Selam canlar çok uzatmadan bir şey söyleyeceğiiim. Sınav haftamdı. Ve bölüm yazmakta bir tık zorlandım. Zorlanıyorumdan kastım vakit olmuyordu. Sınavlar bitince koyuldum 8. Bölümü yazmaya cklxldldld. Bölüm aralarını dediğim gibi uzun tutmamaya çalışıyorum. Ve yorum yapmayı unutuyorsunuz sanırım:( Artık hatırladınız. Bölümlerin zamanı için belli bir tarih yok ama ayda iki bölüm belkide üç, dört bilemiyorum... Whatsapp kanalımı takip ederseniz de seviniriimm. Linki açıklamam da varrrr.💋 İyi okumalaarr. ••• “Ah, öyle sev ki beni Mey diye içeyim Kalbim tekliyor, ah, gel, hasta gibiyim.” Şarkı söylerken o kadar kendim oluyordum ki nasıl hissettiğimi açıklayacak bir tarifim yoktu. Hoca gideli yarım saate yakın oluyordu ve biz Mey şarkısını dördüncü defa çalışıyorduk. Bora’nın sessizliği beni bir tık gerse de takılmamaya çalışıyordum. Eğer takılırsam sessizliğinin altından farklı anlamlar çıkarıp paranoyak olabilirdim. Bunu istemiyordum. “Ah, ellerim titriyor Of, bi' ateş basıyor Özlemek bu, dokunmakla geçmiyor.” sesimin bu şarkıya ciddi anlamda uyduğunu düşünüyordum. O yüzden kendimi bu şarkıyı söylerken iyi hissediyor aynı zaman da Bora ile vakit geçirmekten zevk alıyordum. Hepsi bir arada olunca ise Okyanus mutlu oluyordu! Bora elektro gitara öyle hakimdi ki sanki hiç elleri ve parmakları yorulmuyordu. Gözlerim kapalı sağ elim havada zarif süzülüyor, sol elim ise sol bacağıma yapışık ritim tutuyordu. Şarkıyı ezbere bildiğimden bir yere bakma gereği hissetmiyordum. “Ah, öyle sev ki beni Mey diye içeyim Kalbim tekliyor, ah, gel, hasta gibiyim.” şarkının son kısmını söylerken sesimi git gide kısmış şarkının ritimine uygun şekilde bitirmiştim. Bora da aynı şekilde elektro gitarda da ritmini yavaşlattıkça yavaşlattı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki ilk bir kaç dakika ne yapacağımı bilemedim. Bora ise elektro gitara takılı olan kabloları çıkarıyordu. Ben çantama doğru yöneldim. Onunla daha fazla aynı ortam da kalırsam dayanamayıp kendimi camdan aşağıya bırakacaktım. Çantamın hemen yanına geldiğimde ona bakmamaya çalışıyordum. Hızlı hareketlerle çantayı tek koluma attım. Çok aceleci davranarak kötü mü ediyordum bilmiyordum ama onunla daha fazla aynı ortam da kalırsam heyecandan kafayı falan yiyebilir dediğim gibi camdan atlayabilirdim. Etrafa gerçeklik algımı kaybetmiş şekilde bakıyordum. Sevince çok seven karşılıklı bir şey yapmaya gelince aptallaşan biriydim. Cebimdeki telefon titredi. Mesaj gelmişti. Kimdendi bilmiyorum ama o an umursamamayı seçtim. Çünkü Bora bana seslenmişti. “Okyanus.” Durmuş ve ona doğru bakmıştım. “Efendim?” dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. Arkası dönüktü ama benim ona cevap vermeme karşı bana doğru döndü. “Sesini hocanın abarttığını düşünmüştüm. Ama gerçekten iyi şarkı söylüyorsun.” Bu söylediği sözlere tabii ki de mutlu olmuştum ama onunla bakışıp konuşmak ve aynı zamanda da bana iltifat etmesi tepkisiz kalmamı sağladı. Ama bu kadar da tepkisiz kalmanın hayra alamet olmadığını anladığımda tebessüm ettim. Bora’nın karşısında kesinlikle oyunculuğumu konuşturamıyordum. Olmuyordu. “Teşekkür ederim.” dedim. Halbuki cümlem bu kadar kısa olmayacaktı. Senin sesinde çok iyi demek vardı ama saçmalamamak ve biraz olsun derin nefes almak için devamını silip atmıştım. Yalnızca o an için silip atmıştım ama. Yoksa bütün kalbimle inanıyor bu düşüncemi destekliyordum. O an telefonum tekrar titreşti. Ardından tekrar ve tekrar. İstemsizce kaşlarım çatıldı. Bakışlarımı ise Bora’nın ela gözlerinden mecburen çekmiştim. Telefonu cebimden çıkarıp bildirimin kimden geldiğine baktım. Hem Liya hemde Berke’ydi. Gözlerimi devirmek istedim ama vazgeçtim. Onun yerine gözlerimi sıkıca yumup derin bir nefes aldım. Gözlerimi geri açtığımda Bora’ya tekrar baktım. O bana bakmaya ise devam ediyordu. “Yarın da prova yapıyoruz öyle değil mi?” diye sordum. Amacım konu açmaktı. Hemde biraz olsun şu utangaçlığımı yenmekti. Başını aşağı yukarı sallayarak sorduğum soruyu onayladı. “Müsait olduğun günlerde haberleşelim.” diyerek o da beni tembihlemişti sanki. Tebessüm edip başımı salladım. O an aklıma bir şey geldi. Saçımı dağınık bir topuz yapmıştım. Lakin şuan ki durumunu bilmiyordum. Ya bozulup iyice kötü olduysa? Elim saçlarıma gitti. Saç tutamlarım arasından buldum tokayı ve çektim. Ben bunları yaparken telefonum tekrar titreşmişti. Bora ise bana bakmıyor okul çantasını tek koluna takıp elektro gitarının olduğu çantayı ise diğer koluna takıyordu. Şu telefona da artık bakmalıyım gibi hissettim. Sanırım önemli bir şey vardı… Yalnızca beş dakika sonra baksam da pek bir şey değişmezdi. Hızlıca saçlarımı düzeltip tokayı bileğime taktım. Kapıya doğru ilerlerken o da alacağı her şeyi almış benimle birlikte kapıya yönelmişti. Anahtar benim cebimdeydi ve çıkarken kapıyı ben kitleyecektim. Kapı kulbuna aynı anda ikimizinde eli gidince yine aynı anda geri çektik. Ama akıllanmışa benzemiyorduk. Tekrardan aynı anda ikimizin eli de gitti. Bu sefer elleri ellerime çarptı. Ben bana elektirik çarptı sanmıştım halbuki… “Pardon.” dedim telaşlı bir sesle elimi geri çekerken. O ise bulunduğumuz durumdan ve yerimizde sayıklayıp durmamızı gülerek izliyordu. “Sıkıntı yokta artık bi çıkalım, ne dersin?” Bu sefer kapı kulbuna uzanmadan onun uzanmasını bekledim. O da uzanmadı. Sanırım ben ondan, o benden beklemişti. İkimizin de bakışları yavaşça birbirimize döndü. İlk saniye ciddi bakışsakta kendimi tutamadım ve ona bakarken güldüm. O da aynı şekilde kendini tutamamış ve gülmüştü. “Öncelikle kim kapıyı açacak onu bi kararlaştıralım. Yoksa sabaha kadar burada kalacağız.” “Katılıyorum.” dedi gülerken. Ne kadar da güzel gülüyordu. Gülerken kısılan gözleri vardı. Hayran hayran bakardım ama kendimi ele vermek gibi bir niyetim hâlâ daha yoktu. “Açıyorum.” dedim. Onun elalarına hâlâ daha bakıyordum. Bence çok kısa zamanda çok iyi yol kat etmiştim. Gözlerimi kısıp soru sorarcasına baktım. O da gözlerini kısıp başıyla kapıyı işaret etti. “Aç bakalım.” Gülerek kapıyı açtım. Ardından dışarı çıktım. Koridorun soğukluğu yüzüne çarptı. Serindi okulun içi. Elimde olan telefondan saatin kaç olduğuna baktığımda 17.36 olduğunu gördüm. Yine de bayağı çalışmıştık. Ve bu çalışmayı her hafta en az üç kez yapsak çok hazır bir şekilde yarışmaya katılabilirdik. O da müzik sınıfından çıkınca kapıyı kapatıp cebime koyduğum anahtarı çıkarttım. Kapıyı kilitlemeye başladım. “Okyanus.” Kapıyı kitlemeye odaklanmışken hemen yanımda durup beni izliyordu. Ellerim ilk başta birbirine karışsa da hallettim. İsmimi onaylayan bir mırıltı çıkardım. Birkaç saniye sussada “Elektro açısından kaygın olmasın, ekstra olarak bende çalıştırırım.” Kocaman tebessüm ettim. Kapıyı kitlemiştim. Bakışlarımı ona çevirdim. “Teşekkür ederim.” Silik bir tebessüm etti teşekkürüme karşı. Ardından yan yana yürüyerek okuldan birlikte çıkmak için yola koyulduk. Kalbim çok hızlı atıyordu. Ama bu yanlıştı. Onun varlığına kalbiminde uyum sağlaması lazımdı. Olmazdı böyle. Unuttuğum ama aniden aklıma gelen şeyle içimi bir telaş kapladı. Liya ve Berke’den mesaj gelmişti! Tam olarak iki kat merdiven inip zemin kata geldiğimizde aklıma gelmişti. Çok kısa bir anlık yanımdaki varlığını unuttum. Ya da unutamadım çünkü kalbim hâlâ daha hızlı atıyor beynim rüya da olma ihtimalimi yüzüme vurup duruyordu. Hızla telefonu açıp gelen mesajlara baktım. Liya’m: Çalışmanız bitince haber et. Liya’m: Okulun hemen önünde arabadayız. Seni almaya, bize kaçırmaya geldik. Liya’m: Kızzzz baksana artık. Liya’m: Okyanus, mesajları gördüğünde yaşam belirtisi ver. Ardından Berke’nin mesajlarına baktım. Berke: Oki şu mesajlara bak. Berke: Okyanus. Berke: Bu salak, sarı kafa susmuyor. Hızlı gel, çok çabuk gel. Olabildiğince hızlı gel. Çok çok çabuk gel. Eee gel artık. Berke: Şu saçma sapan prova ne zaman bitecek? Berke: Deliriyorum. Berke’nin son mesajıyla gözlerimi devirdim. Ama o an görüş açıma yanımdaki Bora girdi. Okulun kapısından dışarı çıkıyorduk. “Gördüğün şey seni gıcık etmişe benziyor.” Telefonu kapatıp pantolonumun arka cebine sokuşturdum. “Berke’nin her zamanki halleri.” dedim içtenlikle tebessüm ederek. Sanırım bu aralar çok tebessüm ediyordum. Bahçeye çıkmıştık. Bora bu son söylediğimle derin bir nefes almıştı. “Berke’yle karşılaşmasak çok iyi olur.” Kaşlarım çatıldı. Tam o an arabanın camından bana el sallayan ve aynı zamanda somurtan Berke ile bakıştım. “Maçı biz yendik.” dediğinde neden öyle dediğini anlayıp başımı ağır ağır salladım. Bakışlarım hâlâ daha Berke’deyken Bora’nın yanında yapabildiğim kadar öldürücü bakışlar attım. Bakışlarını benden çekip el sallamayı bırakmış oflayarak etrafa bakmaya başlamıştı. Maçlarını izlemeye gitmemiştim çünkü moralim çok bozuktu. Berke ile yan yana oturduğumuz için ona sormuştum maçın durumunu. O da kaybettiklerini söylemişti. Açıkçası pek üzülmemiştim çünkü Bora’ların yenmesinde bir sakınca bulmuyordum. Aksine Bora’yı tuttuğum için mutlu olurdum. Bunu belli etmemeliydim… Arabaya yaklaşırken başını çevirip Bora’ya döndüm. “Kendine iyi bak, yarın görüşürüz.” Şimdi ise bahçe kapısından çıkıyorduk. Berke ve Liya arabayla hemen burada, çıkışta bekliyorlardı. Berke bizden bir yaş büyük olduğu yani reşit olduğu için ehliyeti vardı. Hatta sanırım okula geç başlamıştı ve bu sene ise on dokuz yaşına girecekti. İkisininde bakışlarını üzerimde hissederken onlara bakmayıp yalnızca Bora’ya baktım. “Sende kendine iyi bak. Görüşürüz.” demesiyle gözlerimi gözlerine kitledim. Anahtarı bu sefer yok etmek istedim. O kilidi açamasınlar, hep onun gözlerinde kilitli kalayım istedim. Çok mu şey istedim? Ela gözleri insanı öylesine içine çekiyordu ki gözlerine biraz daha yaklaşıp çok yakınından incelemek istiyordum. Yeşilleri kahvelerine göre fazlaydı. Hatta uzaktan bakan biri ilk yeşil dese de sonrasında daha dikkatli baksa ela olduğunu görürdü. Ben ilk Bora ile göz göze gelişimizde gözlerinin elasını fark etmiş doğaya hasret kalmıştım. Bir insan doğaya nasıl hasret kalabilirdi? Onun gözleri benim her şeyimdi. Yeşilleri ormanım, ağacım, yaprağım. Kahveleri toprağım, vatanım ve eninde sonunda gideceğim yerdi. Bakmalara doyamaz, sabaha kadar gözlerini birisine kesintisiz anlatabilirdim. Ama daha uzun bakamadım. O kadar derine inmeye cesaret edemedim. O da bana arkasını dönüp gitmişti zaten. Okula motor ile geldiğini biliyordum. Motor ehliyetini on altı yaşında almıştı. Bunu ise yine onu iyi tanıdığımdan biliyordum. Nasıl öğrendiğim bana kalmalıydı. Motoru siyah renkteydi. Yanlış bilmiyorsam motorun modeli Yamaha R7 olmalıydı. Motorlar hakkında bilgim yoktu. Yalnızca onun motoru hakkında bilgim vardı. Onu motora binerken çoğu kez görmüştüm. Ve merak edip sürdüğü motoru araştırmıştım. Araştırdığım da bulduğum bilgiler ise modelin ismini direkt olarak ortaya koyuyordu. Siyah kaskı kafasına geçirirken zorlanmadı. Fazla iyi gözüküyordu. Kendimi yine ce yine rüyada gibi hissettim. Bir dakika ben niye hâlâ öylece onu izliyordum! “Okyanus!” diye kısık sesle, sesini bana duyurmaya çalışan Liya’yı duyduğumda hemen arkamı dönüp arabaya doğru adımladım. Liya önde oturduğundan ben arkaya geçtim. Arabaya bindiğim gibi kapısını kapattım. “Ben salak mıyım?” İkiside aynı anda “Evet” diyince somurttum. Ama doğru söylüyorlardı. Ben olsam bende bana salak derdim. O yüzden salak Okyanus… O sırada Bora’nın motoruna binip motoru çalıştırdığını gördüm. Berke ise arabayı sürmeye başlamıştı. Bora’nın yanından geçip gittik. “Çok belli ediyorsun, Okyanus.” dedi Liya. “Katılıyorum.” dedi Berke. Başımı iki elimin arasına alıp bayılacak gibi yaptım. Orta koltukta oturuyordum. “Susun lütfen.” dedim dayanamayarak. Gerçekten kafayı yiyecektim. “Şuan ‘kafayı yiyeceğim’ diye düşünmüyorsa benim adım da Berke değil.” Ellerimi başımdan çekip dikiz aynasına bakışlarımı diktiğimde Berke ile göz göze geldik. Anında yerinde kıpırdanıp boğazını temizledi. “Tamam bir şey demedim. Adımın Berke olarak kaldığına sevinmeliyim.” Gözlerimi devirdim. “Rahat bırakır mısın Okyanus’umu?” diyen Liya’ya yandan bi bakış attım. Benimle dalga geçiyordu. “Evde yeterince darlayacağım zaten.” “Çok teşekkürler!” diyen ben sesime sahip çıkmadım. Fazla sinirli çıkmıştı. Derin bir nefes alıp sakinleşmeyi bekledim. Arkamızdan bir motor sesi geldi. Başımı arkamda kalan cama çevirdiğimde gerçekten motor görmüştüm. Anında tebessüm ettim. “Bora bu.” “Şaka yapıyorsun!” sahte bir şaşırma ile sesini yükselten Berke, kelimeleri uzatarak söylemişti. Dayanamayıp bakışlarımı motordan çekmeden kolumu ona doğru uzatıp omzuna bir tane şaplak geçirdim. Fazla kaşınıyordu. Direksiyonu iki eliyle birden kullanırken benim omzuna vurmam ile sayı bire düştü. Sol elini sağ omzuna atıp vurduğum bölgeyi ovuşturdu. “Biraz daha konuşursan o şaplak omzuna değilde beynine gelecek.” “Sana rahat bırak demiştim, abi.” diyen Liya’ya içten içe hak verdim. Rahat bırakmalıydı. Liya’yı dinlemeliydi. Eve gittiğimizde ise Liya’yı susturmanın yolunu bulurdum zaten… Bakışlarım hâlâ daha motordayken aklıma başka bir şey geldi. Nerissa… Ben şimdi Nerissa ile ne yapacaktım? Ne yazacaktım mesaj olarak? Zaten son mesajlarına hep görüldü atmıştım. Daha ne yazabilirdim? son yazdığı mesaj aklıma gelince içim kıpır kıpır oldu. 🖤: Okyanusun en derinlerinde saklan. Ama unutma okyanustan çıktığında kaçamayacaksın. O sırada da Bora motorla arkamızdan gitmeyi bırakıp solumuza geçmiş ardından biraz daha hızlanıp önümüze geçmişti. Bakışlarım hâlâ daha ondaydı. Ama aklım bulanıyordu. Şimdi bir anda ortadan kaybolup hiçbir şey yazmasam gerçekten oyun mu oynamış olurdum? Çıkmazdaydım. Sıkışmıştım. Aptaldım. Kim olduğumu yazdığımı var saysam, o da beni gerçekten sevmiyorsa ve arkadaş kalalım falan derse tabii ki kabul etmezdim. Hemde üzülürdüm. Yarışma da vardı… Birlikte katılacağımız yarışma ne olacaktı? İkimizde soğuk soğuk, hiç o enerjiyi yakalamadan ve hocanın beklediği performansı göstermeden mi kazanmayı planlayacaktık? Kendimden nefret ediyordum. Öylesine bir nefretti ki bu, özgüvensiz olmamdan başlayabilirdim.
Bölüm 8
8. BÖLÜM
Bölüm sonu
2 yorum
Mukemmel olmus
Eline sağlık çoooookk güzel olmuşş yeni bölümi heyecanla bekliyorumm
