**
"O diye vurguladığın şey ne?" dedim. Her ne kadar korksam da ifademi düz tutmaya çalıştım. Korkuya değil sadece zamana ihtiyacım vardı.
"Siren." dedi Baran daha fazla uzatmadan. Afalladım.
"O ne tam olarak?"
Göz devirdi. "Dönüştüğünde görürsün."
"O şeye mi dönüşeceğim?"
Sakin bir ses tonuyla konuştu. "Evet," dedi. "Tıpkı benim gibi." Sesinde acı bir keder vardı. Mavi gözlerinde ki ışık sönmüştü.
"Üzgünüm," dedim Baran'ın mavi gözlerinin içine bakarken. "Çok şeyi geride bırakmış olmalısın." Buruk bir gülümseme bahşetti bana. Ben ise sadece burukça bakmakla yetindim. Bende aynı acıyı çekecektim ne de olsa.
Kadife gibi sesiyle konuştu. "Seni kendi evimde götürmem gerekiyor. Kalacak bir yerin yok." Gerçek yüzüme tokat gibi çarpınca sedelendim.
"Evime gidemeyecek miyim?" Pekala, ben illa ki kendime kalacak bir yer bulurdum. İyi de nasıl? Cidden harika! Herkesin canı cehenneme! Ben kendime kalacak bir yer bile bulamayacak mıydım?
"Üzgünüm," dedi. Yalandı. Gözlerine bakan biri bile bunu anlayabilirdi. "Sadece beni takip et." Emir kipi kullanılmasını sevmezdim. Yine de sesimi çıkarmadan sessiz adımlarla parıldayan bacaklarıma bakarak onu takip ettim. Başka bir seçeneğim yoktu. Fevkalade.
Her ne kadar sızlanmak istesem de sesimi çıkarmadan düz ve kendinden emin adımlarla onu takip ettim. Sızlanmak için de zamanım yoktu. Sonunda durduğunda, adımlarımı yavaşlatarak tam yanında durdum.
Minik bir yere gelmiştik. Küçük bir kulübeden ibaretti. Evin neredeyse eskimiş kapısını açtı. İçeriye doğru bir kaç adım attım ürkekçe. Etraf kül kokuyordu ve soğuktu. Bir ev gibi değildi. Soğuktu. Ve etraf kül kokuyordu. Nasıl?
Etrafı incelerken gözlerim evin karanlığına nazaran renkli tabloya takıldı. Güneşin son ışıklarının kıyıyı son bir altın öpücüğüyle yıkadığı bir tablo. Hayranlıkla tabloya bakarken aklıma, bilinçaltımın en derinlik kuyularından bir anı belirdi. Sanki bu tabloyu bir yerde görmüş gibi hissetmeye engel olamamıştım.
Dejavu.
Tüm zerrelerime kadar titrerken çaresizce dişlerimi sıkarak buna engel olmaya çalıştım. "Baran," diye mırıldandım bir şeyi hatırlayınca. Baran, omzunun üstünden başını çevirip stresten gerilmiş yüzüme baktı. "Arkadaşlarımın yardımıma ihtiyacı var. Onları yüz üstü bırakamam."
Gülümsedi. Dudaklarının kıvrılışının aksine gözleri ifadesizdi. İç karanlığımdan bir ses kulaklarında yankılandı o an.
Bu haldeyken bile onları düşünüyorsun.
Derin bir nefes verdim. Onlar şu an arka planda olmalıydı. Yorgunca kendimi yıpranmış ve üzerinde küçük kesik izleri olan koltuğa bırakırken sakinleşmeye çalışıyordum. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Boğuluyormuş gibi ellerimi boğazıma götürüp ovdum ve içimdeki çığlıkların sönmesi için sertçe yutkundum. Faydasızdı.
Baran ise benim aksine belli etmese de mutluydu. İfadesiz yüzünün aksine gözlerinin içi parlıyordu. Onun mavi gözlerine bakarken kendimi okyanusun soğuk kollarına bıraktım. Mavi gözleri okyanus kadar derindi.
Okyanus gözlü adam, diye düşündüm istemsizce.
Gözlerindeki ışık titrek bir mum gibi yanıp, sönüyordu. Zifiri karanlığa teslim olmadan önce ki son uğraşlarıydı. O ışık elbet bir gün sönecekti.
Hep sönmez miydi zaten? Bir insan -ya da bir siren- her saniyesini mutlulukla yaşayabilir miydi? Bu mümkün müydü? Belki de vardır, diye düşündüm. Herkes bir yaz günü kendini acı içinde bulmuyordur.
Onu izlediğimi fark edip bana baktığında gözlerimi kaçırmadım.
O ve okyanus gözleri.
O ve kömür rengi saçları.
O ve pürüzsüz teni.
O ve ışıldayan pulları.
O gördüğüm en güzel şeydi. Belki bir gün kendim içinde aynısını söylerdim. Düşündüğüm şeye güldüm. Ne de olsa ben de ona dönüşecektim değil mi? Kendimi durduramayınca elimi karnıma koyarak gülmeye başladım. Tam bir deli olduğumu düşünüyor olmalıydı. Aklıma gelen şeyle yüzümü buruşturdum ve elimi karnımdan çekerek doğruldum. Tanrım, ben de ona dönüşecektim! Sirenlerin canı cehenneme! Ben normal bir hayat yaşamak istiyordum. Ne yazık ki bu bile mümkün değildi. Halime acıyor olmalıydı ama umrumda değildi. Hepsinin cehenneme kadar yolu vardı!
"Pekala, burada durup öylece bakışacak mıyız?" diye sinirle soludum. Durgun bakışlarıyla bana baktı. Durgun gözleri bile aklımı başımdan alacak kadar kusursuzdu.
"Bu akşam dinlen." dedi. "Yarın sabah bir yere gideceğiz. Seni biriyle tanıştıracağım."
"Hayır," dedim. Olmazdı. Biran önce bunları halledip arkadaşlarımın yanına dönmek istiyordum. Benim için endişelenmişler midir? Umarım yokluğumu fark etmemişlerdir. Ki bu benim tekrar sağlıklı bir insan olmam kadar imansızdı. "İtiraz istemiyorum. Bugün gideceğiz." Kendimden emin bir sesle cümlelerimi gözlerinin en derinlerine bakarak söyledim. Pekala madem yardım etmek istiyordu, etsin o zaman.
Sıkıntıyla nefesini verip burun kemerini sıktı. "Tamam," Zaferle gülümsedim. Artık küçük şeyler bile beni mutlu edebiliyordu. "İlk önce sana odanı göstereceğim." Ah, harika! Nerede kalacağımı bile düşünmemiştim. Başımla onaylarken ona bakarak aklımdan geçen cümle dudaklarımdan döküldü.
"Burada olacağımı nereden biliyordun?" dedim şüpheyle.
"Hıh?" diye bir ses çıkardı. Ne dediğimi gayet iyi anlamıştı.
"Diyorum ki," dedim. "Burada olacağımı nereden biliyordun? Bana bir oda hazırladığını söyledin?"
Afalladı. "Birazdan tanıştıracağım kişi bazen geldiğinde orada kalıyordu." Elini ensesine götürerek saçlarını dağıttı. Bakışlarım yumuşadı. Her an tetikte olmak yorucuydu. Başımı sallayarak onu onayladım. Bu aralar ne çok başımı sallıyordum öyle!
"Gel," dediğinde bileğinden tutarak kendime çevirdim ve bana bakmasını sağladım. Gözleri 'yine ne oldu' dercesine bana baktı. "Emir kipi kullanmak yok." Kaşlarımı çatarak yukarıdan ona baktım.
Sırıttı. "Pekala," dedi kadife sesiyle. "Bir daha kullanmak yok." Sesi kulağıma bir uğultu gibi gelirken, gözlerim pürüzsüz yanağında oluşmuş gamze de takılı kalmıştı.
Lütfen her an gülebilir miydi?
Yutkunarak gözlerimi yumuşak teninde ki çukurdan çektim.
Arkasına dönüp başka bir odaya girince bende açık bıraktığı kapıdan içeri süzüldüm. Beyaz duvarların aksine, siyah renkte olan dolaba, yatağa ve masada gözlerimi gezdirdim. Salonda ki tablo burada da vardı.
Simsiyah masanın üzerinde, beyaz zarflar ve mürekkepli kalem vardı. Suyun altında mektup yazmak mı? Hah, cidden mi! Tanrım, ben nereye düşmüştüm böyle!
Yemin edebilirim ki bu hayattan kurtulmak için her şeyimi verirdim.
"Tamam," Nefesimi verdim. "Artık beni ona götür." Gözlerine yalvarırcasına baktım. Eğer bir şey olacaksa ve buna engel olamıyorsanız, o an yapabileceğiniz en iyi şeyi bir an önce yapmak isterdiniz. Kafasını sallayarak odadan çıktı. Hemen ardından hızlı adımlarla onu takip ettim.
Beni tuhaf bir arada bindirdi. Motora benziyordu. Düşünürsem mental sağlığımı yitireceğimden korkup düşünmeyi bıraktım. Çok fazla düşünmek yasaklanmalıyd.
Mekana geldiğimiz de ilk inen ben oldum. "Motorunu şeyden inmeyi planlıyor musun?" Söylediğim şeye kafasını arkaya atarak kısa bir an güldü. Kahretsin. Gülüşünü görememiştim.
Hızlıca inip yanıma geldi. "Çalmazlar mı? Kilitlesene."
"Burada öyle şeyler olmaz, güzelim."
"Nasıl şeyler?"
"Motorumsu şeyleri çalmazlar." dedi sırıtarak. Homurdandım.
Etrafa meraklı gözlerle baktım. Otele mı gelmiştik? Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde beni susturdu. "Şşt, sadece beni takip et." Büyük ve aralanmış kapıdan içeri girdik. İçerisinin beklediğimin aksine sade bir dekorasyonu vardı.
Beni kolumdan çekiştirerek asonsere soktu ve düğmelerden birine bastı. Kapı açılınca etrafa gözlerimi büyüterek baktım. Etrafta dans eden yarıçıplak dans eden kadınlar, barmenle flörtleşenler, içki içtiler ve öpüş erek başka bir odaya girenler vardı. Tanrım, ben cidden nereye düşmüştüm.
Sorgulamama izin vermeden beni kolumdan çekiştirerek bir odaya ittirdi. Kolumu onda dertler kurtardım ve elimi tehdit edercesine ona savurdum. "Bir daha benden izin almadan bana dokunursan," dedim ve elimi indirerek ona ablayla baktım. "Hiç iyi şeyler olmayacak." Beni fazla hafife alıyordu.
Hiç kimse baba sevgisi olmadan büyümüş bir kadını hafife almamalıydı.
Buna o da dahildi. Tam ağzını açıp itiraz edecekken oda da başka bir ses yankılandı. "Güzel bir giriş yaptınız." Yumuşak ve alaylı bir ses kulaklarımda yankılandı. "Tebrikler,"
Kaşlarımı çatarak ona döndüm. Sandalyesinden ayağa kalkarak yanıma geldi ve elini uzattı. Duruşumu dikleştirerek ifadesizliğimi korudum. Bana uzattığı ele alayla baktım. Elini indirdi.
"Pamir," diyerek eliyle onu işaret etti Baran.
Sonra da eliyle beni işaret etti. "Nida,"
"Bana yardım edebileceğini sanmıyorum." dedim.
"Edebileceğim kadar edeceğim. Sen de tekrar insan olabilmek için her şeyini verebilecek gibi duruyorsun."
Artık hiç bir şeyim yoktu. Sadece ben vardım. Artık benliğim ölmüştü ve yeniden doğuyordum. Bir anka kuşu gibi küllerimden doğuyordum.
Ölürken nasıl acıyorsa insanın canı, yeniden doğarken de bir o kadar acıyor. Bunu öğrenmek daha da acıtıyor. Canım çok acıyor. Kimse yardım edemiyor. Düştüğüm boşlukta kendi başıma kurtulabilmek için yeniden doğuyorum.
Herkes çok bencil. Herkes çok acımasız. Çığlıklarımı duysalar da dinlemeyecek kadar sağır, acı çekişimi görseler bile bakmayacakları kadar körler. Ama benim onlara ihtiyacım yok. Beni, benden başka kimse kurtaramazdı. Öldüremez ve yeniden doğmama sebep olamazdı. Kimsenin düştüğümde elini uzatmasına ihtiyacım yok. Çünkü beni yok sayma çalışanlara inat, varım.
Her bir adımda daha da güçleniyorum. Kurtarılmaya da ihtiyacım yok. Hiç kimseye ihtiyacım yok. Bir babaya da. Beni sevmesine artık ihtiyacım yoktu.
Bu hikâye, kendi ayakları üzerinde duran. Güçlü. Baba sevgisine ihtiyacı olmayan, hiç kimsenin yardımı olmadan ayakta duran bir kadının hikayesi.
Benim hikâyem.
**
**
"O diye vurguladığın şey ne?" dedim. Her ne kadar korksam da ifademi düz tutmaya çalıştım. Korkuya değil sadece zamana ihtiyacım vardı.
"Siren." dedi Baran daha fazla uzatmadan. Afalladım.
"O ne tam olarak?"
Göz devirdi. "Dönüştüğünde görürsün."
"O şeye mi dönüşeceğim?"
Sakin bir ses tonuyla konuştu. "Evet," dedi. "Tıpkı benim gibi." Sesinde acı bir keder vardı. Mavi gözlerinde ki ışık sönmüştü.
"Üzgünüm," dedim Baran'ın mavi gözlerinin içine bakarken. "Çok şeyi geride bırakmış olmalısın." Buruk bir gülümseme bahşetti bana. Ben ise sadece burukça bakmakla yetindim. Bende aynı acıyı çekecektim ne de olsa.
Kadife gibi sesiyle konuştu. "Seni kendi evimde götürmem gerekiyor. Kalacak bir yerin yok." Gerçek yüzüme tokat gibi çarpınca sedelendim.
"Evime gidemeyecek miyim?" Pekala, ben illa ki kendime kalacak bir yer bulurdum. İyi de nasıl? Cidden harika! Herkesin canı cehenneme! Ben kendime kalacak bir yer bile bulamayacak mıydım?
"Üzgünüm," dedi. Yalandı. Gözlerine bakan biri bile bunu anlayabilirdi. "Sadece beni takip et." Emir kipi kullanılmasını sevmezdim. Yine de sesimi çıkarmadan sessiz adımlarla parıldayan bacaklarıma bakarak onu takip ettim. Başka bir seçeneğim yoktu. Fevkalade.
Her ne kadar sızlanmak istesem de sesimi çıkarmadan düz ve kendinden emin adımlarla onu takip ettim. Sızlanmak için de zamanım yoktu. Sonunda durduğunda, adımlarımı yavaşlatarak tam yanında durdum.
Minik bir yere gelmiştik. Küçük bir kulübeden ibaretti. Evin neredeyse eskimiş kapısını açtı. İçeriye doğru bir kaç adım attım ürkekçe. Etraf kül kokuyordu ve soğuktu. Bir ev gibi değildi. Soğuktu. Ve etraf kül kokuyordu. Nasıl?
Etrafı incelerken gözlerim evin karanlığına nazaran renkli tabloya takıldı. Güneşin son ışıklarının kıyıyı son bir altın öpücüğüyle yıkadığı bir tablo. Hayranlıkla tabloya bakarken aklıma, bilinçaltımın en derinlik kuyularından bir anı belirdi. Sanki bu tabloyu bir yerde görmüş gibi hissetmeye engel olamamıştım.
Dejavu.
Tüm zerrelerime kadar titrerken çaresizce dişlerimi sıkarak buna engel olmaya çalıştım. "Baran," diye mırıldandım bir şeyi hatırlayınca. Baran, omzunun üstünden başını çevirip stresten gerilmiş yüzüme baktı. "Arkadaşlarımın yardımıma ihtiyacı var. Onları yüz üstü bırakamam."
Gülümsedi. Dudaklarının kıvrılışının aksine gözleri ifadesizdi. İç karanlığımdan bir ses kulaklarında yankılandı o an.
Bu haldeyken bile onları düşünüyorsun.
Derin bir nefes verdim. Onlar şu an arka planda olmalıydı. Yorgunca kendimi yıpranmış ve üzerinde küçük kesik izleri olan koltuğa bırakırken sakinleşmeye çalışıyordum. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Boğuluyormuş gibi ellerimi boğazıma götürüp ovdum ve içimdeki çığlıkların sönmesi için sertçe yutkundum. Faydasızdı.
Baran ise benim aksine belli etmese de mutluydu. İfadesiz yüzünün aksine gözlerinin içi parlıyordu. Onun mavi gözlerine bakarken kendimi okyanusun soğuk kollarına bıraktım. Mavi gözleri okyanus kadar derindi.
Okyanus gözlü adam, diye düşündüm istemsizce.
Gözlerindeki ışık titrek bir mum gibi yanıp, sönüyordu. Zifiri karanlığa teslim olmadan önce ki son uğraşlarıydı. O ışık elbet bir gün sönecekti.
Hep sönmez miydi zaten? Bir insan -ya da bir siren- her saniyesini mutlulukla yaşayabilir miydi? Bu mümkün müydü? Belki de vardır, diye düşündüm. Herkes bir yaz günü kendini acı içinde bulmuyordur.
Onu izlediğimi fark edip bana baktığında gözlerimi kaçırmadım.
O ve okyanus gözleri.
O ve kömür rengi saçları.
O ve pürüzsüz teni.
O ve ışıldayan pulları.
O gördüğüm en güzel şeydi. Belki bir gün kendim içinde aynısını söylerdim. Düşündüğüm şeye güldüm. Ne de olsa ben de ona dönüşecektim değil mi? Kendimi durduramayınca elimi karnıma koyarak gülmeye başladım. Tam bir deli olduğumu düşünüyor olmalıydı. Aklıma gelen şeyle yüzümü buruşturdum ve elimi karnımdan çekerek doğruldum. Tanrım, ben de ona dönüşecektim! Sirenlerin canı cehenneme! Ben normal bir hayat yaşamak istiyordum. Ne yazık ki bu bile mümkün değildi. Halime acıyor olmalıydı ama umrumda değildi. Hepsinin cehenneme kadar yolu vardı!
"Pekala, burada durup öylece bakışacak mıyız?" diye sinirle soludum. Durgun bakışlarıyla bana baktı. Durgun gözleri bile aklımı başımdan alacak kadar kusursuzdu.
"Bu akşam dinlen." dedi. "Yarın sabah bir yere gideceğiz. Seni biriyle tanıştıracağım."
"Hayır," dedim. Olmazdı. Biran önce bunları halledip arkadaşlarımın yanına dönmek istiyordum. Benim için endişelenmişler midir? Umarım yokluğumu fark etmemişlerdir. Ki bu benim tekrar sağlıklı bir insan olmam kadar imansızdı. "İtiraz istemiyorum. Bugün gideceğiz." Kendimden emin bir sesle cümlelerimi gözlerinin en derinlerine bakarak söyledim. Pekala madem yardım etmek istiyordu, etsin o zaman.
Sıkıntıyla nefesini verip burun kemerini sıktı. "Tamam," Zaferle gülümsedim. Artık küçük şeyler bile beni mutlu edebiliyordu. "İlk önce sana odanı göstereceğim." Ah, harika! Nerede kalacağımı bile düşünmemiştim. Başımla onaylarken ona bakarak aklımdan geçen cümle dudaklarımdan döküldü.
"Burada olacağımı nereden biliyordun?" dedim şüpheyle.
"Hıh?" diye bir ses çıkardı. Ne dediğimi gayet iyi anlamıştı.
"Diyorum ki," dedim. "Burada olacağımı nereden biliyordun? Bana bir oda hazırladığını söyledin?"
Afalladı. "Birazdan tanıştıracağım kişi bazen geldiğinde orada kalıyordu." Elini ensesine götürerek saçlarını dağıttı. Bakışlarım yumuşadı. Her an tetikte olmak yorucuydu. Başımı sallayarak onu onayladım. Bu aralar ne çok başımı sallıyordum öyle!
"Gel," dediğinde bileğinden tutarak kendime çevirdim ve bana bakmasını sağladım. Gözleri 'yine ne oldu' dercesine bana baktı. "Emir kipi kullanmak yok." Kaşlarımı çatarak yukarıdan ona baktım.
Sırıttı. "Pekala," dedi kadife sesiyle. "Bir daha kullanmak yok." Sesi kulağıma bir uğultu gibi gelirken, gözlerim pürüzsüz yanağında oluşmuş gamze de takılı kalmıştı.
Lütfen her an gülebilir miydi?
Yutkunarak gözlerimi yumuşak teninde ki çukurdan çektim.
Arkasına dönüp başka bir odaya girince bende açık bıraktığı kapıdan içeri süzüldüm. Beyaz duvarların aksine, siyah renkte olan dolaba, yatağa ve masada gözlerimi gezdirdim. Salonda ki tablo burada da vardı.
Simsiyah masanın üzerinde, beyaz zarflar ve mürekkepli kalem vardı. Suyun altında mektup yazmak mı? Hah, cidden mi! Tanrım, ben nereye düşmüştüm böyle!
Yemin edebilirim ki bu hayattan kurtulmak için her şeyimi verirdim.
"Tamam," Nefesimi verdim. "Artık beni ona götür." Gözlerine yalvarırcasına baktım. Eğer bir şey olacaksa ve buna engel olamıyorsanız, o an yapabileceğiniz en iyi şeyi bir an önce yapmak isterdiniz. Kafasını sallayarak odadan çıktı. Hemen ardından hızlı adımlarla onu takip ettim.
Beni tuhaf bir arada bindirdi. Motora benziyordu. Düşünürsem mental sağlığımı yitireceğimden korkup düşünmeyi bıraktım. Çok fazla düşünmek yasaklanmalıyd.
Mekana geldiğimiz de ilk inen ben oldum. "Motorunu şeyden inmeyi planlıyor musun?" Söylediğim şeye kafasını arkaya atarak kısa bir an güldü. Kahretsin. Gülüşünü görememiştim.
Hızlıca inip yanıma geldi. "Çalmazlar mı? Kilitlesene."
"Burada öyle şeyler olmaz, güzelim."
"Nasıl şeyler?"
"Motorumsu şeyleri çalmazlar." dedi sırıtarak. Homurdandım.
Etrafa meraklı gözlerle baktım. Otele mı gelmiştik? Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde beni susturdu. "Şşt, sadece beni takip et." Büyük ve aralanmış kapıdan içeri girdik. İçerisinin beklediğimin aksine sade bir dekorasyonu vardı.
Beni kolumdan çekiştirerek asonsere soktu ve düğmelerden birine bastı. Kapı açılınca etrafa gözlerimi büyüterek baktım. Etrafta dans eden yarıçıplak dans eden kadınlar, barmenle flörtleşenler, içki içtiler ve öpüş erek başka bir odaya girenler vardı. Tanrım, ben cidden nereye düşmüştüm.
Sorgulamama izin vermeden beni kolumdan çekiştirerek bir odaya ittirdi. Kolumu onda dertler kurtardım ve elimi tehdit edercesine ona savurdum. "Bir daha benden izin almadan bana dokunursan," dedim ve elimi indirerek ona ablayla baktım. "Hiç iyi şeyler olmayacak." Beni fazla hafife alıyordu.
Hiç kimse baba sevgisi olmadan büyümüş bir kadını hafife almamalıydı.
Buna o da dahildi. Tam ağzını açıp itiraz edecekken oda da başka bir ses yankılandı. "Güzel bir giriş yaptınız." Yumuşak ve alaylı bir ses kulaklarımda yankılandı. "Tebrikler,"
Kaşlarımı çatarak ona döndüm. Sandalyesinden ayağa kalkarak yanıma geldi ve elini uzattı. Duruşumu dikleştirerek ifadesizliğimi korudum. Bana uzattığı ele alayla baktım. Elini indirdi.
"Pamir," diyerek eliyle onu işaret etti Baran.
Sonra da eliyle beni işaret etti. "Nida,"
"Bana yardım edebileceğini sanmıyorum." dedim.
"Edebileceğim kadar edeceğim. Sen de tekrar insan olabilmek için her şeyini verebilecek gibi duruyorsun."
Artık hiç bir şeyim yoktu. Sadece ben vardım. Artık benliğim ölmüştü ve yeniden doğuyordum. Bir anka kuşu gibi küllerimden doğuyordum.
Ölürken nasıl acıyorsa insanın canı, yeniden doğarken de bir o kadar acıyor. Bunu öğrenmek daha da acıtıyor. Canım çok acıyor. Kimse yardım edemiyor. Düştüğüm boşlukta kendi başıma kurtulabilmek için yeniden doğuyorum.
Herkes çok bencil. Herkes çok acımasız. Çığlıklarımı duysalar da dinlemeyecek kadar sağır, acı çekişimi görseler bile bakmayacakları kadar körler. Ama benim onlara ihtiyacım yok. Beni, benden başka kimse kurtaramazdı. Öldüremez ve yeniden doğmama sebep olamazdı. Kimsenin düştüğümde elini uzatmasına ihtiyacım yok. Çünkü beni yok sayma çalışanlara inat, varım.
Her bir adımda daha da güçleniyorum. Kurtarılmaya da ihtiyacım yok. Hiç kimseye ihtiyacım yok. Bir babaya da. Beni sevmesine artık ihtiyacım yoktu.
Bu hikâye, kendi ayakları üzerinde duran. Güçlü. Baba sevgisine ihtiyacı olmayan, hiç kimsenin yardımı olmadan ayakta duran bir kadının hikayesi.
Benim hikâyem.
**
**
"O diye vurguladığın şey ne?" dedim. Her ne kadar korksam da ifademi düz tutmaya çalıştım. Korkuya değil sadece zamana ihtiyacım vardı.
"Siren." dedi Baran daha fazla uzatmadan. Afalladım.
"O ne tam olarak?"
Göz devirdi. "Dönüştüğünde görürsün."
"O şeye mi dönüşeceğim?"
Sakin bir ses tonuyla konuştu. "Evet," dedi. "Tıpkı benim gibi." Sesinde acı bir keder vardı. Mavi gözlerinde ki ışık sönmüştü.
"Üzgünüm," dedim Baran'ın mavi gözlerinin içine bakarken. "Çok şeyi geride bırakmış olmalısın." Buruk bir gülümseme bahşetti bana. Ben ise sadece burukça bakmakla yetindim. Bende aynı acıyı çekecektim ne de olsa.
Kadife gibi sesiyle konuştu. "Seni kendi evimde götürmem gerekiyor. Kalacak bir yerin yok." Gerçek yüzüme tokat gibi çarpınca sedelendim.
"Evime gidemeyecek miyim?" Pekala, ben illa ki kendime kalacak bir yer bulurdum. İyi de nasıl? Cidden harika! Herkesin canı cehenneme! Ben kendime kalacak bir yer bile bulamayacak mıydım?
"Üzgünüm," dedi. Yalandı. Gözlerine bakan biri bile bunu anlayabilirdi. "Sadece beni takip et." Emir kipi kullanılmasını sevmezdim. Yine de sesimi çıkarmadan sessiz adımlarla parıldayan bacaklarıma bakarak onu takip ettim. Başka bir seçeneğim yoktu. Fevkalade.
Her ne kadar sızlanmak istesem de sesimi çıkarmadan düz ve kendinden emin adımlarla onu takip ettim. Sızlanmak için de zamanım yoktu. Sonunda durduğunda, adımlarımı yavaşlatarak tam yanında durdum.
Minik bir yere gelmiştik. Küçük bir kulübeden ibaretti. Evin neredeyse eskimiş kapısını açtı. İçeriye doğru bir kaç adım attım ürkekçe. Etraf kül kokuyordu ve soğuktu. Bir ev gibi değildi. Soğuktu. Ve etraf kül kokuyordu. Nasıl?
Etrafı incelerken gözlerim evin karanlığına nazaran renkli tabloya takıldı. Güneşin son ışıklarının kıyıyı son bir altın öpücüğüyle yıkadığı bir tablo. Hayranlıkla tabloya bakarken aklıma, bilinçaltımın en derinlik kuyularından bir anı belirdi. Sanki bu tabloyu bir yerde görmüş gibi hissetmeye engel olamamıştım.
Dejavu.
Tüm zerrelerime kadar titrerken çaresizce dişlerimi sıkarak buna engel olmaya çalıştım. "Baran," diye mırıldandım bir şeyi hatırlayınca. Baran, omzunun üstünden başını çevirip stresten gerilmiş yüzüme baktı. "Arkadaşlarımın yardımıma ihtiyacı var. Onları yüz üstü bırakamam."
Gülümsedi. Dudaklarının kıvrılışının aksine gözleri ifadesizdi. İç karanlığımdan bir ses kulaklarında yankılandı o an.
Bu haldeyken bile onları düşünüyorsun.
Derin bir nefes verdim. Onlar şu an arka planda olmalıydı. Yorgunca kendimi yıpranmış ve üzerinde küçük kesik izleri olan koltuğa bırakırken sakinleşmeye çalışıyordum. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Boğuluyormuş gibi ellerimi boğazıma götürüp ovdum ve içimdeki çığlıkların sönmesi için sertçe yutkundum. Faydasızdı.
Baran ise benim aksine belli etmese de mutluydu. İfadesiz yüzünün aksine gözlerinin içi parlıyordu. Onun mavi gözlerine bakarken kendimi okyanusun soğuk kollarına bıraktım. Mavi gözleri okyanus kadar derindi.
Okyanus gözlü adam, diye düşündüm istemsizce.
Gözlerindeki ışık titrek bir mum gibi yanıp, sönüyordu. Zifiri karanlığa teslim olmadan önce ki son uğraşlarıydı. O ışık elbet bir gün sönecekti.
Hep sönmez miydi zaten? Bir insan -ya da bir siren- her saniyesini mutlulukla yaşayabilir miydi? Bu mümkün müydü? Belki de vardır, diye düşündüm. Herkes bir yaz günü kendini acı içinde bulmuyordur.
Onu izlediğimi fark edip bana baktığında gözlerimi kaçırmadım.
O ve okyanus gözleri.
O ve kömür rengi saçları.
O ve pürüzsüz teni.
O ve ışıldayan pulları.
O gördüğüm en güzel şeydi. Belki bir gün kendim içinde aynısını söylerdim. Düşündüğüm şeye güldüm. Ne de olsa ben de ona dönüşecektim değil mi? Kendimi durduramayınca elimi karnıma koyarak gülmeye başladım. Tam bir deli olduğumu düşünüyor olmalıydı. Aklıma gelen şeyle yüzümü buruşturdum ve elimi karnımdan çekerek doğruldum. Tanrım, ben de ona dönüşecektim! Sirenlerin canı cehenneme! Ben normal bir hayat yaşamak istiyordum. Ne yazık ki bu bile mümkün değildi. Halime acıyor olmalıydı ama umrumda değildi. Hepsinin cehenneme kadar yolu vardı!
"Pekala, burada durup öylece bakışacak mıyız?" diye sinirle soludum. Durgun bakışlarıyla bana baktı. Durgun gözleri bile aklımı başımdan alacak kadar kusursuzdu.
"Bu akşam dinlen." dedi. "Yarın sabah bir yere gideceğiz. Seni biriyle tanıştıracağım."
"Hayır," dedim. Olmazdı. Biran önce bunları halledip arkadaşlarımın yanına dönmek istiyordum. Benim için endişelenmişler midir? Umarım yokluğumu fark etmemişlerdir. Ki bu benim tekrar sağlıklı bir insan olmam kadar imansızdı. "İtiraz istemiyorum. Bugün gideceğiz." Kendimden emin bir sesle cümlelerimi gözlerinin en derinlerine bakarak söyledim. Pekala madem yardım etmek istiyordu, etsin o zaman.
Sıkıntıyla nefesini verip burun kemerini sıktı. "Tamam," Zaferle gülümsedim. Artık küçük şeyler bile beni mutlu edebiliyordu. "İlk önce sana odanı göstereceğim." Ah, harika! Nerede kalacağımı bile düşünmemiştim. Başımla onaylarken ona bakarak aklımdan geçen cümle dudaklarımdan döküldü.
"Burada olacağımı nereden biliyordun?" dedim şüpheyle.
"Hıh?" diye bir ses çıkardı. Ne dediğimi gayet iyi anlamıştı.
"Diyorum ki," dedim. "Burada olacağımı nereden biliyordun? Bana bir oda hazırladığını söyledin?"
Afalladı. "Birazdan tanıştıracağım kişi bazen geldiğinde orada kalıyordu." Elini ensesine götürerek saçlarını dağıttı. Bakışlarım yumuşadı. Her an tetikte olmak yorucuydu. Başımı sallayarak onu onayladım. Bu aralar ne çok başımı sallıyordum öyle!
"Gel," dediğinde bileğinden tutarak kendime çevirdim ve bana bakmasını sağladım. Gözleri 'yine ne oldu' dercesine bana baktı. "Emir kipi kullanmak yok." Kaşlarımı çatarak yukarıdan ona baktım.
Sırıttı. "Pekala," dedi kadife sesiyle. "Bir daha kullanmak yok." Sesi kulağıma bir uğultu gibi gelirken, gözlerim pürüzsüz yanağında oluşmuş gamze de takılı kalmıştı.
Lütfen her an gülebilir miydi?
Yutkunarak gözlerimi yumuşak teninde ki çukurdan çektim.
Arkasına dönüp başka bir odaya girince bende açık bıraktığı kapıdan içeri süzüldüm. Beyaz duvarların aksine, siyah renkte olan dolaba, yatağa ve masada gözlerimi gezdirdim. Salonda ki tablo burada da vardı.
Simsiyah masanın üzerinde, beyaz zarflar ve mürekkepli kalem vardı. Suyun altında mektup yazmak mı? Hah, cidden mi! Tanrım, ben nereye düşmüştüm böyle!
Yemin edebilirim ki bu hayattan kurtulmak için her şeyimi verirdim.
"Tamam," Nefesimi verdim. "Artık beni ona götür." Gözlerine yalvarırcasına baktım. Eğer bir şey olacaksa ve buna engel olamıyorsanız, o an yapabileceğiniz en iyi şeyi bir an önce yapmak isterdiniz. Kafasını sallayarak odadan çıktı. Hemen ardından hızlı adımlarla onu takip ettim.
Beni tuhaf bir arada bindirdi. Motora benziyordu. Düşünürsem mental sağlığımı yitireceğimden korkup düşünmeyi bıraktım. Çok fazla düşünmek yasaklanmalıyd.
Mekana geldiğimiz de ilk inen ben oldum. "Motorunu şeyden inmeyi planlıyor musun?" Söylediğim şeye kafasını arkaya atarak kısa bir an güldü. Kahretsin. Gülüşünü görememiştim.
Hızlıca inip yanıma geldi. "Çalmazlar mı? Kilitlesene."
"Burada öyle şeyler olmaz, güzelim."
"Nasıl şeyler?"
"Motorumsu şeyleri çalmazlar." dedi sırıtarak. Homurdandım.
Etrafa meraklı gözlerle baktım. Otele mı gelmiştik? Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde beni susturdu. "Şşt, sadece beni takip et." Büyük ve aralanmış kapıdan içeri girdik. İçerisinin beklediğimin aksine sade bir dekorasyonu vardı.
Beni kolumdan çekiştirerek asonsere soktu ve düğmelerden birine bastı. Kapı açılınca etrafa gözlerimi büyüterek baktım. Etrafta dans eden yarıçıplak dans eden kadınlar, barmenle flörtleşenler, içki içtiler ve öpüş erek başka bir odaya girenler vardı. Tanrım, ben cidden nereye düşmüştüm.
Sorgulamama izin vermeden beni kolumdan çekiştirerek bir odaya ittirdi. Kolumu onda dertler kurtardım ve elimi tehdit edercesine ona savurdum. "Bir daha benden izin almadan bana dokunursan," dedim ve elimi indirerek ona ablayla baktım. "Hiç iyi şeyler olmayacak." Beni fazla hafife alıyordu.
Hiç kimse baba sevgisi olmadan büyümüş bir kadını hafife almamalıydı.
Buna o da dahildi. Tam ağzını açıp itiraz edecekken oda da başka bir ses yankılandı. "Güzel bir giriş yaptınız." Yumuşak ve alaylı bir ses kulaklarımda yankılandı. "Tebrikler,"
Kaşlarımı çatarak ona döndüm. Sandalyesinden ayağa kalkarak yanıma geldi ve elini uzattı. Duruşumu dikleştirerek ifadesizliğimi korudum. Bana uzattığı ele alayla baktım. Elini indirdi.
"Pamir," diyerek eliyle onu işaret etti Baran.
Sonra da eliyle beni işaret etti. "Nida,"
"Bana yardım edebileceğini sanmıyorum." dedim.
"Edebileceğim kadar edeceğim. Sen de tekrar insan olabilmek için her şeyini verebilecek gibi duruyorsun."
Artık hiç bir şeyim yoktu. Sadece ben vardım. Artık benliğim ölmüştü ve yeniden doğuyordum. Bir anka kuşu gibi küllerimden doğuyordum.
Ölürken nasıl acıyorsa insanın canı, yeniden doğarken de bir o kadar acıyor. Bunu öğrenmek daha da acıtıyor. Canım çok acıyor. Kimse yardım edemiyor. Düştüğüm boşlukta kendi başıma kurtulabilmek için yeniden doğuyorum.
Herkes çok bencil. Herkes çok acımasız. Çığlıklarımı duysalar da dinlemeyecek kadar sağır, acı çekişimi görseler bile bakmayacakları kadar körler. Ama benim onlara ihtiyacım yok. Beni, benden başka kimse kurtaramazdı. Öldüremez ve yeniden doğmama sebep olamazdı. Kimsenin düştüğümde elini uzatmasına ihtiyacım yok. Çünkü beni yok sayma çalışanlara inat, varım.
Her bir adımda daha da güçleniyorum. Kurtarılmaya da ihtiyacım yok. Hiç kimseye ihtiyacım yok. Bir babaya da. Beni sevmesine artık ihtiyacım yoktu.
Bu hikâye, kendi ayakları üzerinde duran. Güçlü. Baba sevgisine ihtiyacı olmayan, hiç kimsenin yardımı olmadan ayakta duran bir kadının hikayesi.
Benim hikâyem.
**