisini kaydırarak görüş açıma girdi. “Sen benim canımın içisin Mercan, emin olmadan seni kabusunla baş başa mı bırakayım?”
Belli belirsiz gülümsedim. Dağınık saçımda emanetten duran bol tokama uzandı. Tek seferde çekti ve olduğu yerde hareketlendi. Saçımı toplayacaktı. İtiraz etmedim ve tulumumun üstünde biraz yer değiştirip İnci’ye yer açtım. Ayaklanıp arkama oturdu. Saçımı ensemi açık bırakacak şekilde dağınık bir topuz yaptı. Dalgalı tutamlarım ilk defa gözüme bu kadar asi geliyorlardı. “Üstüne hırka alıp bir hava alırsan iyi gelir sana.” Başımı omzuma çevirip arkama baktım. O kadar sevecen ve yardımcı oluşuyla beni biraz yatıştırmıştı bile. Kafamı olumlu anlamda salladım. “Merak etme sayende etkisi geçti bile.”
Yalan söylüyordum geçmemişti ama hafiflemişti neticede. İnci’nin ruhunun temizliği kafamdaki saçmalıklarımı yatıştırabilmişti. Düşünmeyecektim. İnci bana pürüzsüz dudaklarıyla bir gülümseme gönderdi. Tepki verecek gücüm yoktu ama beni anladığını düşündüğüm bir nefes verdim ve ayaklandım. Çadırın köşesindeki yere yatırılmış bavulumu açıp içinden rastgele bir hırka çıkardım.
Çabucak üstüme geçirdim ve çadırın fermuarına uzandım. Soluklanarak fermuarı açtım ve ben dışarı çıkarken İnci tekrardan kendi uyku tulumuna giriyordu. Fermuarı çadırın içine rüzgar girmesin diye kapattım.
Çıplak ayaklarım çadırdan çıkıp kuma değdiği anda içimdeki elektriklenme hissini serbest bıraktım. Derin nefesler alarak kendimi rahatlatarak kumsalda denize doğru birkaç adım yürüdüm. Kollarımı önümde bağlayıp durduğumda denize baktım. Gördüğüm kabus bu zamana kadar gördüğüm en dehşet verici kabus olabilirdi. Belirsizliği hayatımda böyle tatmamıştım bile. Küçükken gördüğüm zombi salgını rüyalarımdan bile kötüydü çünkü bu gerçek bir kabustu. Gördüğüm ufak bir yanılsamadan ya da sanrıdan bu kadar etkilenmem bana bile garip gelmişti.
Bakışlarım Deniz ile oturduğumuz ve saçma girdabı gördüğüm kıyıya çevrildi. İçimde peydah olan bu kabustan sonra zihnim bile tam netleşmemişken yine orada bir sanrı görür müydüm merakı içimi yaktı. Kararlı hislerimle zihnimin karmaşasına acımadım ve en azından denemek istedim.
Birkaç adım attım o yöne doğru. Ateş yaktığımız ve beraber oturduğumuz yeri geçip birkaç adım daha atıyordum ki isteğim dışı bir güç beni durdurmuş gibi kararım küllendi. Adımlarım durdu. Gitmek istediğim yöne bakan bakışlarım alıkoyuldu. Bir an düşüp bayılacağım sandım. Gözlerimi kırpıştırdım ve başımın arkasındaki keskin ağrıyla kafamı sağıma döndürdüm. Dudaklarımdan acının getirdiği bir inleme çıktı ve gözlerimi sızıyla açtım. Denize bakıyordum ve gördüklerim sanrıdan çok uzak hissettiriyordu. Acının getirdiği bilinç ile açılan gözlerim hemen önünde, birebir, sadece ağız kısmı biraz daha geniş olan su girdabını gördü. Sızlayan gözlerim daha da açıldı.
Bulanık bir anımda olmamamın getirdiği kavramayla bu sefer korkumu içimde tutamadım. Dudaklarımdan çıkan ince çığlık uzun değildi. Girdapta uzun değildi. Kısaydı ama başlangıcı beni yutmak ister gibi genişti. Olduğum yerden geriye kaçtım ve arkama bakmak istedim ama aynı kabusumdaki gibi sanki arkama baksam benden geride kalacak olan girdap beni yiyecekti. Boğazımdan korkulu bir inleme döküldü ve ben arkamı zorlukla döndüm. çadırların olduğu taraftan çok uzak değildim ve bizim çadırlardan çıkan Batur’u gözlerim zar zor seçti. Dehşetim adımlarımı bile atmama engeldi.
“Ada! Ne oluyor?”
Uzaktan gelen sesi daha yakınımda duydum. Bu ses Batur’un sesiydi. Gözlerim kararıyordu, sadece kulaklarım duyuyordu.
“Mercan sen misin? Neyin var? Tut elimi, sakin ol önce.”
Ellerimi kaldırıp bana yardım etmek isteyen Batur’un ellerini bulamadım ama onlar hemen beni buldular. Tenimde bir dokunuş hissetmemle bedenim titredi. Gözlerimdeki karartı yavaş yavaş açılırken dizlerimin üzerine çöktüğümü yeni fark ediyordum. Sık nefeslerimi düzene sokmaya çalışırken zihnim netleşiyordu. Ellerimden kollarımı tutan eller güvenliydi çünkü onlar Batur’du. “Sakin olmalısın. Rahat nefesler alınca düzelecek.”
Umutla Batur’un dediklerini yaptım. Uzun nefesler alıp verdim ve aradan geçen birkaç dakika sonra Batur’un yardımıyla ayaklandım. Gözlerim korkudan dolmuşken Batur’da her zaman görülmeyen endişeyle gözlerim tanışmıştı. “Sakinleştiysen otur öyle anlat bana. Başın dönüyorsa gece gece niye çıkıyorsun çadırdan be kızım.”
Zorlukla konuştum. “Batur şuan hiç sana bir şey diyecek halim kalmadı. Ne olduğunu bende bilmiyorum, tamam mı?” Sinirim yerli yerine kurulmuştu. En azından sakinleşmiştim. Hemen denize dönüp girdaba baktım ama girdaptan önceki sefer gibi eser kalmamıştı. Derin bir soluk verdim. “Ne kızıyorsun kızım yardım etmeye çalışıyorum sana. Birden bu saatte uykudan çığlıkla uyandım.”
Gözlerimi sıkıca yumup açtım ve anca Batur’a bakabilecek hale geldim. “Bana Ada diye seslendin başta galiba..” Batur yüzüne tokat yemiş gibi sarsıldı ancak duruşunu bozmamaya çalışıyordu. “Yani olabilir.. Bilmiyorum.” Kaşlarımı çattım. Benim adımı Ada olarak hatırlamış olamazdı herhalde. “Nasıl bilmiyorum oğlum, Mercan diyebiliyorsun ya bana.” Batur’un endişeli ve telaşlı halinde bendeki duygu değişimi gibi eser kalmadı. Yandan yandan göz devirdi. “Bende gerçekten ciddi bir şey oldu sandım sana.”
Bende aynı onun gibi ters bakmadan geri duramadım. Madem adımı biliyorken Ada diye seslenmesinin saçmalığını bir tek ben düşünmüş olamazdım, Batur da farkındaydı. “Oldu zaten. Olmayan bir şey kalmadı.”
“Mercan o zaman nasıl hala bana uyuz olup hesap sorabiliyorsun Allah aşkına!”
Haklı olabilirdi ama şuan da beynimin çalıştığı ve ilgimi vermek istediğim konu buydu. Kaçmak yine ödüllü olabileceğim bir özelliğimdi. “Bunu mu sorgulatacaksın bana şuan Batur ya! Niye Ada diyorsun anlam veremedim yani.” Derken zihnimde bazı şeyler dank diye yerine oturdu ancak bunu sadece yüzümde oluşan hafif manalı gülüşle yansıttım. Yorgundum, kafadan kaçkındım ama bu arkadaşlarımın arasında geçen hararetli aşk hayatlarına dahil olmamı engellememeliydi. Bu da şuan benim tek kaçabileceğim yoldu.
“Ya Mercan. Sen iyi misin? Düzeldin mi? Düzeldin bence böyle boş konuşabildiğine göre, hadi çadırlara.” Beni kolumdan tutarak götürmeye çalıştı ama kazık gibi durmayı o yapılı bedenine rağmen başarmayı denedim. Çok zorlamadan bıraktı beni. “İyiyim Batur, kabus görmüştüm etkisi anca geçti, sağol sorduğun için düşünceli arkadaşım.” Üstümdeki hırkaya rağmen içim titriyordu. Oysa farkındaydım üşümemin sebebinin serin ama yine de sakin rüzgarla alakası yoktu.
Batur ile bir şekilde anlaştık. Ne kadar dalga geçsem de iyi olup olmadığımı tekrar sordu. İyi değildim, kendimden ve sanrı olamayacak kadar gerçek hissettiren hisler ve gördüklerimle kendimden korkar haldeydim. Bu duyguların hepsini sakinlikle en azından bu gecelik atlatmaya çalıştım. Tulumumun içinde döndüm durdum. Deniz’in dalgalarının sesleri çadırın içinde duyuluyordu ve ben korkmamaya çalışıyordum. Gerçekten delirecek olma ihtimalim yoktu herhalde değil mi? Çadıra girdiğimde çığlık attıysam İnci’yi, Ada’yı ve diğer çadırdaki Deniz’i uyandırmadığına şükür mü etmeliydim yoksa Batur yerine Deniz’in sesime uyanmasını mı dileseydim bilemedim. Sadece en azından İnci’nin rahat bir uyku uyuması için gecemi feda ettim. Tekrar bir kabus görüp görmeyeceğim meçhuldü çünkü.
Düşünmeye gerek yoktu. Batur olmasaydı belki de gerçekten kriz falan geçirecektim. Bu gördüğüm göz oyunlarımı bir süre düşünmemeye karar verdim. Uyumamaya çalıştım. Olabildiğince rahatsız bir pozisyonda olsam bile uyku bedenime tonlarca ağırlık yapıyordu. Sıkıntılı soluklarımdan birini daha verdim. Kendimi ne görüp görmeyeceğim belirsiz uykumun ellerine bırakmadan önce Deniz’i aklıma getiriyordum. Müsait olduğumuzda Deniz ile konuşmayı istiyordum ama bunun bana iyi geleceğinden bile şüpheliyken anlatmaktan da kaçmak daha kolay geliyordu.
~~~
Gözlerime saplanan şimşekler var gibiydi. Uykumdan uyandığımı kavrar kavramaz gözlerimi fal taşı gibi açtım. Sorunsuz bir uykuydu. Uykuya daldığım pozisyonda tulumun içinde sıkışmış gibi kalan bacaklarım uyku mahmurluğuyla ve birazda kısa sürede üstüme çöken mental yorgunlukla sızım sızımdı. Geçerdi ne de olsa fiziksel ağrıydı. Önemli olan beynimin sorgularıyla ve bana durmadan izlettiği tiyatrosuyla düzelebilecek olmasıydı. Uyanır uyanmaz tüm gördüklerimi baştan aşağı hatırladım. Şerit gibi korkumda bedenimden geçiverdi. Bugün akşama doğru başka bir koya geçecektik ama ondan önce burasının tadını çıkarmadan ayrılamayacağımız için erken kalkmaya sözleşmiştik. Tabi üstüme çöken tonlarca ağırlıkla ve rahat bir uykunun kollarındayken ne kadar uyuduğum ve şuan saatin kaç olduğu hakkında bihaberdim.
“Bebeğim, günaydın!”
Bakışlarımı neşeli sesi sağımdan gelen Ada’ya döndüm. elimle göz pınarlarımı ovuştururken “Gerçekten aydı mı gün ya?” diyorken Ada’nın üstünü değiştirmiş olduğunu yeni gördüm. Pembe, kırmızı ve turuncu gibi sıcak tonlardaki bikini takımının üstü göğüslerini kapatıyordu. Altındaysa klasik kot şortlarından biri vardı. Onu incelerken üstüne geçirdiği ipli hırkasıyla ve yüzündeki hafif makyajıyla gün aymadan uyandığını ve denize girmiş bile olabileceğini sandım.
“Ohoo bebeğim, sen çok geride kalmışsın bu tatil işlerinde.” Derken elini bana doğru sallarken gülüyordu. Gülümseyerek kendimi kozama dönüştürdüğüm tulumumdan çıkardım. “Nasılmış o tatil işleri sen bir anlatsana bana.” Derken ayaklandım ve kollarımı başımın üstüne uzatarak esnedim. Sırtlarım uyuşmuştu yemin ederim. “Öncelikle götünü devirip yatmaman lazım. Erkek kölelerimiz çoktan atıştırmalıkları yaptılar bile.”
Esnerken huzursuz mırıltılar çıkardım. “Ee başka?” Ada eline aldığı annemin bana ve ona da tatil için ördüğü plaj havlularından kendisine ait olan toz pembe, uçları saçaklı, üstünde gelişigüzel bir güneş diken annemin elinden çıkan havlusunu katlayıp koluna astı. “İnci ile ben denize gireceğiz. İnci bile benden önce davranıyor yani, sen düşün bizdeki tatil aşkını.” Kollarımı iki yanımdan sarkıtırken güldüm. Ada mahallede salata satan adamların tezgahına tuzlukla koşan teyzeler gibi çadırın fermuarına uzandı ve gözlerimin sızısını düşünmeden hızla yukarı çekti. Yıllarca mağarada kalmış ve yeni güneş gören mağara adamlarından beterdim çünkü bedenim sızlıyordu!
Homurdanarak kolumla biraz yüzümü kapattım ancak kolumu gözlerimin hizasına getirirken dışarıdan suyun parıltısı görmemle içim ısındı. Dün geceki gibi kasvetten eser kalmayan denizde başka bir girdap görebileceğime olan inancım azaldı. Bu beni rahatlattı mı bilemiyordum ama olanları düşünmemem için bir kolaylık olması içime su serpmişti. “Hiç mi acıman yok Ada ya!”
Bir hışımla kaşlarını kaldırıp bana dönen Ada’yı kolumu çektiğimle gördüm. “Yok! Olmayacakta çünkü sen hala olduğun yerde sabit duruyorsun.” Bu sefer gerçekten huzursuzlukla homurdanarak dün gece açık bıraktığım bavuluma yürüdüm. “Tamam sakin olmalısın yoksa deniz hevesim kaçacak. Giyinip geliyorum.” Ada adeta şakıyarak beni onayladı ve İnci’ye seslenerek çadırın fermuarını kapattı.
Bavuldan çıkardığım tek renk turuncu olan üçgen model bikinilerimi elime aldım, önümdeki çadırın penceresinin bezini kapattım. Tüm uyuşukluğumu yok sayarak bir çırpıda bikinilerimi giydim. Göğüslerimin altında kalan iplerini de bağladıktan sonra tekrardan bavula eğildim. Üstüme lacivert kot şortumu geçirdim. Üstüme de önü desenli hafif bol turuncu bir kısa kollu geçirip çadırdan çıktım.
Güneşin kavurucu hissi kumsalda ilk bizim üzerimize gelmiş olmalıydı çünkü bizden başka gelen ve dün geceden şansımıza burada çadır kuran yoktu. biraz ilerimde bizimkiler üç tane sandalye kurmuşlardı. En sol tarafında masa açmışlardı. Masaya yakın olan taraftaki sandalyede Batur oturmuş domates kesiyordu. Yüzünde güneşin ve emin olduğum memnuniyetsizliğiyle elindeki bıçakla ve domatesle yüzleşiyordu. Kahkahama engel olamadım. Deniz ortalıklarda gözükmüyordu.
Kahkahamı duyan sivri kulak Batur çaprazına dönerek çadırdan çıkan bana baktı. “Gülme ya! Kurtar beni bu domates işinden Mercan.” Sesindeki tonla biraz daha güldüm. Onlara yaklaşırken ayaklarımı hafifçe yakarken gıdıklayan kum taneleri rahatlamam için bir sebep daha üretmişti. “Batur zor bir iş değil bak bende marulları ayırdım. Salatayı karıştıracaksın sadece, başka bir iş kalmadı.” İnci her zamanki gibi sakin ve alımlıydı. Güneşten ve birazda allıktan kızaran yanaklarının oluşturduğu görüntünün tatlılığı insanı yumuşacık yapardı.
“Aman kalmasın! Acaba diyorum sizinle hiç gelmeseydim şuan Amerika’nın hangi plajında, kimlerle oldurdum?” son kelimelerinin hecelerini uzatmasıyla yanlarına tam olarak ulaşmıştım. Ada omzuna güneş kremi sürerken kaşlarını çatarak Batur’a döndü. “Kimlerle olurmuşsunuz Batur bey?” Tavrındaki kıskançlığı şakayla törpüleme çabasının haddi hesabı yoktu. “Bilemiyorum artık ama domates soymaktansa daha güzel şeyler soyabilirdim belki.” Gözlerimi belerterek Batur ‘sus yoksa yanacaksın.’ Der gibi baktım. Mesajımı almış olmasını umarak masadaki limonlardan birine uzandım.
“Amele niyetine çalıştırılmasam da yeterdi bana yani.” Demesiyle beni anladığını ama hala kaşındığını anladım. Daha fazla müdahale etmedim çünkü Ada’nın olduğu taraftan masaya havadan gelerek çarpan güneş kreminden irkildim. “Sende hemen kıskanıyorsun arkadaşını ya.” Derken Batur’un sırıtışına bende güldüm. “Batur senin çenen tatilin başından çok açıldı sanki ha?” diye bir kez daha uyardım ama sırıtışından belliydi niyeti: Ada’yı kıskandırmak.
Buna kanmamasını umduğum biricik Ada’nın olduğu taraftan gelen plaj terliğiyle çoktan kudurduğunu anlamam zor olmadı. Bıçağı masaya bırakarak Ada’nın terliğinden sıyrılan Batur’un en sevdiği oyunlardan biriydi buda. Arada kaynayanda bizler oluyorduk genelde. Ada ile Batur’un arasındaki saçmalıklar hiç çözülmediği için tüm kavgalar normalleşmişti.
“Ne kıskanacağım ben arkadaşımı ya? Hemcinsim hakkında saçma sapan konuştuğun için geriyorsun beni.”
Elindeki domatesten de böylece kurtulan Batur’un diğer elinde zafer varmış gibi davranıyordu. İnci ile bende bunun bir zafer değil, eziyetin başlangıcı olduğunu bildiğimiz için bıkmış nefesler verdik. “Öyle mi?” Elime bıçağı alıp masada limona derin bir kesik attım. “Gayet de öyle.” Kesin öyledir diye içimden geçirerek salata tabağına limondan sıktım.
“Mercan günaydın, iyi misin dün geceden sonra?”
Arkamdan gelen sesin sahibini duymamla yüzümdeki tebessüme engel olamadım. İşime yalandan devam ederken konuştum. “Sana da günaydın Deniz, fena değilim. Gece uyuyabildim ama başta zor oldu.” Deniz’in varlığı ve içimi serinleten kokusuyla masanın başına dikilip yapılan atıştırmalıklara baktı. Hepimize birer sandviç ve limonata bardağı vardı. Ortaya yapılan salatada tadımlık giderdi. “Biliyorum, Batur anlattı bu sabah.”
“Neyi anlattı Batur?” Ada sorusundan olayı henüz anlamlandıramadığını gösterdi. Batur’un Deniz’e çığlığımı duyup uyandığını anlatması iyi olmuştu çünkü bir yerde Deniz’e bunu nasıl anlatacağımı kestiremiyordum. Büyük ihtimalle yine lafları çorba yapmaktan başka bir şey çıkmazdı ortaya o yüzden iyi olmuş diye düşündüm. “Dün gece Mercan rüya görüyordu ona uyandım ben.” İnci’nin böylece kumsalda bizi duymadığını anladım.
“İşte, ondan sonrada denize hava almaya çıktım ya…” derken dilim devamını getirmedi. Yaşarken atlatılıyordu ama anlatmaya gelince bu gördüklerimin nasıl bir tarifi ve mantığı olurdu aklıma sığdıramıyordum. Sessiz kalışımla Ada’nın yüzündeki ifade yerini iyice meraka ve kuşkuya bıraktı. “Halisülasyon gibi bir şey gördü herhalde, çığlık attı ona uyandım, yanına gittim.” Batur’un açıklaması yeterli gelmemiş olacak ki Ada gözümün içine bakıyordu.
Elimde kalan limona baktım. Lafı devam ettirmeli miyim onu bile bilemedim. m. “Ne demek bu Mercan? Bana neden kimse söylemedi? Ciddi bir şey olmuş belli ve hepiniz biliyorken,” Ada’nın bakışları İnci’yi buldu. Gözlerini kısarak başını omzuna doğru yatırdı. “Sen bile bana söylemedin.” İnci’nin yüzüne yerleşen kaygılı hal beni de etkisi altına almak üzereydi. “Ben halisülasyon gördüğünü yeni duydum,” bu sefer Ada’nın ve İnci’nin gözleri bir arada beni buldular.’
“Ya sakin olun. Çok önemli değil… Öyle garip bir geceydi, yerimi yadırgadım. İnci beni kabusumdan uyandırdı. Kumsalda da Batur’la toparladım bir şekilde kendimi.” İkisinin gözlerindeki ifade hafiflemiş olsa bile kalkanları kırılmamıştı. Deniz’e baktığımda onunda Ada gibi kaygılı ve meraklı bakışları sessizdi. Gözleriyle yok olacakmışım gibi hissettim. “Aa tamam artık! Sorguda gibi.”
Batur tavrımın sebebini anlamış olacak ki derin bir nefes çekti ve masadaki sandviçlerden birini aldı. “Tamam. Mercan seni merak ettiler, o yüzden böyle sorguluyorlar. Sende biliyorsun.” Ada başını sertçe sallarken Batur’un elindeki sandviçe uzandı. “Evet, bence arkadaşın olarak seni merak etmeye de hakkım olduğunu düşünüyorum.” Sözleşmiş gibi Batur kendisi için aldığı sandviçi hiç sorgulamadan Ada’ya başını hafifçe onaylayarak uzattı. Deniz’de yemeğe geçelim diye bir bardak limonataya uzandı. “Düşünüyoruz, hepimiz.” Diyen Deniz’den sonra hepsinden onaylar mırıltılar gelince ister istemez beni bu şekilde düşünmeleri içimi ısıtıverdi.
“Sizi seviyorum beyler, bayanlar. Gerçekten annemler gibi evhamda yapmaya başlarsanız Ada anneme dönüşecek, Batur’da babama.” Bir gülüşme koptuğunda bende İnci’ye sandviç uzatıyordum. Sanırım ortam toparlanmıştı çünkü bende ortama gereksiz hüzün getirmek istemezdim. Ne kadar kendi içimdeki mantık kavramım kaos içinde ve fırtınalarla boğuşuyor olsa da grup içinde böyle şeyleri pek yansıtma heveslisi değildim.
Kızlar olarak sandalyelere çöreklenmemizle Deniz ve Batur ayakta yemek yemek zorunda kalmışlardı. Batur masaya oturunca bizde bardaklarımızı elimizde tutmaya zorunda bırakıldık. Deniz edebiyle dururken Batur illa bir tarafına işin içine iteleyecekti. “Batur şortun domates suyu oldu galiba.” Ada hepimizden önce Batur’un oturduğu yerin yine kendisinin domates doğradığı yer olduğunu hatırlattı. “Nasıl ya?”
Batur elindeki sandviçten aldığı koca bir dilimle ağzını tıka basa doldurdu. Masanın üstüne, sağa sola bakınırken boğuk bir sesle “Solok doğolom bon.” dedi. Ben kıkırdarken Deniz Batur’a yaklaşıp masanın üstüne doğru baktı. Eliyle ‘kalk, kalk’ işareti yaparken o da ağzındaki lokmayı yutuyordu. “Yalan borcum var sana sanki Batur.” Ada asla Batur’a yaranamazdı zaten. İnci’nin de zarif, benim aksime kısık kıkırdamasını duydum. Gruba rağmen tüm sakinliğiyle insanı içine çekerdi.
Batur lokmasını yutmuş olacak ki masada doğrulup yere atladı. “Abartmayın. En fazla limon suyu falan var.” Batur’un bej kaprisinin arka tarafındaki domates tohumlarıyla göz göze gelmemle gülmem büyüdü. “Limon suyunu geç sadece domates suyu olsa yine iyi.” Batur arkasına bakmaya uğraşırken Deniz hafif gülüşüyle beraber denizi gösterdi. “Sen bir kapriyle gir çık yap bence kankam.”
Batur manzarayı görmüş olacak ki ağzıma son lokmalarımı atarken sert tonlu bir küfür işittim. “Benim şansım zaten.” derken denize ilerleyen Batur üstündeki beyaz tişörtü boyun kısmından tutarak hızla çıkardı ve hafif kavruk teni güneşe çıktı. Limonatamdan bir yudum alırken gözlerim Ada’ya takıldı. Herhalde bir şey diyecek olmalıydı ki ağzı hafiften açık Batur’a bakıyordu. Ona doğru eğilirken gülerek “Ne diyecektin Ada’cım?”
“Ne?”
“Ağzını kapa sinek girecek diyorum.”
Neyden bahsettiğimi anlamış olacak ki ağzını kapattı ve oturuşunu dikleştirdi. İnci olduğu yerden hiç ses çıkarmadan denize yada Batur’a bakıyordu. Aradan bir beş dakika sonra Batur ıslak kaprisiyle ve elinde ıslatmadığı tişörtüyle bize doğru gelirken “Ben bir daha böyle salaklık yaparsam beni Ada’nın selfie çubuğu yap Deniz, tamam mı?” Deniz’le aynı anda gülerken Ada benim olduğum sandalyenin alt kısmından plaj çantalarından birini çıkardı. “Tamam kardeşim, özellikle selfie çubuğu yapacağım.”
Batur tişörtünü üstüne geçirmeden Ada çantadan çıkardığı güneş kremini uzattı. “Başta şunu sırtına sür tekrardan.” Birbirleriyle sözsüz anlaşarak Batur sıfır itirazla güneş kremini aldı. Sürmeye uğraşırken İnci’nin gergin bakışlarını görünce garipsedim. Umarım aklından dün gece geçmiyordur diye düşünerek Deniz’e döndüm. Oda yemeğini bitirmiş kollarını bağlayarak Batur’a bakıyordu. “Ne zaman beraber gireceğiz?” Sorum direkt Deniz’e yönelikti. Yemekten sonra üstüme çöken ağırlık dışında deniz gözüme parıl parıl, ferahlatıcı gözüküyordu.
“Nereye?” Deniz bocalamış gibiydi. Anlamamıştım.
“Denize.”
“Kabile olarak mı yoksa sen, ben mi?” Gülmeme engel olamadım. Utansam bile gülüşüm kapatmış olmalıydı, yani umarım. “Sadece sen, bende girmek isterim tabiide-’’ Güneş kreminden eli beyazlamış sırtı, göğsü ve yüzü dahil beyazlamış Batur elini havaya rastgele sinirli kaldırdı. “Kabile miyiz lan biz? İnsan bari toplum der.” Gülmeden bir saniye bile duramayacaktım. “Toplum daha mı iyi?” İnci benim aksime bunu kıkırdayarak söylemişti. “En azından.” Batur bir yönden doğruydu ama kalbimin içinde tüylerin uçuşması pek uzun sürmemişti. Deniz’in gülümseyerek elini bana uzattığını gördüm. Şakayla karışık duruşu her zamankinden daha güzel ve konfor alanımda hissettiriyordu bana. “Hanımefendi biz bu aykırı kabileden, topluluktan, toplumdan yada her neyse. Kaçalım mı? Medeniyet kurarız belki.”
“Her şeye tamamım beyefendi.” Bir çırpıda şortumu üstümden attım. Tişörtümü çıkarırken Denizden geldiği için o çoktan hazırdı. Elimi hızla Deniz’in eline bıraktım ve hızla denize yürürken arkamızdan gelen Batur ve Ada’nın aynı anda başlayan homurtularına aldırmadan ilerledim. İçim, dışım bu kadar sıcakken tuzlu suda serinlemek ayrı bir zevkti. Kumsalın bitişine geldiğimizde ellerimiz ayrıldı. Ben yavaş adımlarla suyun ferahlığına doğru adımlarken Deniz birkaç adım hızla adım attıktan sonra beni beklemedi. Ellerini önünde bağlayarak biraz ileriye, daha az sığ olan yerlere doğru daldı.
Böylece üstüme sıçrayan suyla önce tenim ardından ruhum titredi. “Ya, niye beklemiyorsun?” Suyun ilerledikçe bacaklarıma değdirdiği tüy gibi bir ürpertiyle deniz dalgalandı. Kafasını biraz ilerimden çıkaran Deniz ise gövdesini de sudan çıkardıktan sonra nefeslendi. “Orada ikisinin kaotik flörtleşmelerini dinlemek zor geldi. Sende sıkılmışsındır dedim.” Güldüm.
Batur ile Ada kendi aralarında farklı bir alemdelerdi. Bazen evli çiftler gibi birbirlerini ezbere biliyorlardı bazense birbirini kendi mahallelerinde, aynı sokakta ilk defa görmüş erkek kediler gibi bağrışıyorlardı. “Biraz haklısın ama yine de İnci’yi de almalıydık.” Tenimin sıcaklığı suyun sıcaklığıyla yavaş yavaş dengelenirken adımlarımı hafif çakıllı, kumlu zeminde attım. Su berrak bir tona yakındı ama burası bilindik bir yer olduğu için bu berraklığa erken saat sayesinde kavuşmuştuk.
Deniz’de bana doğru adımlarken eliyle suyun içinde gitgel yapıyordu. “Hayır, ben asıl özel konuşalım diye istedim.” Kaşlarım hafiften gözlerimin üstüne inmeye başlarken ne düşündüğünü anladım. Oda soracaktı ama bu sefer özel. Ne kadar cevap verebilirsem artık, kabusumu belki de geceyi soracaktı. Ona nasıl söylesem bilemediğim için Batur’la laflayınca konu kapanmıştır diye düşünmüştüm. Tüm karmaşık düşünce patlamalarıma rağmen o tam önüme geldiğinde gözlerimin içine bakıp beni soru yağmuruna tutmadı.
Elini suyun içinden cebine attı. Deniz şortunun cebinin fermuarını açıp avcuna bir şey aldı. Suyun üstüne elini getirirken dün gecenin mantığını sorgulamak yerine elindeki açık mavi, beyaz, lastikli tokamı meydana çıkardı. Gözlerim hafifçe şaşırırken hafızam kendi kendine dün gece kabusumdan uyandığım anı tekrarladı. Saçlarım enseme yapışmışken elimi kumsalda, dağınık saçıma attığımda saçımda emanetten duran toka düşüvermiş olmalıydı.
“Kumsalda buldum sabah. Batur bana olayları anlatırken.”
Bakışlarım kehribar gözlere tırmandı. Uzaktan birisine dağ gibi gelecek tonları bana kalbimden çıkan bir avuç toprak gibiydi gözleri.
Ağzımı açıyorken eliyle tokayı bana doğru uzattı. Susmamı sağlamıştı. “Anlatmanı istemiyorum çünkü yorgun gibisin. Kimse yorulduğunda gereksiz yere kendini daha çok yormak istemez.” Eliyle yavaşça tokayı elime doğru uzattı. Tokamı alıp avcumun içine sıkıştırdığım elimi yumruk yaptım. Bakışlarım solumda kalan şeffaf suyudenizi buldu. “Mercan bir gecede nasıl bu kadar yorabildin kendini?”
Açıklamak sanki beni anlamlandırmaya yetmezdi o yüzden dilim gerek bile görmedi. “Kabus, halisülasyonlar, birazda korku karışınca yorgunluğa sebep olabiliyor.”
“Neden bu kadar korktun dün gece? Bak seni sıkmak istemem ama bir mantık aradığımı anlıyorsundur. Çığlık atacak kadar bir kabustan korkmazsın.” Bende öyle düşünüyordum. Eğer kabustan desem cevabını şimdiden vermişti. Doğruyu söylemem ve rahatça konuşmam için temiz bir yol gibi olmayı başarıyordu. Gözlerimizi buluşturacak güç yoktu ikinciye. Suyun ölü dalgalarına bakarak “Halisülasyonlar dediğim, aynı su girdabını tekrar gördüm.” Dedim tek nefeste. Nefesim biter bitmez ciğerlerime nefesler doldurdum. doldurmakta zorlanmaya başlamıştım bile.
Deniz sessiz kaldığında ne desem bilemedim. Gözlerine olmasa bile yüzüne baktığımda o da benim gibi denizin içine baktığını gördüm. Ona baktığımı fark etmiş olacak ki yüzünü bana kaldırdı. Ardından yavaşça arkasına döndü. Suya kendisini geriye doğru salarken “Sende gir.” Dedi. Hava ne kadar sıcak olsa da üşürüm diye bende suyun içine kendimi saldım. Göğsüm suya temas ettiğinde yüreğimin üstünde hissettiğim boşluk Deniz’in sessizliği miydi?
Kendimi açıklama ihtiyacı hissediyordum. En azından Deniz’e. Çabalamaya karar verdim. O olabildiğince anlatmam için zorlamasa da ben anlatırsam belki bir daha aynı çaresizliği hissetmem diye düşünüyordum. Boğazımı temizlerken kollarımı olduğum yerde hareketlendirirken bacaklarımı suyun bulut etkisine bıraktım. Olduğumuz yer çok derin olmamakla beraber fazla sığ, kumsala yakında değildi. “Deniz bu saçmalıklar bana o kadar boğucu geliyor ki kendimi sana nasıl anlatsam bilemiyorum.” Benim gibi sırtüstü olduğu yerde yüzerken kehribarları açık mavi gökyüzündeydi. Kollarını ensesinde birleştirirken derin bir nefes soludu. “Anlatmak zorunda hissettiriyorsam hissetme, anlatma.”
Bunu demesiyle pozisyonumu değiştirip suda dik bir pozisyon aldım. Kestirip atmam için bana bir fırsattı sözleri ancak ben tercihimi farklı yollardan kullandım. “Hayır, öyle bir şey değil.”
“Ne o halde?” Konuyu artık netleştirmemiz gerektiğine ikimizde katılmış olmalıyız ki o da benim gibi dikleşti ve bakışlarını gökten gözlerime indirdi. Konuşmadan önce yüzündeki hüzün dalgalanmasını bana yansıtmaktan geri durmadı. “Rüya gibi bir kızsın Mercan. Kabuslar yada her ne olursa ışıltını söndüremez.”
Yüzümdeki hüzünlü tebessüm zihnime yayılan ezgilerin sonucuydu. Beynimde yankılanan her notada çiçekler açıyordu. Yumruk yaptığım elimdeki tokayı elimi açarak görünür kıldım. Bakışlarım elime kaydı. “Sanki tüm bunları gören zihnim gözlerime işkence çektirmek istiyor gibi. Ardı ardına görmek ve korkmak o kadar aciz hissettirdi ki bir kez daha görsem ve bir kez daha…” Bakışlarımı çaresizce Deniz’e kaldırdım. Bana yaklaşmış, mesafemizi azaltmıştı. Ben ona bakmasam bile gözleri hep bendeydi. “Hep çaresiz kalacağım ve en sonunda çıldıracağım yada daha beter hissedeceğim gibi.”
Bu söylediklerimin beni ne kadar yansıttığını, kendimi ne kadar açabildiğimi bilmiyordum. Anlamasını umdum sadece. “Bu, dün geceyle bitsin diye ummaktan başka çarem var mı?”
“Olmasa bile, ben… biz burada seninle beraberiz. Koca bir yaz ayrılmayacağız. Sadece ben değil, bir başkasına da bunları söylesen böyle der.” Sözlerindeki sakinlik ve beni içine alan güven duygusuyla halime şükrettim. Anlamayacağını düşünmek aptallıktan başka bir şey değildi. Yüzümde bir gülümseme daha açtı. “Sen beni anlıyorsun, her zaman değil mi?” derken sözlerimin içindeki komik inanca güldüm. Deniz’de artık bir şeyler toparlanmış gibi hissettiren gülümsemesini benden esirgemedi. “Anlatamasan bile, her zaman.”
Bir an kalbimin içinde saklanan duygular kıpırdandı ve gün yüzüne çıkma korkularıyla ürperdim. Belki de çoktan ortalığa saçılmışlardı ama ben göremiyordum. Öyleyse Deniz’in çoktan duygularımı gördüğüne emin olabilirdim. Bir süre beraber olduğumuz yerde suya daldık. Kumun gözüktüğü suda tüm bedenimle yüzmek öyle ferahlatıcıydı ki babamın evde yayıla yayıla izlediği belgesellerde nehirlere giren sığırlardan beterdim. Sığır yada her neyse kudurmuş danalar gibi yüzdüğüme emindim.
“Mercan bu nasıl?” Suyun içinde olan kafam sayesinde boğuk duyduğum Deniz’in sesiyle kafamı ve gövdemi biraz olsun sudan çıkardım. Tuzlu suya meydan okuyan gözlerimi açtığımda Deniz’in bana uzattığı ten rengi, birazda çizgili deniz kabuğunu gördüm. “Aa, çok iyi!”
“Eh işte idare eder o da.”
Batur’a göre kendi aradığı deniz kabuğu çok daha beğeneceğim bir şey olacakmış. Bana göreyse bazı tatsızlıkları kökünden gidermek için en azından bana hediye niteliğinde aradıkları deniz kabuklarından yavaş yavaş umudumu kesiyordum. İnci suyun içinde şeker pembe renkli, omuzları askılı, inci detaylı mayosuyla adeta parlıyordu. Benim aksime daha canlı duran çilli yüzüyle Ada’nın yaptığı suya dayanıklı hafif makyajıyla görenin gözünü alırdı. Açıkçası benim alıyordu. “Mercan bunu alıp gidelim n’olur! Yoksa Batur geceye kadar kabuk arayacak.” Kıkırdarken kabuğu kulağıma yasladım. Küçükken neredeyse hepimize söylenen denizin dalgalarının sesini duymayı bekledim.
Kulağıma çalınan buğulu seslerin arasında duymayı umduğum ses dalga sesleriydi ama onun yerine Deniz’den çıkan manidar bir küfür oldu. “Oğlum senin bu garezin ne olacak?” Yanımdaki İnci’den duyulan kıkırdamayla ruhumu sarmasını beklediğim huzuru üstüme sıçrayan suyla terk ettim. “Ya!” diye başlayan serzenişime fırsat kalmadan artık çaprazıma geçmiş İnci’nin sırıtan suratına bakakaldım. Anlık bakışmamızın hemen ardından hiç beklemediğim bir şekilde ayaklarımın yerden kesildiğini hissetim. Bedenim başka bir bedenin omzuna doğru kaldırılırken ağzımdan çıkan çığlığıma engel olamadım.
Ensesinden tanıdığım Deniz beni olduğum yerde çevirip omuzlarına oturttu. “Bu ne alaka ama şimdi ya!” derken Ada’ya bakmama fırsat kalmadan ondan da benimkine benzer ama benden daha ince ve kısık bir çığlıkla tam karşımda Batur’un omuzlarında duran Ada’yla göz göze geldik. Aynı anda “Salaklar!” diye bağırdık. Bizim katıksız salaklarımızın kendi aralarında gülüşlerinin arasından duyulan “Ee ben kimin omzuna çıkacağım?” ses Ada’ya aitti.
Sağ tarafımda kalan sese dönecekken Deniz benden önce döndü ve omuzlarında sarsıldım. “Ya! Şakanızda hayır olsa birde.” Diye söylenirken Ada’ya baktım. Üstündeki fazlalıkları çıkarmış bikinileriyle aramıza anca katılmıştı. Bu saate kadar önce bana sonra diğerlerine tripli olduğu kesindi. “İnci yerin iyi duruyor.” Bakışlarında bir gariplik sezdim. Batur’dan rahatsız olmuş olamazdı ama söyleyiş tarzı yüzündeki ifadesizliğe zıt anlamlar yüklememi sağladı.
“İyi olmaz mı Ada’cığım? Kıymetimi bilin ya.” diyen Batur’un karnına doğru serin suların gelmesi bir oldu. “İndirin beni o zaman.” İnci her zamanki yersiz arabuluculuğunu kullanıyordu. “Olmaz, Batur halinden memnun baksana.” Ada’nın hallerine iyice gülesim geldi. Nasılda kıskanıyor ama saklamayı başarabiliyordu canım arkadaşım. Ben olsam kızarır, morar birde yüzümü şişirir ortamdan tüyerdim. İnci biraz eğilerek Batur’un suratına baktı. Batur’dan gelen bir oflama sıkılmaya başladığını gösteriyordu. “Ne ofluyorsun be? Hani topu şişirecektin, yalancı!”
“Daha önemli işlerim var burada.” Deniz’de benim gibi duramamış olmalı ki “İnci’yi omzuna alarak deve güreşi oynamak gerçekten önemli bir iş herhalde Batur.” demesiyle gülmemi tutmadım. “Hani kabuk arıyordunuz bana?” Sorumla Deniz’in omuzlarında olduğum gerçeği zihnime ilk defa çarpıyormuş gibi oldu. Hafif eğilerek Deniz’e de sorduğum soruyla birden durgunlaştım. Deniz beni omuzlarına tek seferde almıştı. Eh, mantıken kilom ve boyum düşünüldüğünde şaşılacak bir şey değildi ama ben olduğum duruma şaşırıyordum şuan.
Soruma cevap gelmeden Ada bu sefer sert bir su dalgasıyla Batur’a saldırdı. Bedeninin bir kısmı dışarıda olan Batur suyun serinliğiyle kapışır gibi İnci’yi unutarak refleks olarak öne eğildi. İnci’nin ağzından çıkan ufak bir çığlıkla “Bırak kızı düşüreceksin!” diyen Ada’nın laflarına artık beynim yetişemiyordu.
Bacaklarımın altında kafasını soluna ve birazda bana çeviren Deniz’e baktım. Yüzüm bari şuan kızarmasındı! “Ada kadar dengesizini görmedim diyesim geliyor ama tepemde sen olunca işler değişti biraz.” Gülme sesini duyduğumda benimde dudağımın sol kenarı yukarı kıvrılmadan durmadı. “Niyeymiş o?” söyleyeceği tüm ihtimal cevapları bilsem de sormak güzeldi. Olduğumuz yerden birkaç adım atıp sağlam kuma bastığından tahminimce emin olup olduğum konumu bozmadan eğildi. İnmem için bir davetti. Bacaklarımı çevirip bir hışımla sırtından inerken zorlanmadım. Ayaklarım kumla buluştuğunda yosunlu deniz kokusunu içime çektim.
Artık daha yakınımda kalan Batur homurdanarak İnci’yi eğilerek önüne doğru savurdu. İnci hızla suyu boylarken Ada Batur’un yanında bitmiş ona vurmaya başlamıştı bile. “İnci!” eğilerek suda zar zor doğrulan kızı ayaklandırdım. Burnundan su girmiş olmalı ki birkaç kere öksürürken elimi sinirle Batur’la Ada’ya doğru salladım. “Çok kibarsınız, sağolun!”
“Ne demek.” Diye aynı anda bağırdılar ancak Batur kaslarında hissettiği ardı ardına gelen tokatların azda olsa acısıyla, Ada ise hırsla bağırmıştı. “İyiyim, tamam.” İnci’ye döndüm. Islak saçlarını tek eliyle arkasına attı ve önlerini kulaklarının arkasına ittirirken biraz sinirle konuştum. “Gel çıkalım. Onlar burada bir en az on beş dakika birbirlerini yerler şimdi.” İnci başını sallarken arkamdan geldiğini bacaklarıma vuran su dalgalarından hissettiğim Deniz’e omzumun üzerinden baktım. “Bende geleyim, burada kurtların arasında beni bırakmayın.” Başımla onaylarken İnci’nin elinden tuttum ve büyük adımlar atarak denizden kumsala vardık.
Ayaklarımız kuru kumsala değdiğinde güneşin son ışıklarıyla ısıttığı kum tanelerinin sıcaklığı sabahkinden azdı ama hala bir masajdan farksız etkisi sürüyordu.
Denizden gelen Ada’nın bağırtısıyla o tarafa döndüm. Sanırım savaşı beden gücüyle Batur kazanmış olmalıydı ki Ada’yı suya devirmiş ona doğru eğilerek konuşuyordu. “İşte bu ruh halinden bahsediyordum Mercan.” Diyerek gülen ve bizimle arayı kapatıp denizden yeni çıkan onunla çatık kaşlarım denk düştü. Kaşlarım salaklıkla biraz daha çatılırken omzundan inmeden önce bana söylediklerini hatırlayınca anca jeton düştü. Böylece tıslarcasına güldüm. “Ve bu aynı zamanda.” Gözlerimi gün batımından daha açık ve bir o kadar koyu kehribarlara çevirdim. “Gerçekten dengesiz miyimdir?” Sorumu acelecilikle İnci cevapladı. “Yok canım. Ada’yı kimse geçemez.”
Deniz’le aynı anda güldük ama İnci’nin surat porselenden farksızdı. “Çadıra giriyorum. Üstümü çıkarıp havlu alacağım.” Başımı sallayarak verdiğim geri bildirimin yanına ekledim. “Bana da havlu çıkar. Senden sonra çıkarırım üstümü.” Kaçamak bakışlarla onaylanmamın ardından denizin içinden gelen söylenmelere bir kere daha döndüm. “Acaba biz mi abartıyoruz?”
Sözümü asla cevapsız bırakmayan Deniz kumlara bıraktığımız terliklerini giyerken cevapladı. “Ada ile Batur’u diyorsan onlar zaten kendileri olayları abartmaktan memnunlar.” İnci’nin halleri ve Ada’nın baştaki sözleri bir olay olduğunun yada olacağının hissiyatını bana veriyordu ama çözümleyemiyordum. Buraya ilk geldiğimizde Ada’yı ilk gördüğüm hali de sözleriyle bağdaştırmamı sağladı. “Başka kimi diyecektim?”
Ayaklarıyla sarı terliklerimi bana doğru ittirip bana baktı. “İnci ile Batur’u.”
Sözleri dudaklarından olabildiğince kısık ama bir o kadar beklemediğim bir şekilde sakin çıkmıştı. Ben bunu nasıl düşünememiştim. O kadar mantıklıydı ki her olayın ve her lafın arkasındaki sebep olmak için. Tabi yine de başta şaşırmadan ve olmayacağı ihtimalini düşünerek sorguladım. “Nasıl ya? Olamaz herhalde.” İnançsız çıkan sözlerime zıt ve bir o kadar doğru olduğunu bana haykıran bakışlarla omuzlarını rahatlıkla silkti.
“Ama Ada ve Batur bile net bir şekilde bir şeyleri konuşmamışlarken İnci ne alaka?”
Sözlerimi cevaplamadan önce beni meraklandıran hareketlerle sandalyelerimize doğru yürüdü. Bende ona ayak uyduruyordum. “Batur’un net bir şey demesine gerek kalmadan olan ortada.” Dudaklarımı büzüp yürürken düşündüm. Batur’un bu yakıştırmada bir olayı yoksa olay sadece İnci’de bitiyor olabilir miydi? Sandalyeye kendini bırakan Deniz masadaki sürahiden bir bardağa limonata doldurdu ve bende düşünceli bakışlarla ona bakarken bana uzattı. Hiç sorgulamadan aldım ve kafama diktim. Bardağı bitirişimle bu limonataya ne kadar ihtiyacım olduğunu rahatlayan boğazım sayesinde anladım.
Ben düşünmeden yine Deniz’in düşündüğü ufak bir jestti. Beni ne kadar tanıdığını bir kez daha görmek içimi bir hoş yaptı. Sarhoşsun deseler inanırdım ama arkadaşlarımın arasındaki çözülmemiş şeyler ayık olmam için en önemli sebepti.
“Emin misin bu kadar?”
“Sen görememiş olabilirsin, ben tahminimi söylüyorum.” Başımı yana yatırıp ‘sen çok fenasın’ der gibi sırıttım. O da bakışımı karşılıksız bırakmadı ve yayıldığı koltukta dikleşerek benim gibi başını omzuna eğdi. Muzip gülüşünü bana gösterdiğinde “Benden daha dedikoducusun.” dedim. Başını yere eğip güldü. “Sadece sana ulaştırıyorum fikirlerimi.” Gülümsemem yüzüme yayılırken bardağı ona geri verdim. Deniz bu sefer kendine doldururken kulaklarımı dolduran, çadırdan gelen boğuk İnci’nin adımı söyleyen sesiyle irkildim ve dedikodu kanalını kapatarak ayaklanıp çadırın fermuarına uzandım.
“Açıyorum.” diye sormamın ardından hemen duyduğum onaylayan mırıltının ardından fermuarı çektim ve neredeyse giyinme işi bitmiş İnci’nin uzattığı örme plaj havlumu alıp fermuarı geri kapattım. Havlunun katını açıp döndürerek tamamını üstüme sardım. Geri sandalyeye kendimi bırakırken küçük grubumuzun entrikalarını sorgulamaktansa kendilerinin gün yüzüne çıkmasını beklemek bana daha kolay geliyordu. Deniz’e de öyle geliyor olmalı ki o da ulaştırma kanalını benim gibi kapatmıştı.
- Selam sevgili okuyucu, senden romanımda buraya kadar geldiğin için bir teşekkür etmek istediğimi söylemek isterim. Ayrıca birkaç bilgilendirmem olacaktır:
- etkileşimde bulunarak beni eleştiri yağmuruna tutmanızı
- '~~~' yazan yerlerin zaman geçişi, ilerleyen saatler, günler vb. olacağını bilmenizi
- ve şuana kadar karakterlerini içsel hallerini ve günlük hayattaki kişiliklerini gözlemlediğinizi umarak bunları yazdım, gelecek bölümlerde eğer karışık düşünceleriniz varsa netleşeceğini düşünüyorum.
Şimdilik bu kadar eleştiriler olursa bunlar için şimdiden teşekkür ederim.
İyi okumalarr!